PYD’ye, IŞİD’e ve Esad’a diş gösterme operasyonu -

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Suriye’nin kuzeyinde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz. Bedeli ne olursa olsun” açıklamasıyla hız kazanan “Suriye’ye girme” planlarına ilişkin geride bıraktığımız haftada önemli gelişmeler yaşandı. 

Bir yandan askeri birlikler, tanklar, toplar, füze bataryaları gibi ağır silahlar sınıra konuşlandırılırken, diğer yandan askeri yığınağa eşlik eden pek çok savaş senaryosu dillendirildi. O iddialardan birine göre Türkiye, Suudi Arabistan ve Körfez’deki diğer müttefikler, kuzeyden ve güneyden Suriye’ye girip, Şam’a kadar ilerleyecek ve Esad bitirilecek!

“Suriye’ye girmek” başlığını tüm sıcak yönleriyle, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Erhan Keleşoğlu ile konuştuk ve “Ne oluyor” diye sorduk. Türkiye’nin Suriye’ye girme olasılığını düşük gören Erhan Keleşoğlu’na göre AKP, Suriye’ye harekat sanrısını yaratarak, IŞİD ve PYD üzerinde caydırıcılık etkisini yükseltmek istiyor. Söyleşimiz boyunca, aktörlerin rasyonel tercihleri üzerinden analizde bulunduğunu sık sık vurgulayan Keleşoğlu, şu uyarıda bulundu: “Bu aktörler, irrasyonel davranırlarsa nasıl bir sonuç çıkacağını biz siyaset bilimciler değerlendiremeyiz. Böyle bir durumda yaptığımız analizler geçerli olmaz!” 

Ortadoğu coğrafyasını ve Türkiye dış politikasını yakından izleyen biri olarak Suriye’ye girme planlarının yeniden raflardan indirilmesini siz nasıl okuyorsunuz? Tampon bölge ya da güvenli bölge oluşturma çabaları daha önce de gündeme gelmişti… Bu kez farkı ne? Ne değişti? 
Ben şöyle okuyorum; Suriye’de ayaklanmanın iç savaşa dönüşmesinden itibaren Türkiye özellikle kendine müttefik gördüğü İslamcı muhaliflere lojistik destek vererek, silah aktararak, sınırlarını kullandırarak iç savaşın derinleşmesine yardım etti ve ateşe benzin taşıdı. Ancak Türkiye’nin tüm isteğine rağmen rejim düşmedi. Yine Türkiye’nin hiç arzu etmediği bir şekilde Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin özerk bölgeleri oluştu. PYD denetiminde kantonlar kuruldu. Ve bu kantonların zayıflatılması, mümkünse ortadan kaldırılması için Suriye’nin doğusunda oluşan IŞİD yapılanmasını Türkiye ehven-i şer olarak gördü. Bu arada ben “Türkiye IŞİD’i destekledi, silah desteği verdi” vs yorumlarına pek katılmıyorum.

Neden?
Çünkü Türkiye’nin Suriye içinde esas müttefik olduğu unsurlar, IŞİD’in aynı zamanda bir numaralı düşmanları. IŞİD’e destek verilmesi, Türkiye’nin bağlantılı olduğu müttefikleriyle arasının açılmasına yol açacaktı. Dolayısıyla IŞİD’e verilen destek doğrudan bir destek değildir. Dolaylı bir destektir.

Bu her zaman öyle mi oldu?
Öyle oldu. Pasif kalarak, sınırları üzerinde hareket imkânı tanıyarak, gerektiğinde yaralılarını tedavi ederek, IŞİD’e dolaylı destek vermiş oldu. Tabi bunlar doğrudan destek de sayılabilir ama diğer İslamcı gruplara (Liva el Tevhid, Ahrar El Şam ya da Türkmenlerin oluşturduğu Sultan Murad Tugayı vs) olduğu gibi doğrudan destek vermedi. Zaman zaman Nusra’yla yine yakınlaşmalar oldu ama onları biraz daha dışarıda tuttular ve esas olarak zaten siyaseten de en azından Müslüman Kardeşler çizgisine husumet beslemeyen grupları Türkiye destekledi. Ama özellikle IŞİD çizgisi bu gruplarla devamlı bir savaş halindeydi. Zaten bu gruplarla IŞİD arasındaki çatışmalarda binlerce muhalif öldü. Dolayısıyla Türkiye, Suriye’de farklı farklı atlara oynuyor.

Bir, gerçekten ittifak kurduğu güçler var. Özellikle Hatay’ın Cerablus ve Azez arasına IŞİD hakim, Azez’den Hatay’a kadar olan sınırda bir muhalif koridoru var. Daha sonrasında da Afrin koridoru var. Bu muhalif koridoru ta İdlip’e kadar uzuyor. Muhalif koridorundaki örgütlere Türkiye doğrudan destek verdi. Ancak IŞİD söz konusu olduğu zaman, IŞİD ehven-i şer Türkiye için.

PYD’nin IŞİD’den daha tehlikeli görüldüğünün açıkça söylendiğini anımsarsak şöyle mi; Düşmanımın düşmanı benim dostumdur? 
Evet. Yeni Şafak bunu çok çiğ bir biçimde ifade etti. IŞİD’in mevcut ideolojisinin rahatlıkla yenilebileceğine işaret ederek, Kürtlerin kalıcı bir kurumsallaşmaya gitmesinin Türkiye açısından daha büyük bir tehdit olduğunun altını çizdi. Bu bence tam olarak hükümetin bakışı.

Aynı gazeteler ve tabii hükümet yetkilileri, PYD ile IŞİD’in ittifak yaptığından, hatta IŞİD-rejim; PYD-rejim işbirliğinden bahsettiler… 
IŞİD’le PYD’nin işbirliği yapması mümkün değil. IŞİD’e karşı tüm bölgede sadece Suriye’de değil, Irak’ta da en fazla direniş gösteren unsurlar Kürt unsurları. Bunu herkes biliyor. “Efendim, IŞİD’le rejim işbirliği yaptı!” Bunun söylendiği anlarda, IŞİD Haseki’de rejimin elinde olan bölgelere karşı çok büyük saldırı başlatmıştı, binlerce insan rejimin bölgelerinden kaçmak zorunda kaldı. Şu anda çok şiddetli bir çatışma yaşanıyor orada. Bunlar olurken “IŞİD’le rejim anlaştı” ya da “PYD ile anlaştı” amentüsüne sarılarak, başka bir psikolojik ortam yaratılmaya çalışılıyor.

Bu psikolojik ortam, Suriye’ye girme planlarının iç kamuoyu nezdinde meşrulaştırılması için mi yaratılıyor?
Ben Suriye’ye harekat olasılığını düşük görüyorum. Şundan dolayı; bu harekatın siyasi hedefleri nelerdir? Baktığınız zaman göremiyorsunuz, çok flu. Siyasal hedefleriniz ortada yok, askeri hedefleriniz de ortada yok. Oluşturacağınız güvenli bölgede düşmanlarınız kimlerdir, belli değil. Oradaki nüfusu ne yapacaksınız, belli değil. PYD ile mi çatışacaksınız, IŞİD’le mi çatışacaksınız, Suriye rejimi ile mi karşı karşıya geleceksiniz? Bu soruların yanıtı yok. TSK ile AKP arasında görüş farklılığı oluşmasının da nedeni o. Çünkü askerler, siyasi irade tarafından önlerine bir hedef konmasını isterler. Hedef gösterirsiniz, dersiniz ki askere, “Şu nehre kadar olan tüm bölgeyi insansızlaştıracaksınız.” Öyle bir durum yok ortada, ne yapacaksınız? Ben harekat tartışmasının, Halep saldırısından bağımsız düşünülemeyeceğini varsayıyorum.

Açar mısınız, Halep saldırısıyla, sınıra yığınak yapmanın nasıl bir ilgisi var?
Başını Nusra’nın çektiği biraz önce saydığım İslamcı gruplardan oluşan bir yeni operasyon odası oluşturuldu ve bunlar Halep’e saldırı başlattılar. Ancak muhaliflerin insan sayısı ve askeri kapasitesi belli. İslamcı muhalifler aynı zamanda IŞİD’e karşı çatışıyorlar. Rejime karşı yöneldikleri zaman IŞİD’e karşı gardları düşmüş oluyor. Çünkü hem rejim, hem IŞİD güçlü rakipler. Şimdi siz sınıra asker yığdığınız anda, IŞİD’i Türkiye sınırı karşısında belli sayıda militanını tutmaya mecbur bırakıyorsunuz. Muhaliflerin elini kolaylaştırıyorsunuz böylece. Bu anlamda arkadan da tabi silah desteği veriliyor olabilir. Bu bağlamda ben AKP’nin stratejisinin ana maksadının, uluslararası alanda ve ulusal alanda büyük bir tartışma yaratarak, harekat olacağı sanrısını yaratmak ve bu bağlamda caydırıcılık etkisini yükseltmek olduğunu düşünüyorum.

Bu PYD için de geçerli mi?
Tabii. Hem IŞİD’e karşı bir caydırıcılık var, hem PYD’ye karşı caydırıcılık var. PYD’ye diyor ki “Siz Cerablus’a saldırırsanız, Afrin’le Kobani’yi birleştirirseniz, ben müdahale edeceğim, bakın sınıra 50 bin asker yığdım -ki, bence bu çok abartılı bir rakam- eğer siz bu koridoru tehdit ederseniz, benim burada esas müttefiklerim var, yani İslamcı muhalifler. Bir de IŞİD var. Ben IŞİD’e karşı harekete geçer gibi yapıp, burayı alırım ve sizin bu koridoru ele geçirmenize müsaade etmem.”

Öte yandan ben Türkiye’nin, Rojava’nın diğer bölgelerine karşı, yani Fırat’la Dicle arasında olan bölgede bir harekat yapmasını hiç olası görmüyorum. Özellikle de Amerikan desteği varken.

Amerika’nın pozisyonuna gelmeden; bölgedeki gelişmeleri yakından takip eden gazeteci Fehim Taştekin geçtiğimiz haftaki yazısında, Erdoğan’ın Mart 2015’te Riyad’da Kral Selman ile İran’a karşı Sünni bir ittifak kurma üzerinde anlaştığını anımsatarak özetle şunları söylüyor: Bu çerçevede silahlı gruplar yeniden organize edildi. Ürdün üzerinden Güney Cephesi, kuzeyde Türkiye üzerinden Fetih Ordusu silaha boğuldu. Amaç Şam’ı iki koldan kıskaca alıp rejimi yıkmak. Arapların iddiasına göre ortak planda Türkiye’nin karadan girip tampon bölge oluşturması da var.” Bu analizi, sözünü ettiğiniz caydırıcılık etkisiyle birleştirdiğinizde ne söylersiniz? AKP 7 Haziran’da tek başına iktidar çıksaydı, caydırıcılıktan başka bir pozisyonu mu konuşuyor olacaktık?
AKP 7 Haziran’da büyük bir zaferle çıksaydı, böylesi bir harekat daha olası hale gelebilirdi, evet. Çünkü çok muhteris bir iktidar var karşımızda. Özellikle de Ortadoğu’ya karşı izlenen dış siyasette, Davutoğlu’nun sözleriyle, “yumuşak gücün yanında, sert gücün de mutlaka kullanılması gerektiğini” düşünen bir iktidar var. Cerablus’tan Azez’e yönelik IŞİD saldırısı, bu manada kaba kuvvetin kullanılmasını akla getirdi AKP çevrelerinde. Ve askere de bu baskıyı yaptılar. Ama asker anlattığım sebepler nedeniyle farklı düşünüyor. Ortada müthiş bir ihtiras var ama aynı zamanda büyük bir kifayetsizlik var.

Ordunun tavrında, “Şu aşamada tampon ya da güvenli bölgeyi gerekli görmüyoruz” diyen ABD’nin etkisi nedir peki? 
ABD’nin tavrı çok açık. ABD, IŞİD’e karşı yoğun bir hava saldırısı düzenlemiş durumda. Ve bu hava saldırıları büyük oranda körfezden kalkan uçaklarla gerçekleştiriliyor. İncirlik’in kullandırılmaması, ABD’de kaşların kalkmasına sebep oldu, ısrarla IŞİD’e dolaylı desteğin kesilmesi gerektiğini söylediler.
TSK sonuçta bir NATO ordusudur. Geçenlerde Salih Müslim çok doğru bir şey söyledi; “Eğer bir harekat olursa bu NATO harekatı olur” dedi. Çünkü bu sınırlar aynı zamanda NATO sınırlarıdır. Bir NATO ordusu olarak TSK, ABD’nin ne dediğini dinlemek zorundadır. Bu bağlamda “IŞİD’e karşı operasyona girişiyorum” diyerek, ABD’nin ağzına bir parmak bal çalınabilir mi? Olabilir, olasılık dahilinde. Ancak bu içeride de çok büyük sorunların doğmasına neden olabilir.

AKP’NİN EMPERYAL RÜYALARI SURİYE’DE SONA ERDİ

Suriye ile savaş propagandası, erken seçim isteyen Erdoğan’ın güvenlik endişesi yaratarak, seçmeni bloke etme isteğini de içeriyor mu?
Evet. Bir savaş psikolojisi hazırlanarak, kendi durumunu konsolide etme, muhafazakâr seçmeni arkasına alma ve gücünü konsolide etmeye yönelik bir hamle olarak görüyorum. Bölgeye yönelik de, biraz önce söylediğim gibi gerek IŞİD’e, gerek PYD’ye, gerekse rejime diş gösterme operasyonu bu. Öte yandan, tabii şunu da göz ardı etmeyelim; bütün bu değerlendirmeler, rasyonel aktörler oldukları varsayılarak yapılıyor. Ya irrasyonel davranırlarsa?

Ki bu da tartışılıyor. O zaman ne olur?
Hiç hoş sonuçlar doğmayacaktır. IŞİD’le çatıştığınız anda, bu mücadele sadece Cerablus çevresinde olmayacaktır. IŞİD safında çatışmaya giden binlerce Türk var. Sınırlarımızın da delik deşik olduğu herkesin malumu. Rahatlıkla çok kanlı sansasyonel eylemleri hayata geçirebilirler. Bakın, bir gün içerisinde Fransa’da, Tunus’ta, Kuveyt’e saldırı oldu. Bölgeselleşmiş bir terör ağından bahsediyoruz ve Türkiye’nin de bunun göbeğinde olduğunu hiç unutmamamız gerekiyor. Hükümet, IŞİD’i hedeflediği anda buna da göğüs germeyi göze almış demektir. Özellikle de böylesine riskli bir siyasal ortamda, seçim sathı mailine girilmesinin olası olduğu bir ortamda böylesine cüretkâr bir operasyon akıllı, rasyonel insanların yapmaması gereken bir tercihtir. Hem güvenlik aygıtının, hem AKP hükümetinin bunları değerlendireceğini düşünüyorum. Böylesine bir kaostan, başkanlığa yakın, daha faşizan, otoriter bir rejim çıkarmayı akıllarından geçiriyorlar mı, onu da bilemiyorum.

IŞİD ve PYD, Erdoğan ve hükümeti için kullanışlı gerekçeler, tamam. Peki ya AKP’nin emperyal rüyaları? Bölge lideri olma iddiası? 
AKP’nin emperyal rüyaları Suriye iç savaşında sona ermiştir. Çünkü Suriye iç savaşı, AKP’ye gücünün sınırlarını gösterdi. Bu hazımsızlık, bu saldırgan dil de ondan.

BİLDİĞİMİZ SURİYE ÖLDÜ

Ağırlıkla savaşçı politikaların bölgeye etkileri üzerinde duruluyor ama algoritmayı tersinden, yani Türkiye’nin barışçıl bir pozisyon alması üzerinden kurarsak nasıl yansımaları olur? 
Bunun için özellikle AKP-CHP koalisyonu hakikaten ön alıcı olabilirdi. Rejimle muhalifler arasında bir orta yolun bulunmasında böylesi bir iktidar arabulucu rol oynayabilirdi. Daha demokratik, daha barışçıl bir uzlaşı hükümetinin ortaya çıkması Suriye’de de etki ederdi. AKP hükümetinin özellikle İslamcı muhaliflere koşulsuz doğrudan desteğin kesilmesiyle birlikte daha barışçıl bir alternatifin ortaya çıkacak oluşu, Suriye’deki iç savaşın barışlandırılmasına hizmet ederdi diye düşünürüm. Ancak henüz böyle bir alternatif ortada gözükmüyor.

Dolayısıyla Suriye faktörü, koalisyon tartışmalarının başat konularından biri? 
Tabii, Suriye artık bir iç meseledir. AKP hükümeti Suriye’yi bir iç mesele haline getirmiştir. Kaldı ki Türkiye’de 2 milyona yakın Suriyeli mülteci var. Bunlar orta ve uzun vadede Türkiye nüfusunun bir parçası olacaktır. Bunların geriye dönüşü muhtemel değil. Çünkü bildiğimiz Suriye artık yok. Bildiğimiz Suriye öldü.

BURJUVAZİ SAVAŞ İSTEMİYOR, HÜKÜMET BUNU GÖZETMEK DURUMUNDA

Malumunuz, AKP ile ideolojik yakınlık taşıyan MHP’nin koalisyon olasılığının Meclis başkanlığı seçimi sonrası güçlendiğine ilişkin yorumlar var. AKP-MHP koalisyonu sizce de savaş hükümeti anlamına mı gelir? 
Siyasetin son tahlilde sınıflar mücadelesi olduğuna inanan bir insan olarak şöyle yanıtlayayım; iktidar bloğuna ve iktidar bloğu içerisinde burjuvazinin çeşitli kanatlarının açıklamalarına baktığımız zaman, burjuvazi savaş istemiyor. TÜSİAD ve MÜSİAD daha istikrarlı ve barışçıl politikaların, çözüm sürecinin devamından yana. Burjuvazinin uzun vadeli çıkarları bunu gerektiriyor. İktidar bloğu içindeki bu sınıf temsilcilerini karşısına alarak AKP’nin bir savaş hükümeti kurmasının çok makul olduğunu düşünmüyorum. İrrasyonel bir akılla davranabilirler elbette ama hükümet sonuçta egemen sınıfların temsilcisidir, bunu gözetmek zorunda. Dolayısıyla AKP-MHP hükümetinin bir savaş hükümeti olarak teşkil etmesinin uzak olasılık olduğunu düşünüyorum. Ama tabi ki tarihin belli anlarında iktidar bloğu içerisindeki bazı özerk gruplar, kendi çıkarlarını maksimize etmek için genel burjuvazinin, egemen sınıfların çıkarlarından özerkleşerek bazı davranışlarda bulunabilirler, onun da çok olası olduğunu düşünmüyorum.

ERKEN SEÇİME DOĞRU YOL ALIYORMUŞUZ GİBİ GELİYOR 

Güvenli bölge ya da tampon bölge meselelerine, BM ve uluslararası hukuk ne diyor? Şunu da ekleyelim; AKP ve yandaş basın diyor ki, “ABD Suriye’de bombalama yaparken BM kararına mı ihtiyaç duyuyor. Ya da İsrail?”
Evet, efendim İsrail Güney Lübnan’ı işgal etti, işgal ederken BM kararına mı ihtiyaç duydu? İsrail BM Güvenlik Konseyi’nin Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ne ilişkin kararlarını da tanımıyor. İsrail’le kendinizi karşılaştırmayın. ABD’nin yani BM Güvenlik Konseyi içerisindeki 5 daimi üyeden birinin ön koşulsuz desteğine sahip bir ülkeden bahsediyorsunuz. Emperyalizmin bölgedeki vurucu gücünden bahsediyorsunuz. İsrail’i okuyamamak, uluslararası dengeleri okuyamamaktır. Türkiye’nin öyle bir gücü yok. Kaldı ki, BM Güvenlik Konseyi’nde Çin, Rusya gibi -özellikle Rusya’nın altını çiziyorum- Suriye rejimine destek veren ülkelerin olduğunu da unutmayalım. Uluslararası hukuk anlamında ciddi bir sorunla karşı karşıya kalırsınız. Çünkü şu an için doğrudan ülkenize yönelen askeri bir tehdit söz konusu değil. Böyle bir harekât başlattığınız zaman bir kere Suriye rejimi, bölgesel müttefikleriyle beraber, İran, Hizbullah gibi bölgesel müttefikler, Rusya ve Çin gibi küresel müttefikler aracılığıyla sizi zorlayacaktır uluslararası hukuk alanında. Peki, sizin yanınızdaki müttefikleriniz ne diyor? AB herhangi bir görüş belirtmiyor, hatta Suriye içine dâhil olunmamasına yana. ABD güvenli bölge oluşturulmasının risklerinden bahsediyor, uçuşa yasak bölgenin daha önce gündeme geldiğini ama bunu yürütülemeyeceğini söylüyor… Dolayısıyla sizin kendi müttefikleriniz de çok tarafgir değiller. Hangi gücünüze dayanarak bunu yapacaksınız?

Uluslararası hukuk bir güç mücadelesi alanıdır. Türkiye’nin uluslararası hukuk alanında operasyonu meşrulaştırmak anlamında çok şansı yok. Yaparsa ne olur? Bir kere içerde sorunlar yaşanacaktır. Şu anda hükümet kurulmuş değil ve ben kurulması olasılığının gittikçe zayıfladığını düşünüyorum. Yani bir AKP-CHP hükümeti artık gündemde değil, AKP-MHP hükümeti zayıflıyor, bir erken seçime doğru yol alıyormuşuz gibi geliyor bana. Böylesi bir dönemde bir geçici hükümetle Suriye’ye girmek, tam seçim sathı mailine girerken hükümeti çok zayıflatacaktır.

KÜRT HAREKETİ ROJAVA’DA KURUMSALLAŞMAYA ODAKLANMIŞ DURUMDA

Suriye’ye girme planlarının esas hedefinin Rojava yani Kürtler olduğu görüşü de ağırlıkta. Rojava’ya müdahaleyi olası görmediğinizi söylediniz ancak içeride Kürtlere yönelik saldırı ve provokasyonların artmasının, AKP’nin örneğin tam da MGK toplantısının olduğu gün Dağlıca bölgesinin bombalamasının ardında nasıl bir strateji olduğunu düşünüyorsunuz? 
Şu anda bir barış süreci yok. Barış sürecinin olması için Dolmabahçe mutabakatına uygun somut adımların atılması gerekiyor. Şu an bir çatışmasızlık durumu ve savaşan taraflar var. Ve bu taraflar zaman zaman birbirlerine güç gösterisinde bulunuyorlar. Özellikle AKP Hükümeti ve TSK operasyon yaparak, seçim sürecinde olduğu gibi belli provokasyonlara imza atarak kendisini hatırlatıyor.

Kürt hareketi ise Rojava’da kurumsallaşmaya odaklanmış durumda. Siyasal kurumsallaşmasını konsolide etmeye çalışıyor, askeri olarak tüm gücünü buraya aktarmış durumda. Dolayısıyla Türkiye ile ikinci bir cephe açmanın çok rasyonel olacağını düşünmüyorum.

Özellikle HDP’nin başarısı başka alternatiflerin önünü açıyor Kürt hareketi açısından ve bunu da harcamak istemiyorlar. Çünkü sanıldığının aksine askeri araçları, siyasal araçların önüne koyan bir örgüt değil Kürt hareketi. Elinde zengin siyasi araçları varsa, bunları kullanmayı yeğliyor. Kendisine uzun vadede kazandıracak olanın o araçlar olduğunu biliyor. Bu hareketin temsilcileri Avrupa başkentlerinde artık kabul görüyorlar, parlamentolarda ağırlanıyorlar ve uluslararası bir meşruiyet kazanmış durumdalar. Dolayısıyla Kürt hareketinin de çatışmayı yükseltmek, barış süreci öncesindeki devrimci halk savaşı stratejisine dönmek gibi bir yola tevessül edeceğini düşünmüyorum. İki tarafın da şu an çatışmasızlık işine geliyor ama zaman zaman birbirlerine diş gösteriyorlar.

SURİYE’DE KÜRESEL VE BÖLGESEL GÜÇLER ARASINDA BİR VEKÂLET SAVAŞI YAŞANIYOR

Suriye’nin geleceği konusu, meseleye taraf aktörlerin giderek daha fazla gündemleştirdiği bir başlık. Kimilerine göre savaş daha da büyüyecek, kimilerine göre ise, kısa bir zaman sonra bir şekilde paylaşım tamamlanacak ve Esad Lazkiye’de kalacak. Suriye’nin yakın dönem geleceğini siz nasıl görüyorsunuz? 
Yanıt için başa dönelim; Suriye’de küresel ve bölgesel güçler arasında bir vekâlet savaşı yaşanıyor. Rusya ve Çin bir tarafta, ABD ile diğerleri bir tarafta. Bölgesel güçler İran, Lübnan Hizbullah’ı, Irak’taki Şii gruplar rejim tarafında. Sünni güçler Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye diğer tarafta. Bunlar da vekâlet savaşı yürütüyorlar. Böylesine bir vekâlet savaşının olduğu yerde kördüğümün çözülmesi ancak bütün bu tarafların bir masanın etrafında toplanarak uzlaşması ile çözülebilir. Başka türlüsü mümkün değil. Hızla Afganistanlaşan bir coğrafyadan bahsediyoruz.

Suriye’deki güç savaşı aynı zamanda Yemen gibi başka ülkelerdeki planlar üzerinde de belirleyici oluyor, ne dersiniz? 
Evet. Tüm bölgede, Arap ayaklanmalarından başlayarak, bir devrimci süreç sürüyor. Bu devrimci süreç uzun vadeli bir süreç olacak. Çünkü tüm bölgede Arap halkları, özellikle sosyoekonomik refah talep ediyorlar, eşitlik, adalet talep ediyorlar. Bu talepler karşılanmıyor, karşılanmadığı oranda da karşı devrimci güçler, statüko yanlısı rejimler ve yine kökten dinci İslamcı güçler (bunları karşı devrimci güçler olarak sınıflandırıyorum) palazlanıyorlar ve daha demokrasiden, daha eşitlikten yana olan güçlerin güçlenmesini engelliyorlar ve bir kaosa dönüşüyor bölgedeki işler. Çok kaotik bir ortam var ve bu uzun vadede böyle devam edecek görünüyor. Çünkü tüm bölgedeki, yani Atlas Okyanusu’ndan Basra Körfezi’ne kadar olan bölgede sosyo ekonomik refahı sağlayacak, eşitliği, adaleti, özgürlüğü sağlayacak bir alternatif ortaya çıkmamış durumda. Bu alternatifi hayata geçirecek güçlü örgütler ortaya çıkmamış durumda.

Ama bazı istisnalar da var…
İstisna var tabii, mesela Kürt hareketi önemli kazanımlar elde etti. Bu manada istisnai bir hareket olduğunu söyleyebiliriz. Yine özellikle Arap ayaklanmalarının başladığı yer olan Tunus’ta solcu, ilerici, devrimci güçlerin nispeten daha iyi durumda olduğunu söyleyebiliriz. Mısır hala kaynıyor, devrimci güçler gerilemiş olsalar da, özellikle işçi hareketi içinde varlıklarını sürdürüyorlar. Şu anda grevler yasaklanmış durumda Mısır’da. Yasaklanmış olsa da oradaki sınıf mücadelesinin ateşinin yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Bu uzun vadeli bir devrimci süreç ve her türlü sürprize gebe diye düşünüyorum.

Röportaj: Serpil İlgün. Evrensel gazetesinde yayımlanmıştır.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar