Ulusalcı kozmopolitizm: Bağımsızlık referandumu üzerine Türkiye solu -

Ondokuzuncu yüzyılda Engels, ekonomik, siyasi ve teorik mücadelenin bir arada ve eşzamanlı olmasının önemi üzerinde dururken, Lenin de 20. yüzyılın başlarında kaleme aldığı Ne Yapmalı? adlı eserinde “görüşlerdeki en küçük ayrılıkların bile kesin olarak belirlenmesini lüzumsuz saymak için insanın burnundan ötesini görememesi gerekir” diyordu. Çünkü; “şu ya da bu nüansın güçlenmesi, Rus sosyal demokrasisinin geleceğini uzun yıllar için etkileyebilir”di.

Yirmibirinci yüzyılda ne durumdayız? Toptan bir değerlendirme yapmak epeyce zor. Ancak, sosyalist hareket içinde Marksistlerden başkaları da olduğuna, önümüzdeki “zor görev” de devam ettiğine göre, teorik tartışmayı bir kenara bırakmak gibi bir lüksümüz yok.

Ortadoğu’da epeydir farklı bağlamlarda “ulusların kendi kaderini tayin hakkını” konuşmak zorunda kalıyoruz. Ancak belli ki, sosyalist hareketin çeşitli kanatları ne bundan aynı şeyi anlıyor, ne de bu tartışmayı yaparken önyargı ve ayrımcı pratiklerini saklamayı başarabiliyor. Neyse ki, hepimiz Marksist/Leninist olduğumuz iddiasına sahibiz de, tartışmanın belirli bir ekseni olabiliyor: İst’i olduğumuz yazarların ellerinden çıkan metinler.

Her şeyden önce; “proletaryanın vatanı yoktur” der Marx. “İşçi ne Fransız, ne İngiliz, ne Almandır. Onun milliyeti emektir, özgür köleliktir, kendisini pazarlamasıdır”. Marksizm, ulusların ortadan kalkmasını savunan, ulus-devleti burjuvaziye ait gören bir kozmopolitizm, evrenselcilik, enternasyonalizmdir. Bu noktadan hareketle, proletaryanın “ulusların ortadan kalkması” tarihsel eğilimi yerine, “daha küçük uluslara hapsedilmesi” yönünde bir eğilimin eleştirisi olarak da okuyabilirdik Türkiye Marksist hareketi içinde Kürdistan Bölgesel Yönetiminde 25 Eylül’de yapılan ve yüzde 95.27 “Evet” oyu çıkan referandumu.

Ama hata yapmış olurduk.

İrlanda üzerine yazılarında Marx ve Engels, bağımsızlık isteyen İrlandalıları Kautsky ya da Stalin gibi, şematik bir ortak dil, kültür, din, kültür, psikoloji .. diye uzayan özelliklere bağlı olarak tanımlamazlar. Onları, İngiltere’nin ulussuzlaştırma yönündeki baskıcı emperyalist tutumu karşısında bir arada duran siyasi bir birlik olarak görürler. Kozmopolise olan inançlarına rağmen, Polonya’nın Çarlık karşıtı ulusal mücadelesini desteklerler. Desteklemedikleri başka ulusal mücadeleler de olmuştur (Slovenya, Bohemya gibi), ama onların nedeni de siyasidir. Bir başka deyişle, ulus kavramı objektif değil, sübjektif bir kritere göre belirlenir.

Güncel durumu değerlendirmek gerekirse, “ulus” dediğimizde Kürdistan Bölgesel Yönetimi bağlamında dört parçalı Kürt halkından ya da onların birinden değil, son 35 yıldır birkaç yıl hariç savaş içinde olan ve son dört yıldır da petrol fiyatlarındaki ani düşüşle birlikte iflasın eşiğine gelmiş bir bölgeden söz ediyoruz. Bu bakımlardan ilk hatayı Kürtleri dilsel birliklerini veri alıp bir bütün olarak “devletsiz ulus” şeklinde değerlendirerek, ikinci hatayı da ilkine bağlı biçimde Kürtlerin bir parçasının isteğinin diğer parçalarda da geçerli olacağını ileri sürerek ya da varsayarak yapmış oluruz.

Arkası çorap söküğü gibi gelir:

O zaman Türkiyeli Kürtlerin siyasi ya da askeri temsilcilerinin daha önce verdikleri beyanatlar sıra sıra dizilir ve; “hani, geçen gün böyle demiyordun?” türü; kuramsal tartışmayla, tarihle ilgisi olmayan bir toptancılığın tuzağına düştüğümüzün farkına bile varamayız. Toplumsal cinsiyet dersi veren kadın ve erkek aynı şeyi anlatsalar bile, kadının anlattığı dersi sübjektif, erkek anlattığında ise objektif olarak değerlendiren ayrımcı pratiği yeniden üretmiş oluruz. Hasılı, Türkiye’deki Kürt hareketi bağımsızlık referandumunu desteklediğinde, ona ulus-devlete karşı olduğunu hatırlatacak aydınlar her zaman bulunur.

Ama nerede “ulus-devletlerin çağı kapandı” yazan Katalonya bildirisi?

Marx ve Engels, kozmopolitizmle etnik ve dilsel toplulukların ortadan kalkmasından değil, ulus DEVLET’lerin ortadan kalkmasından söz etmektedir.  Ancak bunun için bir geçiş aşamasına, proletaryanın ulus-devleti ele geçirmesine ihtiyaç vardır. Zira devletsizlik, ancak uluslararası düzeyde olabilir (Manifesto). Ve yine ancak, bir ulusun kendisini tüm uluslara dayattığı değil, tüm ulusların kendi milliyetçiliklerinden arındıkları bir durumda (Gotha Programının Eleştirisi).  Yani kozmopolitizm, kendi ulusalcılığını dayatmak olarak da vuku bulabilir: “Dünya Türk olsun” ifadesinde olduğu gibi… Bu, ulusalcılığa karşı çıkarken yeri geldiğinde yurtsever olabilenler için her mantıklı insanın yapabileceği bir eleştiridir.

“Referandum Barzani’nin bir oyunu, ulus-devletler çağını savunmuyoruz” diyen sesle tek bir ortak noktamız var: Barzani kendi iktidarını kaybetmemek için bu referandumu yapmak zorunda kaldı. Aşağının tepkisine daha fazla kayıtsız kalamadı. Ama “aşağının tepkisinden bize ne”, demek, sosyalistlere düşmez. Kendi kaderini tayin hakkı da bir avuç burjuvanın iktidarını sağlamlaştırmak için değil, “devletsiz uluslar” devlet kursun, her ulusun bir devleti olsun diye de değil, yoksul-emekçi yığınlar “yapabileceklerini”, “kapasitelerini” görsünler diye önemlidir.

 

 

 

 

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar