‘Seçim’in sınırlarını gösterebilmek için seçimi ciddiye almalı -

Başlangıç‘ta yayınlanan, Muhsin Karagün imzalı, “Alternatif bir seçim kampanyası, ya da AKP tabanını ne böler?”[i] başlıklı yazı, “Bu yazıyı aslında bir tartışmaya başlamak için yazdım, eğer bazı yerlerde çok kendinden emin ifadeler geçiyorsa siz ona bakmayın. Öyle değil, diyorsanız buyrun yazın tartışalım…” diye bitiyor. Okumakta olduğunuz yazı, bu çağrıya icabettir ve aynı zamanda bahis konusu çağrıyı yankılamaktadır da; tartışma daha da genişler, zenginleşirse ne mutlu…

Söz konusu yazının olumlu yanlarına odaklanmaya çalışarak bir özet yapayım önce:

Solcuların 15 kişi bir araya gelip İstiklal Caddesi’nde slogan atıp yürümesine (tabii ki) seyirci kalmayıp polisiyle müdahale eden hükümetin işçi eylemliliklerine aynı şekilde yaklaşmadığını, söz konusu işçilerin oyunu kaybetmemek ve esas olarak da AKP tabanının bu tarz işçi eylemlerine yakınlık hissedebileceği korkusuyla bu eylemlerin taleplerini dinlemek zorunda kaldığını söylüyor yazı. Her işçi eylemi için doğru olmamakla birlikte (örneğin hala devam eden İnşaat İşçileri Sendikası’na bağlı işçilerin gün aşırı gözaltına alınarak devam ettirdikleri eylem) doğru bu söylenenler. Zaten otomotiv işçilerinin eylemlilikleri vurgulanıyor esas olarak.

Sonrasında elbette ki bu tavizlerin bir sınırı olduğu ve zorlanması gerekenin de bu sınır olduğu belirtiliyor: “…elzem olan, bu seçime kadar geçecek süreci işçi sınıfının genelinin kabul edeceği, izole edilemeyecek talepler etrafında olabildiğince çok işçi eylemliliği ile, kampanya ile geçirmek, AKP’yi taviz veremeyeceği yere kadar, tavizler vermeye zorlamaktır.”

Bu nedenle adaydır, şudur budur diye ortalığı çok karıştırmadan seçime giden iki ay boyunca yapılması gerekenin işçilerin taleplerini yükseltmelerine yardımcı olmak olduğu öne sürülüyor. Örneğin 40 saatlik iş haftası talebi etrafında örgütlenecek bir kampanya: “1 Mayıs öncesinden başlayıp, 40 saatlik (günde 8 saat, haftada 5 gün) çalışma haftası için bir kampanyaya başlasak, 1 Mayıs’ta herkesin elinde sadece 40 saatlik çalışma haftası lolipopları veya dövizleri olsa; sonrasında da bitmese, bu talep etrafında standlar açılsa… Seçimlerdeki adayların bu talebi sahiplenmesi sağlansa, seçimin en önemli tartışmalarından biri haline gelse bu talep, sizce Erdoğan’ın kaybetmesine çeşitli adaylık formülasyonlarından daha mı az etkisi olur?”

Seçime dokunmayan bir seçim yazısı

Genel manada gayet doğru bu sözlerle ilgili sorun aslında yazının başlığından başlıyor. Yazının başlığı, okumak üzere olan kişide seçimler hakkında net bir tavır alışla karşılaşacağı izlenimi uyandırıyor. Ancak beklenen olmuyor ve yazının ‘kampanyacılık’ diye tanımlayabileceğimiz, abartılı bir iyimserlik üzerinde yükselen önerilerini göz ardı edersek gayet doğru şeyler okuyoruz ancak bunların baskın seçimle bağının nasıl kurulabileceği konusu açıklığa kavuşmuyor. “Bunu boş geçiyoruz ve kendi işimize bakıyoruz”un sınırında duruyoruz. Dolayısıyla bunun seçimle ilgili bir yazı olduğu gayet tartışılır.

Yazıda öne sürülen adımları atmak için seçim gündemine öyle çok fazla ihtiyaç yok. İşçi eylemliliklerinin yanında olmak, bu eylemlerin sesini duyurmak için çabalamak, direnişteki işçilerle dayanışmak hiçbir zaman bırakmamamız gerekenlerin listesi zaten. Hatta bunun ve yazıdaki ‘kampanyacılık’ın ötesine geçmek gerekli.

Çünkü AKP tabanını bölmenin bir kampanya sonucunda elde edebileceğini sanmıyorum. Politik müdahalenin işlemesinin koşulu işçi sınıfıyla kurulmuş, kurulan bağlardır. Aksini iddia eder ya da yine aynı anlama gelmek üzere bunu sessizlikle geçiştirirsek doğru şeyler söyleyen ancak bu doğruları hedefine asla ulaştıramayan bir durumda (ki alışık olduğumuz bir hal bu) kalırız. Elbette ki kısmi mücadelelerdense bu mücadeleleri de kapsayan (ve bazılarına belki pek politik gelmeyecek olan) iş gününün kısaltılması talebi politik bir taleptir – eğer mevzu bahis kısmi mücadelelerin içinde mevzi kurmuş bir politik özne yahut özneler tarafından, halihazırdaki diğer mücadelelerle de (örneğin Kürt meselesi) bağ kurmayı asla bir yana bırakmadan deneniyorsa.

Kurulması gereken bu bağlardan değil de kampanyalardan söz açmanın bizi bulunduğumuz yerden (ki iyi bir yer değil) öteye taşıyacağını sanmıyorum. Bu kampanya ruhunun iyimserlikle savunulduğu pasaja bir göz atalım: “Mesela önümüz 1 Mayıs. Taksim 1 Mayıs alanıdır, diye polisten dayak yediğimizde, muhtemelen AKP tabanının önemli bir kısmı da hükümetin yanında duracaktır. Elinde ’40 saatlik çalışma haftası’ yazıları taşıyanlar Taksim’e veya başka bir meydana çıktığında ise tepki başka olur.”

Bu, hiçbir somut veriye dayanmayan bir iddia. Yıllar önce pek çok mitingde, eski yol arkadaşlarımla birlikte, “6 saatlik iş günü, 4 vardiya” sloganı attığımı ancak bunun söylendiği şekilde bir etki yaratmadığını söyleyebilirim.

Elbette ki yeryüzünde yaşayan tüm işçileri tanımak zorunda değiliz. İşçi sınıfı içinde güçlü bağlarımız yok diye bu meseleden bahis açmamak gibi bir lüksümüz de yok. Ancak gayet önemli olan ‘AKP tabanını bölmek’ gerekliliğinin tek ve diğer mücadelelerle bağlantısız bir amaç gibi ortaya atılması durumunda çizgimizi politikleştirmemiz mümkün olmaz.

Yazının burasında ‘yüksek siyaset’ meftunluğuna düştüğümden şüphelenilebilir ama mesele ‘yüksek siyaset’ yapma tutkusu filan değil. Gücünü, olanak ve olanaksızlıklarını bilmeden ve mevcut odaklaşmaları dikkate almadan  sayılan bir doğru adımlar manzumesinin kendisi bence ‘yüksek siyaset’ yapma tutkusuna kapı aralar. İnsanların görece politikleştiği seçim süreçlerinde seçim hakkında neredeyse hiçbir şey söylemeden bir ‘seçimlerde alternatif yol’ sunmamızın imkanı yok.

Bir türlü politikleşemememiz ve politikleştiremememizin altında da esas olarak bu yatıyor. Birtakım ilkesel duruşlar veya buna yakın birtakım temennilerle sınırlı kalıyoruz ki işin vahim yanı bunların eleştirisinin de (bu yazı dahil) bir ilkesel duruş ve temenni ifadesi olmaktan öteye geçememesidir. Kanımca Türkiye sosyalist solunu tanımlayan dilemma budur.

HDP’nin yanında durmalı

Seçimle Erdoğan’ın gidebileceği, zafer kazanabileceğimiz filan değil söylediklerimin ardında yatan. OHAL koşullarında, büyük baskı altında ve şaibeli olacağı da dünden belli bir seçim bu. Ancak yazık ki tüm alanlar sosyalist sol için aynı durumdadır.

Seçim sürecine işçi sınıfının damgasını vurmak için çalışmak vazgeçilemeyecek bir görevdir. Yazıda bahsedildiği türden bir basınç oluşturmanın gerekliliği ayan beyan ortadadır. Ayrıca seçim çalışmasının “seçim zaferi kazanacağız” veya “seçimle zafer kazanılır” hattının tam karşısında durmak ve meclisler, vs. içinde bulunarak, çeşitli asgari müşterekler üzerinde mikro-birlikler oluşturarak güç biriktirmek gerekiyor (elbette bağımsız programatik hattımız temelinde). Ancak tek başına bunların sıralanması yeterli bir perspektif sunmamaktadır.

Alınması ve tok sesle dile getirilmesi gereken tavır, bağımsız çizgisini koruduğu ve daha iyi bir seçeneğimizin olmadığı veya bunu yaratma olanağımızın bulunmadığı durumda (ki halihazırda durum budur), HDP’nin yanında yer alma ve onun adayını destekleme tavrıdır. Bu tavrı koruyarak HDP’nin ve adayının sınırlarını dayanışma ilişkisi içinde yoklamak, HDP’nin uzanamadığı ve uzanamayacağı bir politik hattı bu yol üzerindeyken sürdürmek gerekli.

Bu noktada söz konusu yazıdan yola çıkmakla birlikte yazının söylemeye niyetlendiğinin ötesine varabilecek kimi sözler etmenin yeridir:

Kimi sosyalistlerin ‘bağımsız aday’ tartışmalarını ve HDP’ye karşı tutumunu belirleyen (bilinçli yahut bilinçsiz olarak öne sürülen) birtakım yanlış önkabuller var. Çünkü bu tartışmalardan, genelde, aşağı yukarı şöyle bir sonuç çıkıyor: ‘HDP bir sol parti değildir.’ Bunun doğru olmadığını biliyor olmamız gerekir. Ama onlar Kürt olduğundan bahsi kapatıp işimize de bakabiliriz tabii.

Bağlı olarak şöyle bir fikir de var: ‘HDP’nin işçilerin demokrasi mücadelesiyle bir alakası yok.’ Halbuki HDP esas olarak işçi sınıfına, hem de onun en militan kesimine dayanan bir parti. Elbette ki sınıf konumlarına dayanan bir politik hattı yok. Elbette HDP istediğimiz türde bir parti değil ama ‘bağımsız olma’ meselesini tartışırken unutmamamız gereken bir nokta, üzerinde durduğum.

Turnusol kâğıdı: ‘Kürt sorunu’na yaklaşım

Tüm tespitlerine katılmamakla birlikte Metin Kayaoğlu’nun Teori ve Politika‘nın internet sayfasında yayınlanmış olan ve esas olarak “Memleket Biziz” ve “Gel Kardeşim” inisiyatifleri üzerinden sosyalist örgütlerin tutum alışlarına eleştiriler getiren yazısından[ii] yapacağım uzunca bir alıntı tartışmayı derinleştirmemizi sağlayabilir.[iii]

“Kürtlerden uzakta durmanın politik yararı olabilir mi? Her şeye karşın soyut olarak, bir politik öznenin, kısa erimde Kürtlerden uzakta durarak Türk halk kitlelerinin anlamlı bir kesimini kazanması ve bu haliyle devlete karşı mücadele yürütmesi olasılığı reddedilemez. Bu politik yolun Kürdistan Hareketi için de yararı olacağı açıktır. Fakat, böyle bir politik alan açmak için kırk yıldır uğraşan birçok politik öznenin kayda değer hiçbir adım atamadığını görüyoruz. Üstelik, reformcusu ve devrimcisiyle, bu politik öznelerin herhalde tamamı, Kürtlerden uzak durarak alan açmayı bir taktik değil deyim yerindeyse strateji düzeyinde uyguladı ve tamamen başarısız oldu.

“O günün daha gelmediği ve gelecekte olduğunu ileri sürmek her zaman mümkün ve bu yolu kapatan bir engel de yok! Geçmişten yola çıkarak geleceğe ilişkin öngörüler yapıyoruz ve yanıltacak bir devrimci atılıma helal olsun!

“…Yarım yüzyılı aşkındır Kürt sorunu ve Kürdistan Hareketi, bu ülkede görmezden gelinebilecek, uzak durulabilecek, tavırsız ve tutumsuz kalınabilecek bir olgu olmaktan çıkmıştır. Kürtlere sırtımızı dönerek kazanabileceğimiz, sosyalistleştirebileceğimiz işçi yok ve olamaz, kadın yok ve olamaz, genç yok ve olamaz, Alevi yok ve olamaz. Böyle bir sosyalizm yok ve olamaz.”

Tartışmayı sürdürürken (yeni bir yazıyla, sohbetlerimizde, zihnimizde) bu satırları da unutmayalım.

Kürt meselesi sosyalist solun turnusol kâğıdıdır. HDP Parti Meclisi’nin cumhurbaşkanı adayı olarak Selahattin Demirtaş’ta karar kıldığı şu anda ‘laikçi’ sosyalistlerin ‘bağımsız’ tutumlarında diretmelerinin nereye varacağı (daha doğrusu, bu durumda varacak yerleri olmadıklarına göre nerede durdukları, duracakları) bellidir.

Özcesi; AKP tabanını bölme stratejisi veya meclisleşme çalışmalarının güçlendirilmesi, vs. seçim süreciyle ilgili direkt bir tavır alıştan ayrı düşünülmek ve uygulanmak zorunda değil. Seçimden ortaklıklar kurmak, güç biriktirmek ve ‘seçim’in gayet dar sınırlarını göstermek için yararlandığımız gibi Kemalizm’e prim veren hatla hesaplaşmayı sürdürmek için de yararlanmalı.[iv] Kürtlerin, kadınların, LGBT bireylerin… özgürlük mücadelesi; barış talebi ve HDP’nin yanında durulması gerekliliği en az bahsi geçen ‘kampanya’ kadar yüksek sesle dillendirilmeli. Aksi halde ‘sendikal bilinç’ yaratma peşinde oluruz ve tek farkımız sendika olmamamız olur.[v]

Notlar

[i] http://baslangicdergi.org/akp-tabanini-ne-boler/

[ii] Metin Kayaoğlu, “Herkes Gelsin – Kürtler Hariç!”:

http://www.teorivepolitika.net/index.php/component/k2/item/631-herkes-gelsin-kurtler-haric

[iii] Yazıdaki tartışma esas olarak ‘laikçi’ kitleye ödün verenler hakkında; ancak suya sabuna dokunmayan bir AKP tabanını bölme stratejisi için de geçerli eleştiriler öne sürülüyor.

[iv] Elbette yazıda böyle duran hayatın içinde aynı şekilde durmuyor. İttifak içinde olunan öznelerin kendisiyle aynı zamanda bir mücadele de yürütülmesi gerekliliğinin karşılığını yaratmak, öyle yazılardan alınıp direkt hayata geçirilebilecek denli basit değil. Ama asgari müştereklere dayanan her birliğin halihazırda zaten bölünmüş durumda olduğu gerçeğini unutmamaya çalışmak lazım.

[v] Bu noktada Lenin’in Ne Yapmalı’da ekonomistlerle yürüttüğü tartışmaya yeniden bakmak ufuk açıcı olabilir. Kötü niyetli sendikacılar ve iyi niyetli proleter devrimciler gibi bir ikilik üzerinden konuşulduğu (olası) yanlış anlaşılmasının önüne geçebilmek için de iyi olur bu.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar