Bağımsızlık referandumunun açığa çıkardıkları: Savaş konsepti ve şefçi rejimin inşası -

Türkiye’de savaş atmosferi ve ona bağlı ulusal tehdit kaygılarının farklı vesilelerle de olsa sürekli olarak köpürtülmesi, şefçi tipte bir rejim inşasının kaldıracı işlevi görmektedir. İktidar bloğunun yeniden örgütlenmesinde, muhalefetin hizaya çekilerek “majestelerinin muhalefeti” konumuna itilmesinde, ordunun bütünlüğünün sağlanarak kontrol altında tutulmasında “Kürt koridoru” tabiriyle özetlenen jeostratejik kaygının kışkırttığı militarist hava ve onun yarattığı şoven seferberlik söylemi, kilit bir rol oynamaktadır.

Türkiye’nin Irak ve Suriye ile olan sınırlarının, uluslararası düzeyde tanınmış bir statüye sahip bir Kürt teritoryal hâkimiyetiyle çevrelenmesi korkusu, tam da eski iktidar blokunun parçalandığı koşullarda Erdoğan için yeni ittifaklar oluşturarak devlet içerisindeki pozisyonunu tahkim etme girişimini oldukça kolaylaştırdı. Kastedilen, savaşın önce fiili, sonra resmi olağanüstü hali meşru ve kabul edilir kılması, yeni rejimin mazereti haline getirilmesi değil sadece. “Kürt koridoru” korkusu, somut olarak birbirine rakip çıkarları olan ve yeni iktidar blokunu oluşturacak güçlerin uzlaşmasını mümkün kılan bir zamk işlevi görmüştür. Savaş haline somut bir gerekçe ve hedef sunmuş, o hedef etrafında da devlet katında “yerli ve milli”, yeni bir ittifaklar mimarisinin oluşmasına olanak vermiştir. Bahçeli liderliğindeki MHP’den devlet mekanizması içinde ve dışındaki çeşitli ulusalcı kümelere ve Ağar ismiyle anılan devletlû kliğe uzanan bu mimari, Erdoğan’a, söz konusu kaygının devlet katında yarattığı kolektif reaksiyonun sözcüsü olmak iddiasıyla güç vermiştir. Böylece Erdoğan, bir önceki iktidar blokunun çözülüşünü farklı devlet hizipleri ile yukarıda anılan jeostratejik kaygı, yani “Kürt koridoru” tehdidi temelinde kurulacak yeni bir uzlaşma temelinde telafiye yönelmiştir.

Bağımsızlık referandumu ve siyasal iktidarın sıkışması

Güney Kürdistan’daki “bağımsızlık referandumu”, bu bakımdan, yani Türkiye’de formasyon halindeki iktidar bloku açısından kritik bir test olmuştur. Siyasal iktidar bu yeni ittifaklar mimarisinin gereği olarak bağımsızlık referandumu karşısında çok sert tepki göstermiş, bir önceki dönemde Güney Kürdistan’a dönük olarak geliştirilen politikalarda neredeyse 180 derecelik bir dönüş söz konusu olmuştur. Burada dikkat edilmesi gereken husus, Barzani yönetiminin AKP iktidarlarının gerek bölgesel politikasında gerekse iç siyasetinde önemli bir pozitif girdi olarak değerlendirildiğidir. Güney Kürdistan, Türkiye açısından bölgesel etki kapasitesini artırmaya dönük arayışının olumlu sonuç verdiği, Türkiye’nin “yumuşak gücünün” başarıyla sergilendiği bir vitrin olagelmiştir. Türkiye’nin Güney Kürdistan’la artan ticari ilişkileri, Türkiyeli müteahhit firmaların bölgedeki rolü ve en önemlisi bölgedeki petrolün Bağdat hükümetinin ekarte edilerek Türkiye’ye sevki, bu “yumuşak gücün” iktisadi plandaki önemli getirileri olmuştur. Dahası Barzani yönetimiyle girilen fiili partnerlik ilişkisi, AKP hükümeti açısından önemli bir iç politika aracı haline gelmiştir. AKP’nin Kürt tabanının parti etrafında kenetlenmesi ve HDP etkisine kapatılması arayışında Barzani, önemli bir işlev üstlenmiştir.

Bu bakımdan siyasal iktidar, yeni ittifak ilişkilerinin çimentosu olmuş Kürt karşıtı savaş politikalarıyla Barzani yönetimiyle girişilen ilişkilerin yarattığı avantajlar arasında sıkışmıştır. Bir önceki dönemde Barzani aracılığıyla bir biçimde korunabilen denge, Barzani’nin referandum kararını sonuna kadar götürme iradesiyle paramparça olmuş gözükmektedir.

Erdoğan, MHP ve ulusalcı çevrelerin toplumsal ve en önemlisi devlet personeli içerisindeki desteğini yitirmemek, orduyu tarafsızlaştırmak açısından Güney Kürdistan liderliğine karşı katı tutumunu sürdürmek zorunda görünmektedir. Diğer yandan bu politika yukarıda sayılan diplomatik, iktisadi ve siyasal avantajlardan feragat edilmesi riskini gündeme getirmektedir. Güney Kürdistan’a dönük agresif tutumun belli bir vadeye yayılabilecek iktisadi yaptırımlar aracılığıyla sürdürülmesi, içeride AKP’nin Kürt tabanında huzursuzluğu ve hatta ciddi kopuşların yaşanması olasılığını artıracak, Güney Kürdistan’la ekonomik ilişkilerden yararlanmış irili ufaklı sermaye çevrelerinin tepkisini ortaya çıkartabilecektir.

Ekonomi Bakanı Zeybekçi’nin Erdoğan’la açıkça ters düşmeyi göze alarak yaptığı açıklama, ekonomik yaptırımların söz konusu edilmemesi gereğini vurgulaması, bu çelişkilerin siyasal iktidar açısından zorlayıcı niteliğinin bir ifadesidir. Gül ve Davutoğlu gibi ıskartaya çekilmiş kurucu figürlerin referandum krizini fırsat bilerek yüksek profilli açıklamalar yapması, siyasal iktidarı “sağduyulu davranmaya” çağırması da dikkat çekici bir gelişmedir. Erdoğan’ın “yanıldım” beyanı ve parti çevresinden yükselen eleştirel sesler, Türkiye’deki yeni iktidar bloğunun siyasal yönelimi, siyasal iktidarın “yeni” ittifak ilişkilerinin gerekleri açısından ciddi sıkıntılara işarettir.

Uluslararası sistemin Ortadoğu’daki hegemonya bunalımı ve Türkiye

Bu sıkıntılar ve uluslararası güç ilişkilerinin dayattığı sınırlar itibariyle Türkiye’nin Güney Kürdistan bağımsızlık referandumu hususunda manevra sahası bir hayli dardır. Yapılan militarist tınılı açıklamalara karşın, Güney Kürdistan’a yönelik uluslararası hiçbir meşruiyeti olmayacak bir askeri operasyon ihtimali zayıftır. Bu durumda iktidar, Güney Kürdistan gerilimini belli bir sınırda tutarken açığa çıkmış enerjiyi “boşaltacak” başka bir kanal arayışına girebilir. Bu, Astana süreci çerçevesinde gündeme geldiği belirtilen bir İdlip manevrası yoluyla Afrin’e basınç uygulama girişimi olabilir. Afrin Rojava’nın zayıf halkası görünümündedir ve Kürt koridorunu boşa çıkarmak arayışındaki Türkiye liderliğinin gözüne kestirdiği en gerçekçi hedeftir.

Ancak meselenin Arap devlet sisteminin çözülüşü ve uluslararası sistemdeki hegemonya bunalımıyla alakalı boyutu asla unutulmamalıdır. Sömürgecilik sonrası Arap devlet sisteminin ayakta olduğu yıllarda Türkiye, Irak, Suriye ve İran arasında bölünmüş Kürtlerin boyunduruk altında tutulması konusunda belli bir mutabakat söz konusuydu. Bu dört devlet de zaman zaman rakibi saydığı devlete karşı o devletin tebaası olan Kürtlerle pragmatik ilişkilere elbette giriyordu. Ancak konjonktürel ihtilaflar bir yana, bir bütün olarak mevcut devletler sistemi, Kürtlerin bölünmüş ve devletsiz bir halk olarak kalmalarının adeta sigortasıydı.

Önce Irak, daha sonra da Suriye’nin çözülmesi, Kürtlerin hâkimiyet altında kalmasını garanti eden bu güçler dengesini ortadan kaldırdı. Kürtlerin kendi kendilerini yönetme talepleri doğrultusunda hamle etmesine olanak tanıyan bir “istikrarsızlık” durumu genelleşti.

Dolayısıyla Kürtlerin bu taleplerini bastırmayı temel bir öncelik olarak gören Türkiye açısından “radikal” adımların atılmasının belki de elzem hale geldiği bir kritik eşikteyiz. Üstelik küresel hegemon güç ABD’nin bu hususta giderek daha “güvenilmez” sayıldığı koşullarda. ABD’nin göreli gerileyişi, formasyon halindeki rakip emperyalist güçlerin öne çıkışı, uluslararası siyasal mimaride öngörülemez gelişmeleri tetikleyebilecek bir hegemonya boşluğuna yol açmış durumda. Devlet katında referandumla alakalı alarmizm bu koşullarla da alakalıdır. Bu bakımdan (yukarıda da belirtildiği üzere) Türkiye’nin bir dizi somut nedenle referandum karşısında tepkisinin sınırlı olacağı varsayımı ne kadar güçlü bir ihtimal olsa da rehavete kapılmak doğru olmayacaktır. Yukarıda kabaca tarif edilen jeostratejik iklim, Türkiye’de “hikmet-i hükümetin” ya da “devlet aklının” işleyiş biçimini, hele hele güney sınırında bir “akraba devlet” oluşması olasılığına karşı reaksiyonunu giderek daha öngörülemez kılmaktadır.

Faşizan seferberlik arayışı

Söz konusu şovenist reaksiyon ikliminin süreklileşmesi ve aşağıya, topluma doğru yayılması olasılığı ciddidir. Kerkük etrafında yaratılan seferberlik havasının zaten düşük bir ihtimal olan bir askeri harekat olarak “dışa” değil, “içe” patlaması, içeride Kürt karşıtı faşizan bir tırmanışa yol vermesi muhtemeldir. Zaten bir kriz içerisinde olan MHP liderliğinin tabanını Akşener önderliğinde oluşmakta olan partiye kaptırmamak için böyle şovenist seferberlik fırsatlarını tepe tepe kullanması, tabanından kayışları engellemek için bilhassa Kürt karşıtı soy faşist söylem ve pratiklere giderek daha çok başvurması ciddi bir olasılıktır.

“Kendi kaderini tayyin hakkı”

Barzani’nin referandum kararından çok ciddi uluslararası baskılara rağmen dönmemiş olması, onu Kürt ulusal hareketinin liderliği yarışında birkaç adım öne çıkarmıştır. Referandum Kürt coğrafyasının bütününde heyecan yaratmış görünmektedir. Türkiye’de KÖH ya da HDP tabanında bile (liderliğin eleştirel açıklamalarına rağmen) ciddi bir sempatinin olduğunu söylemek herhalde yanlış olmayacaktır. Bu durumun bu hareket açısından nasıl sonuçlara yol açacağı tartışılması gereken ciddi bir meseledir. Hareketin “ulusal” vurgusunun önümüzdeki dönemde daha da artması ciddi bir ihtimaldir.

Referandum “Türk solu” içerisinde de dikkate değer bir ayrışmanın parametrelerini ortaya koymuştur. Solun bir bölümü, ezilen ulusların ya da bir başka tabirle “devletsiz halkların” mücadelesini, milliyetçiliğin “burjuva demokratik” devrine göre bir “geri adım” sayan “evrimci” ya da “yumuşak” asimilasyoncu (entegrasyoncu) bir tutum içerisinde olabiliyor. “Kendi kaderini tayin hakkını” ağzına (ya da metnine) almayıp en iyi durumda “bir arada kardeşçe yaşamayı” esas alan bir yaklaşım bu. Özellikle Türk ulusal inşa sürecini cumhuriyetçilik, aydınlanma ya da “burjuva devrimlerinin” “tarihsel olarak ilerici” rolü adına olumlayan görüşlerin solda yeniden ağırlık kazanması, sol içinde bu tutumun yaygınlaşmasında ciddi bir rol oynuyor.

Barzani liderliği konusunda herhangi bir yanılsama içerisinde olmanın elbette bir anlamı yok. Güney Kürdistan’daki otoriter yönetimin eleştirisinden asla imtina etmemek gerekir. Ancak bu eleştiriler, “devletsiz bir halk”, bir “ezilen ulus” olarak Kürtlerin kendi kaderini belirleme hakkını asla tartışmalı kılmaz. Bu bölgedeki sorunlar, Kürtlerin şu ya da bu liderliğe sahip olması ya da kendi kaderlerini belirleme noktasındaki tercihlerinin şu ya da bu yönde olmasından değil, Kürtlerin demokratik-ulusal taleplerinin tanınmayarak boyunduruk altındaki bir halk konumuna itilmiş olmalarından kaynaklanmaktadır.

Şovenizme karşı tutum

Güney Kürdistan referandumu Türkiye’de siyasal iktidarın (formasyon halindeki iktidar blokunun) iç gerilimlerini açığa çıkarmıştır. “Yeni rejim” kırılgan, oturmamış bir siyasal-sosyal güç dengesinin ürünüdür ve dolayısıyla her kritik dönemeçte irili ufaklı sarsıntılar geçirmektedir. Ancak toplumsal muhalefet güçlerinin dağınıklığı bu sarsıntıların açığa çıkardığı boşlukların değerlendirilmesini güçleştirmektedir. CHP’den Akşener’e ana akım muhalefet ise yeni rejimin zamkı niteliğindeki “ulusal güvenlik” anlayışına, özellikle de “Kürt koridoru” kaygısına dair alternatif bir siyaset önerebilecek konumda değildir. Bu muhalefet, bu merkezi konuda siyasal iktidarı sağdan ve milliyetçilik üzerinden eleştirmeye kararlı görünmektedir. Hal böyle olunca şovenist-militarist söylemlerin toplumdaki etkisi daha da yaygınlaşmaktadır. Güney Kürdistan’ı bir “Yahudi oyunu” sayan antisemit dalgada olduğu gibi Kürt düşmanlığının daha da yaygınlaşma ihtimaline, şovenist bir histeriye hazırlıklı olmak gerekir.

Halklar arası barış ve kardeşlik söylemine dayalı, savaş karşıtı tutarlı ve görünür bir siyasal tutumun aciliyeti ve bu konuda toplumsal muhalefet güçlerinin eksikliği ortadadır. Oysa şefçi rejimin bu en güçlü göründüğü alan, bağımsızlık referandumunun daha şimdiden yarattığı sonuçların da gösterdiği üzere aslında onun zayıf karnıdır da.

Başlangıç – 3.10.2017

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında

İlgili Yazılar