Zeyno Pekünlü’yle İstanbul Bienali üzerine söyleşi: “İyi bir komşu kimdir?” -

15. İstanbul Bienali bu yıl ‘iyi bir komşu’ temasıyla izleyici karşısına çıktı. Küratörlüğünü sanatçı ikilisi Elmgreen & Dragset’in üstlendiği, dünyada artan kaosun tetiklediği mülteci hareketlerinden mahalledeki komşuluk kültürüne kadar birçok alana mercek tutan bienali, Kamusal Program koordinatörü, aynı zamanda sanatçı, aktivist ve akademisyen Zeyno Pekünlü’yle konuştuk.

Söyleşi: Emin Çelik

İstanbul Bienali’nin Kamusal Programının genel hedefini nasıl tarif edebiliriz?

Bienallerin ana gövdesi genellikle sergi kısmıdır. Ancak sergi gezmek herkesin alışkın olduğu bir sanatla karşılaşma biçimi değil. Dolayısıyla Kamusal Program, serginin etrafına kurulmuş olduğu temayı başka şekillerde de tartışmaya ve etkileşime açmanın bir yolu.

Bu genelleme hariç, bu Kamusal Program neyi amaçladı diye sorarsan şöyle diyebilirim: Bienalin temasının ‘iyi bir komşu’ olacağı bilgisi ile programı düşünmeye başladık. Programı koordine etme teklifi bana darbe girişiminden bir hafta sonra geldi ve etkinliklerimiz o tarihten 14 ay sonra başlayacaktı. Türkiye gibi bir ülkede 14 ayda neler olabileceğini kestirmek çok zor. Dolayısıyla en güncel olarak, yüzeyde neler tartışıyoruz diye sormak yerine, geçmişteki ve muhtemelen gelecekteki tartışmalarımızın hep altında olacak olan, daha derinlerdeki ortak temalara odaklanmak istedim.

İki hat belirledim, bunlardan biri ‘Seçilmiş Aileler’ ve bu hat ailenin dışındaki aidiyet biçimlerine ve oluşturduğumuz topluluklara odaklanıyor. Bunun içine aktivist topluluklar da, göç de, feminist ya da LGBTİ topluluklar da, alt kültürler de ve hatta müdavimlik kültürleri de giriyor. Bu modül farklı şekillerde topluluk oluşturma stratejilerine ve tartışmalarına odaklanmaya çalıştı.

İkinci modül ise ‘Müşterek Kader’ adını taşıyordu. Bienal ev, komşuluk ve yaşam alanları üzerine odaklanıyor ve bu temalara genellikle insan odaklı yaklaşmaya alışkınız. Oysa ki İstanbul’da özellikle çok tartıştığımız bir şey kentin ekolojisi. Kuzey ormanlarını yok ettiğimizde ne oluyor, orda yaşayan kuşun, böceğin hakkını kim savunacak, trol balık avcılığı yapıldığında balık popülasyonlarının başına neler geliyor, kentli hayvanlarla ilişkilerimiz zaman içinde nasıl değişti ve bu kent kültürüne dair bize neler söyleyebilir gibi, insan odaklı olmayan sorular sormak da mümkün. 11 Kasım Cumartesi günü ekonomi profesörü Massimo de Angelis, mimar Stavros Stavrides ve Prof. Ayfer Bartu Candan’ın katılacağı bir kapanış sempozyumu gerçekleşecek.

Kamusal Program bağlamında birçok etkinlik oldu. Örneğin çocuklar için süper kahraman tasarlama atölyesi gibi Bienal’in geneline göre izleyiciler veya katılımcılarla daha farklı bir iletişim kuran bu etkinliklerde geri dönüşler nasıl oldu?

Kamusal programı hazırlarken farklı yaş gruplarına, farklı kesimlere, farklı ilgi alanlarına hitap etmesi hedeflendi, bu yüzden her atölyenin ya da her etkinliğin geri dönüşü de farklı oldu. Örneğin ‘Seçilmiş Aileler’ başlıklı açılış sempozyumunda Joseph Massad, Sahrzad Mojab ve Şükrü Argın gibi düşünce dünyasından önemli isimlerin katıldığı etkinliklere aktivist, akademisyen, öğrenci ve sanatçı katılımı yoğundu. Bahsettiğin süper kahraman tasarlama atölyesi mülteci çocuklara yönelik bir atölyeydi, dolayısıyla 4 günlük atölyenin tamamı Suriyeli sanatçılar tarafından Arapça olarak gerçekleştirildi. 4 gün çocukların ilgilerini ayakta tutmak için uzun bir süre, ama atölyenin hamuru tuttu ve oldukça güzel geçti.

Bir başka örnek olarak Evrim Hikmet Öğüt’ün yürütücülüğünü yaptığı ‘Sesime Ses Ver’ müzik atölyesinden bahsedebiliriz. Bu atölyede başından itibaren Türkiye’de yerleşik olan ve olmayan, göçmen müzisyenlerin ortak müzik yapma olasılıklarına odaklanan bir atölyeydi, ulaşmaya çalıştığı topluluk müzisyenlerdi. Sanat dünyasında, ister müzik, ister sinema, ister başka bir disiplin olsun büyük ölçüde tanışıklıklar üzerinden yürüyor, bir müzisyen bir proje için belli özelliklere sahip başka bir çalışma arkadaşı aradığında bu tanışıklıkları devreye sokuyor. Dolayısıyla burada yaşayan, belki geçici olan ya da geçici olmayan, ama bu ülkenin dillerini konuşmayan, yerleşik olmayan müzisyenler bu tanışıklık sistemlerinin içine girmekte zorluk yaşıyorlar. Yani atölyenin amacı yalnızca o gün birlikte müzik yapmak değil, müzisyenler arasında bir iletişim ağı oluşturmaya aracılık etmek, uzun vadede yerleşik ve göçmen müzisyenlerin ortak müzik yapmasına bir başlangıç oluşturmaya çalışmaktı.

Peki genel olarak Bienal bir direniş alanına dönüştürülebilir mi?

Bienaller çok büyük sanat etkinlikleri, çok büyük organizasyonlarla yapılabiliyor dolayısıyla arkasında çok büyük kurumlar ve sponsorluklar oluyor. Bu yüzden doğrudan kendisinin bir direniş alanına dönüştürülebileceğini iddia etmek çok zor ama tartışmak için bir zemin olabilir ve her zaman olmasa da, zaman da zaman bunu başaran bienaller oluyor. Şu anda İstanbul’da kamusal alandaki buluşma noktalarımızı büyük ölçüde kaybettiğimiz bir dönemde sanat kurumlarının hiç görmediği kadar ilgi gördüğünü ve bir şekilde alan açtığını düşünüyorum.

Geçenlerde Arzu Yayıntaş “Feminist bir Bienal Mümkün mü?” başlıklı bir konuşma yaptı ve tartışmanın sonunda vardığı yer benzer bir noktaydı: Feminist yaklaşımlarla bir bienal yapmak elbette mümkün ama feminist bir bienal yapmak için kendisini var eden bütün yapıları ve destekleyen kurumları sorgulamaya açmak lazım. Bu büyüklükte sanat etkinliklerinden bunu beklemek çok gerçekçi değil. Benim cevabım da benzer bir cevap, kendisinin toptan bir direniş alanı olması çok zor ama bizlerin angaje olduğu direnişlerin tartışılabileceği bir alan açabilir.

Bienal’in bu seneki küratörleri aynı zamanda da sanatçılar, ve “Sanatçı olarak katıldığımız bienallerde gördüğümüz eksiklikleri yapmamaya çalıştık” şeklinde bir açıklamaları olmuştu. Bu durumun etkisi nasıl oldu?

Ben bu bienaldeki rolüm gereği işin sergi kısmına çok hakim değilim, orada çalışmadım ve kurulum aşamalarını bilmiyorum ama yaklaşımlarını biraz gözlemleme şansım oldu. Örneğin; “Biz bir bienale sanatçı olarak davet edildiğimizde zaman zaman küratörlerin yüzünü bile görmeden işimizi yapıp geri döndüğümüz zamanlar oluyor. Bunu yapmamak için, her sanatçıyla vakit geçirebilmek ve konuşabilmek için, hem sanatçı sayısını daha az tutmak, hem de mekanları birbirine yakın ve bir mahalle gibi kurgulamak istedik,” dediler.

Onun dışında bence kendi sanatsal pratiklerinin ve yaklaşımlarının da etkisi oldukça netti seçilen işlerde ve onların bir araya getirilme şeklinde. İlk bakışta izleyiciyi hemen kışkırtan işlerdense çoğunlukla toplumsal olana bireysel olanın penceresinden yaklaşan, özyaşam hikayelerinden yola çıkan çok sayıda iş vardı.

Öte yandan sergiye ek olarak basılmış olan hikaye kitabı var. Sanatçılardan ve birlikte çalıştıkları herkesten bu konu üzerine hikaye istediler, kavramsal metinlerdense hikayelerden oluşan bir kitap eşlik etti sergiye. Bu da bence sanatçı olmalarıyla ilişkili bir tercihti. Bu daha iyi bir yaklaşım demiyorum kesinlikle, iyi yapıldıkça her iki yaklaşım da farklı şekillerde çok etkili olabiliyor.

“İyi bir komşu” gibi ağır bir konu işlenirken genel olarak sanatçılarda sorumluluk almaktan kaçınma durumu var mıydı?

Bence sorumluluk almaktan kaçınan bir tavır yok ama dediğim gibi biraz bireyselden toplumsala bakan yaklaşımlara öncelik veren bir tavır var. Aslında tam da burada Kamusal Program dengeleyici unsur oluyor.

Ayrıca kime ‘iyi bir komşu nedir?’ diye sorsak net bir cevap alamayız ya da alacağımız cevaptaki ‘iyi komşu’, bizim ‘iyi komşu’ anlayışımızla örtüşmez. Hatta bir kişi için bile bugünden yarına değişebilir. Dolasıyla kavramsal çerçevesini duyduğumda kendimi iki farklı yöne savrulmuş buldum. Bir tarafta darbe sonrası insanların birbirlerini ispiyonladığı, şikayet ettiği, herkesin birbirine kuşkuyla baktığı bir komşuluk aklıma geliyordu. Buna Türkiye’nin hafızasındaki sürgünler, pogromlar, katliamlar, yerinden edilmeler ekleniyordu. Ama diğer yandan Gezi’nin öncesinde ufak ufak başlamış ama sonrasında doruk noktasına ulaşmış komşuluğu yeniden ve yeniden tanımlayan, nostaljik anlamının yerine yeni bir anlam öneren mahalle forumları, dayanışmaları, sosyal merkezleri, alışveriş grupları, kooperatifleri düşünüyordum. Aslında birbirine çok zıt bu iki hafızayı aynı anda tartışmak için de verimli bir başlıktı.

Çok gelen yorumlardan birisi, şehrin dokusunu çok yansıtmıyor sanki başka bir şehrin bienali, şeklindeydi.

Neden böyle dendiğini anlayabiliyorum, şehre yayılan ve organik bir ilişki kurmaya çalışan bir tavrı yok serginin. Bu küratörlerin bir seçimi ve kendileri bu seçimi en baştan basın toplantısında söylediler. “Elbette bu şehirde olduğu için buradan da izler taşıyacak ama biz enternasyonal bir sergi yapmak istiyoruz, sadece bu şehri değil bu temayı tüm dünya ölçeğinde tartışmak istiyoruz” dediler.

Bulunduğu kategori : Ruhun Gıdası

Yazar hakkında