şimdi değilse ne zaman? madenler kamulaştırılmalı! – stefo benlisoy -

 

Soma’da resmi rakamlara göre 301 işçinin hayatını kaybettiği işçi katliamının üzerinden kısa bir süre geçmişken bu sefer Ermenek’te 18 maden işçisinin hayatını kaybetmesi başta kömür madenleri olmak üzere madencilik sektöründe iş cinayetlerine karşı nasıl mücadele edilebileceği, somut hangi öneriler yapılması gerektiği meselesini yakıcı biçimde sosyalist solun gündemine taşıdı. Bu tartışma bağlamında “kamulaştırma” talebi öne çıkarken, “yeni bir kamusal üretim ve yönetim sistemi” tasavvur etme bağlamında madencilik gibi çok riskli sektörlerdeki üretimin yönetime katılım ve denetimi temelli “kamusallaştırılması” talebinin öne çıkarılması gerektiği de savunuldu. (Bu tartışma için Başlangıç sitesinde yayımlanan, Ümit Akçay ve Bert Azizoğlu’nun “Kamulaştırma mı, kamusallaştırma mı?” başlıklı yazısına bakınız.) Okumakta olduğunuz yazı madencilik sektöründeki iş cinayetlerini önlemeye yönelik bu tartışmaya, iklim krizi parametresini de gündeme getirerek katılmaya çalışacak. Özellikle kömür madenciliğinin kamulaştırılarak belli bir geçiş aşaması içerisinde yeniden yapılandırılıp büyük ölçüde tasfiye edilmesinin sadece ‘iş güvenliği’ açısından değil, iklim ‘güvenliği’ açısından da zorunlu olduğunu kısaca tartışmaya çalışacak.

Bilindiği üzere Türkiye’de kömür, ağırlıklı olarak elektrik enerjisi üretiminde kullanılmakta. 2011 yılında 76 milyon ton olarak üretilen kömürün, % 83,6’sı termik santrallerde, % 9,2’si sanayide ve % 7,2’side konutlarda kullanıldı. Aynı yıl kömürden üretilen elektrik enerjisi değeri 38,7 milyar kWh’ı linyit ve 25,4 milyar kWh’ı da taşkömüründen olmak üzere toplam 64,1 milyar kWh olarak gerçekleşti. Bu ağırlığa rağmen hükümet, enerji üretiminde dışa bağımlılığı azaltma ve arz güvenliğini temin etme gerekçesiyle ülke içerisindeki linyit ve taş kömürü rezervlerini azami derecede kullanmayı, elektrik enerjisinde ithal doğalgaz kullanımını azaltmayı, elektrik üretiminde kömürün payını yüzde 25’ten yüzde 40’lara doğru çıkarmayı hedefliyor. Bu bağlamda ülkenin dört bir yanında sayısız kömür ocağı açılıyor, rödovans ihaleleri, türlü teşviklerle sektörde bir patlama yaşanıyor. Üstelik halihazırdaişleyen 22 kömür bazlı termik santrala ilave olarak 80 dolayında yeni kömürlü termik santralin inşası izin veya planlama aşamasında. Yakın zamanda Soma Yırca’da tanık olduğumuz gibi zeytinliklerin, kıymetli tarım arazilerinin ve hatta orman alanlarınınbile sözde “kamu yararı” bahanesiyle “acele kamulaştırma” gibi uygulamalarla yok edilerek hükümete yakın şirketlerce kurulacak termik santrallere ya da madencilik faaliyetlerine peşkeş çekilmesi işte bu hedefin bir sonucu. Tarımda yaşanan topyekûn tasfiye sonucu oluşan yeni proleterleşme dalgasının kurbanı köylülere ise Soma veya Ermenek’te yaşanan maden facialarında canlarından olacak güvencesizleştirilmiş maden işçisi rolüne itilmek düşüyor. Hükümetin ucuz emek, doğanın talanı ve karbon yoğun ‘büyüme’ stratejisinin en önemli ayaklarından birisi kömür madenciliği ve kömür bazlı enerji üretimi olarak ortaya çıkıyor. Hükümete yakın sayısız firmaysa madencilik ve enerji sektörlerine balıklama dalarak hükümetin bu tercihinin yarattığı ranttan alabildiğine büyük parçayı koparmaya çalışıyor. Bu gelişmenin en çarpıcı sonucuysa Türkiye’nin maden kazaları sıralamasında Çin’i dahi geride bırakarak ilk sıraya yükselmesi.

Tüm bu gelişmeler iklim krizinin etkilerinin insanlık ve canlı yaşamı açısından ne ölçüde yakıcı bir tehlike oluşturduğunun ortaya çıktığı bir dönemde yaşanıyor. İklim krizinin müsebbibi fosil yakıt kullanımında radikal bir düşüş gerçekleşmediği koşullarda, iklim değişimini endüstri öncesi dönemden 2 derecelik artışla sınırlama hedefi geçersiz hale gelecekve iklim değişiminin kontrolden çıkması kaçınılmaz hale gelecek. Araştırmalar başta kömür olmak üzere mevcut kanıtlanmış fosil yakıt rezervlerinin yüzde seksene varan bir bölümü yeraltında bırakılmaksızın iklim krizinin kontrol edilemez ve geri döndürülemez bir düzeye (yüzyıl sonunda dört derecelik bir artış) kilitleneceğini savunuyor. Önümüzdeki birkaç onyıl içerisinde fosil yakıt çağını büyük ölçüdegeride bırakmak bu felaketin önüne geçebilecek yegâne yol olarak duruyor.İşte bu iddialı hedef, yani önümüzdeki birkaç on yıl içerisinde fosil yakıt çağının yerini yenilenebilir kaynaklara dayalı yeni bir enerji altyapısına bırakma ihtiyacı bir ‘çıkış’ ya da ‘geçiş’ stratejisi oluşturulmasını zorunlu kılıyor. Böylesi bir stratejinin minimumu ise iklim değişimini iki derecenin altında tutacak karbon bütçesini aşmamak için karbon tutma ve depolama teknolojisine sahip olmayan tüm kömür bazlı santrallerin aşamalı biçimde kapatılması ve katranlı kum veya kaya gazı gibi konvansiyonel olmayan, en kirli fosil yakıt biçimlerinin işlenmeden yerin altında bırakılması.

Yukarıda kısaca ana hatları aktarılan yakıcı gerçeklik, kömür madenciliği ve kömür bazlı enerji üretiminin geleceğine ilişkin tartışmayı iklim krizi parametresini dahil etmeden kurgulamayı anlamsız kılıyor. Kömür madenciliği ve kömüre dayalı enerji üretiminin denetimsiz biçimde sürgit büyümesi sadece yeni iş cinayetlerine değil doğanın amansız ve geri döndürülemez biçimde talanının ve canlı yaşamının uçuruma sürüklenmesinin de devamına onay anlamına geliyor. Oysa yapılması gereken önümüzdeki yirmi yıl içerisinde kömür bazlı elektrik enerjisi üretimini sona erdirecek ve yenilenebilir kaynakların enerji üretimindeki payını hızlı bir biçimde arttıracak bir dönüşümün kurgulanması ve hayata geçirilmesi.

Böylesi bir yönelimin ana unsurlarını Greenpeace Akdeniz ofisinin Soma faciasından sonra yayımladığı raporda bulabiliriz. Bu rapora göre yeni kömür yatırımlarının iptal edilmesi, 2040 yılına kadar kömürün devreden çıkarılarak elektrik üretimindeki payının sıfıra indirilmesi, kömür sektöründe çalışan işçilerin yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği gibi sektörlere geçişi için ulusal bir plan hazırlanması, kömüre verilen teşviklerin sona erdirilip bu teşviklerin yenilenebilir enerjilere kaydırılması gibi maddeler enerji altyapısının radikal bir biçimde dönüşümünün adımlarını pekâlâ oluşturabilir.[1] Bu bağlamda, başta kömür madenciliği olmak üzere madencilik sektörü ve enerji üretiminin yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı olarak yeniden yapılandırılmasını sağlayacak biçimde kamulaştırılması sadece iş cinayetlerinin önlenmesi açısından değil Türkiye’nin iklim krizine karşı mücadele edebilmesi ve bu mücadeleyi yaparken toplumsal ihtiyaçları da karşılayabilmesini sağlayabilecekbiryol olarak öne çıkıyor. Elbette burada kamulaştırmadan kastedilen yukarıdan kotarılan basit bir devletleştirme operasyonu, sadece mülkiyet hanesinin değişmesinden ibaret bir etiket değişikliği olmamalıdır. Kastedilen işçilerin ve toplumun bütününün çeşitli düzeylerde bizzat karar alma süreçlerine katıldıkları, üretiminönceliklerinin belirlenmesinde belirleyici oldukları böylelikle ekonominin köktenci biçimde demokratikleştirilmesi olmalıdır.

Bugün Soma ve Ermenek’te tanık olduğumuz iş cinayetlerine karşı insanca yaşam mücadelesini, Yırca’da tanık olduğumuz doğanın talanına karşı mücadeleyle ortaklaştırmak hayati önemde. İçerisinde bulunduğumuz dünya tarihsel uğrak sermayenin kriziyle ekolojik krizi bütünleştiriyor. Bu bütünleşik kriz konjonktürü karşısında kapitalizmden kopuşu hedefleyen bir siyasal hat, toplumsal kaynakların kolektifleştirilmesi ve demokratik bir plan çerçevesinde kullanılmalarını gündeme getirmek zorunda.Üretim ve tüketim kararlarının toplumsal ihtiyaçların karşılanması ve ekolojik kriterler temelindeçoğulcu bir müzakere süreci aracılığıyla belirlenmesini sağlayacak demokratik bir planlama ancak madencilik ve enerji gibi kilit sektörlerin sermayenin kontrolünden çıkarılarak toplumsal denetim altına alındığı koşullarda mümkün olacaktır.

Toplumsal seferberlik yaratacak somut talepler üretirken bu taleplerin ‘geçişsel’ bir nitelik taşımasına önem vermek, yani her talebin kendi somutluğunda kapitalist üretimcilik ve sınırsız birikim anlayışının dışına taşan bir nitelik taşımasını sağlamaya çalışmak bugün her zamankinden daha önemli. Bu bağlamda madencilik ve enerji sektörünün kamusal mülkiyete geçmesini ve bu sektörlerinin hangi toplumsal ve ekolojik amaç ve öncelikler için seferber edileceği kararlarının gezegeni uçuruma sürükleyen sermaye tarafından değil toplumun bizzat kendisi tarafından verilmesini savunmak son derece gerçekçi ve güncel bir politik hattır. Venezuela ve Bolivya gibi ülkelerde hidrokarbon endüstrisinin kamulaştırılması, tartışılabilecek bütün eksikliklerine rağmen, buradan elde edilen gelirin, oligarşik grupları daha da zenginleştirmektense toplumsal eşitsizliğin giderilmesini amaçlayan sosyal programlara ayrılabileceğini gösteriyor. Madenlerin bizzat işçilerin denetiminde ve toplumun söz ve karar hakkına sahip olacağışekilde toplumsallaştırılmaları/kamulaştırılmaları talebi geniş kesimler nezdinde onay bulabilecek,elektrik enerjisinin üretim ve dağıtımının toplumsallaştırılması ve yerelleştirilmesi gibi sonrakisiyasal adımların kaldıracı olabilecek stratejik bir taleptir. Üstelik böyle içeriklendirilmiş bir kamulaştırma talebi, iş cinayetlerinin önüne geçmek amacıyla işçilerin yönetime katılması ve işletme denetiminin bağımsız izleme komiteleri tarafından gerçekleştirilmesi taleplerini de güçlendirerek, bu taleplerin geçişsel niteliklerini güçlendirecektir.

Bulunduğu kategori : Kızıl-Yeşil

Yazar hakkında

İlgili Yazılar

Son Yazılar
Yayın Politikamız
“Öğrenci Dayanışması” 6. sayı çıktı: Organize oluyoruz! -

  Devrimci hareketin fikri dağınıklığı haliyle gençlik hareketine de sirayet etmiş durumda. Üniversite mücadelesi cılız, dağınık ve motivasyonsuz bir dönemden geçiyor. Fikri dağınıklığı gidermeden mücadele alanlarında güçlenmek, pratik mücadele içerisinde yoğunlaşmadan fikri dağınıklığı aşacak bir ufuk geliştirmek söz konusu değil. Bu nedenle işimiz sanıldığından daha zor. Siyasi bir içeriği olmadan içi boş ‘’sokak ve direniş’’ çağrıları yapmak, gerçekliği görmezlikten gelip oyalanma ve bekleme stratejileri üretmek...

Devamı ...
Facebook
Twitter