Sanders Engels’in dediğini yapar mı? -

 

Friedrich Engels, hayatının son yıllarında, o dönem ciddi bir canlılık göstermeye başlayan Amerikan emek hareketi ve soluna ilgi gösterir. Engels’e göre, ABD’de 1880’lerin sonunda gelişmekte olan işçi hareketi için tayin edici öncelik, “kendi bağımsız platformuna sahip siyasal bir emekçi partisinin oluşturulması” meselesidir. Emekçilerin hâkim sınıfın farklı siyasal akım ve eğilimlerinden örgütsel ve programatik olarak bağımsız bir siyasal örgütlenme biçimine yönelmesi gereği, Engels’in Amerikalı sosyalistlerle yazışmalarının ana temasıdır. Örneğin 29 Kasım 1886’da şöyle yazar: “Harekete yeni katılan her ülkede tayin edici ilk adım daima işçilerin bağımsız bir siyasal parti olarak örgütlenmesidir. Bunun nasıl gerçekleştiği, bu parti ayrıksı bir işçi sınıfı partisi olduğu müddetçe önemli değildir.”

Belki o zamandan beri Amerikan solunun temel sorunu, iki sistem partisinin karşısında bağımsız bir siyasal seçenek oluşturmak oldu. 1930’lar gibi kimi istisnai dönemler hariç bu hususta çok da başarılı olunamadığı aşikâr. Denemeler olduysa da yarım kaldı, akamete uğradı. Neticede özellikle son elli yılda Demokrat Parti mekanizması solu ve toplumsal hareketleri soğurmakta, kendi bünyesinde eritip deradikalize etmekte hep başarılı oldu. Bilhassa seçimler düzeyinde Cumhuriyetçi parti karşısında Demokratların ehven-i şer olduğu argümanı daima baskın çıktı. Hatırlayanlar olacaktır. Ralph Nader Yeşil Parti adayı olarak 2000 seçimlerinde çok başarılı ve gelecek için umut vadeden bir sol “üçüncü parti” kampanyası yürütmüştü. Ancak Nader özellikle seçim sırasında ve bilhassa sonrasında Demokrat aday Al Gore’a vurarak G.W. Bush’un seçilmesinin önünü açmakla itham edildi. Yaygın bir karalama kampanyasının hedefi oldu. Öyle olumsuz bir hava yaratıldı ki sonuçta Nader’dan sonra “üçüncü parti” tartışması bir kez daha gündemden çıktı.
“Bela” savıldı derken kapitalist krizin derinleştirdiği toplumsal eşitsizlikler (Occupy Wall Street’i unutmayalım), sözde çoktan bitmiş ama özde berdevam kurumsal ırkçılık (ve elbet Obama’nın yarattığı hayal kırıklığı), bu kez Demokrat Parti içerisinde bir isyana sebep oldu. Bernie Sanders Demokrat Parti’nin içinden ama bizzat parti aygıtını da karşısına alan ve beklenmedik bir biçimde yaygınlaşıp popülerleşen bir kampanya başlattı. O nedenle de hem partinin hem de liberal medyanın muazzam tepki ve basıncıyla karşı karşıya kaldı. Son günlerde de “artık” çekilmesi, yenilgiyi kabullenmesi, Clinton adaylığını desteklemesi yönünde çok ciddi bir “kampanya” ile karşı karşıya. Trump felaketine karşı Clinton’un yanında yer alması, onunla birleşmesi gerektiği şeklindeki o bayat “aptalların antifaşizmi” argümanı, hemen her mecradan bıkıp usanmadan tekrar ediliyor.
Sanders’in açığa çıkardığı devasa siyasal enerjiyi, bunca yol katettikten sonra ve güya Trump ile mücadelede “parti birliğini” sağlamak adına kendi elleriyle parti mekanizmasına ve Clinton’a teslim etmesi bir felaket olacaktır. O nedenle Sanders’ın “sonuna kadar” gitmesi, yarışı bırakmaması önemli. Gerçek sürprizse Sanders’ın parti kodamanları karşısında geri basmayıp, tabir caizse “ileriye kaçarak” bağımsız adaylığını ilan etmesi olacaktır. Gerçekleşmesi o kadar kolay olmasa da böyle bir ihtimal, tam bir politik alt üst oluşa yol açacak, iki parti haricinde sol bir siyasal seçeneğin şekillenmesinin belki de yolunu açacaktır.
Sanders ve arkadaşları şimdiye kadar zor olanı başardı, sınıf içeriği çok belirgin bir siyasal kampanya ciddi bir seferberliğe neden oldu. Bu siyasallaşma Clinton’a öyle kolay hediye edilmeyerek düne kadar neredeyse imkânsız görünen “bağımsız adaylık” yoluna düşülür mü şimdiden kestirmek güç. Ancak iki hususta yanılsamaya kapılmamalı ABD’de yaşanan siyasal polarizasyona, iki ana akım partide de cereyan eden (Sanders-Trump) “ayaklanmaya” karşın ülkedeki siyasal temsil mekanizmasının temeli olan iki partili sistem dimdik ayakta olmaya devam ediyor. Cumhuriyetçi Parti yönetimi Trump ile olan ihtilaflarını sümen altı etti bile. Sanders örneğindeyse parti aygıtı onun önünü tıkamak için her yolu denedi, denemeye de devam ediyor, edecek. İki partili sistemin iflas ettiği, boşa çıktığı şeklindeki aceleci yorumlara itibar etmemek gerek.

İkinci meseleyse Demokrat Parti’nin kimliğiyle ilgili. Karşımızda reformist de olsa, zaman içerisinde mutedilleşmiş, ana akımlaşmış, sistem içileşmiş de olsa tarihsel kökleri itibariyle emekçilerle özel bir temsil lilişkisi kurmuş bir parti yok. Yani kelimenin gerçek anlamıyla bir burjuva partisiyle karşı karşıyayız. Sonuçta bu parti içerisinde kalacak, yani dönüp dolaşıp onun sınırlarını ihlal etmeyecek her hareketlenme, bu aygıtın mekanizması tarafından absorbe edilmeye mahkûm.

Sanders Demokrat Parti’nin sınırları dahilinde yapacağını yaptı. Umulmadık bir siyasallaşmanın katalizörü oldu. Şimdi temel mesele, o sınırları aşmaya cesaret edip edemeyeceği, yani Demokrat Parti’nin o büyük kampanyasının (“siyasal devriminin”) enerjisini yutmasına izin verip vermeyeceğidir. Böyle bir adım atarsa Engels’in deyimiyle “kendi bağımsız platformuna sahip siyasal bir emekçi partisinin oluşturulması” yolunda devasa bir adım atılmış olacak. Böylece Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu’nun Amerika baskısına yazdığı önsözdeki şu satırlar, umulmadık bir güncellik kazanacak: “Birbirinden bağımsız yapıların tek bir ulusal emek ordusunda birleşmeleri, (bu geçici platform ne kadar yetersiz olsa da yeter ki gerçek bir emekçi sınıfı platformu olsun) Amerika’da atılması gereken bir sonraki büyük adım budur.”

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar