Referandumun ‘kazananı’ ya da basit ihtişamı -

Alman halkı Führer tarafından bir seçim yapmaya çağrılıyor… Bu seçim daha önce yapılmış olan hiçbir seçimle kıyaslanamaz. Bu seçimin benzersizliği onunla alınacak kararın basit ihtişamından geliyor.

Heidegger, 11 Kasım 1933

“Ben futbolun içinden geliyorum. 1-0 ya da 5-0 kazanmışsın önemli değil, önemli olan maçı almak.” Erdoğan referandum sonucunu böyle yorumlamış, yani tribün diliyle “Hatice’ye değil neticeye bakmalı” demiş. 16 Nisan’da cereyan eden rutin bir seçim olsaydı bu sözleri, hatta “atı alan Üsküdar’ı geçti” veya “sür eşeği Niğde’ye” gibi veciz ifadeleri anlamak belki mümkün olurdu. Ancak söz konusu olan, Heidegger’in yukarıda yer alan ve Almanya’nın Milletler Cemiyeti’nden çıkmasının oylanacağı plebisit için sarfettiği sözlere atıfla “benzersiz” bir seçimdir.

Çünkü 16 Nisan’da oya sunulan herhangi bir anayasa paketi değil, liderin kendisidir. Bu referandumla amaçlanan, liderin sadece halkın “temsilcisi” olarak onay görmesi değil, bir “efendi” olarak önünde diz çökülmesidir. Heidegger’in deyimiyle halk liderinin çağrısıyla bir seçim yapmaya çağrılmış, referandum esas olarak bir biat seremonisi olarak gündeme gelmiştir. Bu, geleneksel temsil mekanizmalarıyla sağlanamayan devletin bütünlüğünün lider aracılığıyla, ona biat yoluyla tesis edilmesi girişimidir. Bu “benzersizlik” nedeniyle de “Hatice”, Erdoğan ne derse desin, neticeyi tayin edecek kıstastır.

Bonapartist klik, plebisit yoluyla düzen içi hizipleşmeyi şefçi bir doğrultuda aşma denemesine girişmiş, lideri oylatmıştır. Ancak sonuç, kitlelerle lider arasındaki “mistik” bağ aracılığıyla “popüler rıza temelinde bir otokrasi” yaratma iddiasının altında kalmıştır. Reis’in Başkanlığı, büyük şehirlerde, hatta Üsküdar ve Fatih gibi sembolik merkezlerde yeterli teveccühü görmemiş, tabanda dikkate değer kayıplar olmuştur. Olağanüstü hal koşullarında, devletin tüm olanakları seferber edilerek, baskı ve sindirme yöntemlerine başvurularak, türlü dalavareyle ve en son YSK’nın açıkça yasayı çiğnemesiyle alınabilen oy (o da gerçekten alındıysa), yüzde elli küsurdur. Kıl payı ve en hafif tabirle tartışmalı bu “zaferle” Erdoğan’dan sınıflar ve düzen içi hizipler üstü bir “Bonapart” çıkarma girişimi yara almıştır.

Bonapartçı girişim, yani Marx’ın deyişiyle “yürütme gücünün toplumu kendine tabi kılması”,  tüm toplumun siyaseten pasifize edilmesi anlamına gelecektir. Bu, hâkim sınıf ve devlet içi hiziplerin şefe açıkça biat etmeyen kesimlerinin de terbiye edilmesini gündeme getirmektedir. Bunu yapabilmek, yani hâkim sınıfın hiç değilse belli sektörlerini “siyaseten mülksüzleştirmek”, düzen içi fraksiyonları liderin etrafında kenetlemek ise ancak güçlü ve istikrarlı bir toplumsal destekle mümkündür. Ancak referandum sonuçları, Bonapartist girişimin toplumsal tabanının kırılgan olduğunu ortaya koymuştur. İstikrarlı bir hegemonik blok haline geleceği sanılan yeni “milliyetçi cephenin” daha ilk adımda kayıplarla karşılaşmış olması, referandumun milliyetçi-muhafazakâr blokun iç ihtilaflarını görünür kılması, iktidar açısından ciddi bir sorundur. Yaşanan hukuksuzluklar neticesinde referandum sonuçlarının tartışmalı hale gelmesi, Bonapartçı girişimin (özellikle de uluslararası plandaki) meşruiyet ve gücüne vurulmuş izi öyle kolay silinmeyecek bir başka darbedir.

Pirus zaferi mi?

Bonapartizm, burjuvazinin toplumu parlamenter yollarla örgütleme konusunda yetersiz kalmasının neden olduğu tıkanıklık halinde gerçekçi bir seçenek halini alır. Türkiye’de benzer bir yetersizliğin pençesindeki sermaye sınıfı, yıllardır şu çelişkinin çözümünü arıyor: Bir yandan istikrarsızlaşan uluslararası ortamda kolektif çıkarlarını savunup maksimize edecek, içeride gündeme gelebilecek tehditleri bertaraf edip düzen ve istikrarı sağlayacak bir “güçlü devlet” istiyor. Diğer yandansa bu devlet aygıtının “aşırı özerkleşerek” kendi siyasal etki ve konumunu tehlikeye atmasından korkuyor. AKP’nin ilk dönemi sermaye sınıfı açısından bu dengenin sağlanabildiği bir dönemdi. İkinci dönemiyse bu dengenin yürütmenin aşırı özerkleşmesi lehine bozulmasına, yani toplumu oluşturan sınıf ve katmanların bu özerkleşmiş yürütmeye giderek daha fazla tabi kılınmasına tekabül ediyor.

Bu ikinci dönemde düzen içi hizipler arası çelişkiler kızıştıysa da hâkim sınıfın herhangi bir kesiminin Bonapartçı yönelime karşı bütünlüklü bir muhalefeti gelişmedi. Çünkü sermaye sınıfının hegemonik kapasitesinin cılız oluşu, Erdoğanizme alternatif olabilecek merkez parti ve aktörlerin zayıflığı, kurumsal muhalefetin parçalı yapısı ve devlet içi fraksiyonlar arası girift çelişkiler, bu “özerkleşme” dinamiğine “yukarıdan” takoz konulmasının önünde engel teşkil ediyordu. Bu koşullarda ve Erdoğan’ın ardında geniş ve istikrarlı bir toplumsal dinamiğin varlığı sürdükçe devletin kurumsal mimarisinin Erdoğan merkezli dönüşümü güçlü bir ihtimal olmaya devam ediyordu.

İşte referandum sonuçları bu toplumsal destekte zafiyet belirtileri ortaya çıkarmış, Erdoğancı blokun karşısında güçlü bir toplumsal direnç olduğunu göstermiştir. Bazen alttan alta, bazen de açıkça dile getirilen “itaat et rahat et” talebinin karşılığının zayıf kalışı, biat koşulunun şaibeyle ve ancak kıl payı gerçekleşmiş olması, şefçi yönelimi istikrarsız kılacak bir etkendir. Bu durum, devlet içi hizipleri Bonapartist klik karşısında daha aktif bir tutum almaya sevk edebilir. “Muhalif milliyetçi” Ahmet Takan, seçmen “devlet ve onun aygıtlarını idare eden bürokratlara, ‘cesur olun. İktidarın haksız uygulamalarına boyun eğmeyin. Arkanızda biz varız’ diye seslendi” şeklinde yazarken buna işaret ediyor. Keza referandum sonucunun Erdoğan açısından bir zafiyet belirtisi sayılması, Bonapartçı kliğin arzusunun tersine, devlet içi hiziplerin pazarlık paylarını artıran bir durum yaratabilir. Mesela Perinçekçiler, referandumun ardından konumlarını güçlendirmek ve “paylarını” artırmak için hamle ediyor. Dahası, referandum sonrasında bizzat AKP saflarında bir “temizlik harekâtını” tetikleyebilecek bir fraksiyon kavgası patlak verecekmiş gibi görünüyor.

Hâkim sınıfın “liberal” unsurlarıysa politik olarak yalıtılmış durumda ve topluma moral-entelektüel liderlik edebilecek niteliklere, kararlılık ve cesarete sahip değil. Referandumda yaşanan ve sonuçları hukuken “sakatlayan” şaibelere karşı gelişen sokak muhalefetini kurumsal muhalefetin yalnız bırakması, bunun son örneği. Referandum sürecinde öne çıkan Deniz Baykal’ın Erdoğan’ın terimlerini benimseyerek “ofsayttan gol atıldığı iddiası var ama maç devam ediyor. 2019’da görülecek hesabımız var. Maç 2019’da bitecek” şeklindeki açıklaması, Akşener vs.’nin hareket biçimi, kurumsal muhalefetin mevcut otoriter-şefçi yasal-kurumsal çerçeveyi reddederek değil benimseyerek ilerleyeceğini gösteriyor.

Bu bakımdan devlet içinde ve hâkim sınıf saflarında Erdoğan Bonapartizmine itirazın, otoriter-devletlû bir mahiyete bürünmesi yüksek ihtimaldir. Kesin olan, istikrarsızlıkta istikrarın ve devlet içi hizipler arası açık-kapalı mücadelelerin devamıdır. Bonapartist seçenek, sandıktan yara alarak çıkmışsa da “evet” sonucuyla devlet içerisindeki güç ve manevra sahasını çoğaltma fırsatını bulmuştur. Ortada bir “Pirus zaferi” yoktur; Erdoğan’ın böyle başka “pahalı zaferleri” göze alabilecek kaynakları vardır, hatta bunlar artmıştır. Umut, kurumsal hayır’ın öksüz bıraktığı sokaktaki hayır’ın dinamizmidir: Süreklileşebilecek mecralar yaratabilirse, reaksiyoner olmaktan çıkıp bir politik bütünlük kazanabilirse, hızlı ve kesin sonuç alma yanılsamasını bir tarafa bırakabilirse, yani “tepkiden harekete” evrilebilirse hayır gerçekten bitmemiş, daha yeni başlıyor olabilir.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar