Patrisyen istibdat karşıtlığı ve “olgun” Lukács -

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan bir yazıda, (son dönemin popüler tabiriyle) “istibdada” karşı mücadelenin belirgin bir sosyal-sınıfsal içeriğe sahip olması gereğini vurgulamak adına, (Eugene Lunn’un çalışmasından esinle) Lukács ve Brecht’in biri “patrisyen”, diğeri “plebyen” diye tarif ettiğim antifaşist duyarlılıklarına referans vermiştim. O yazının meramını özetlemek adına bir alıntıya başvurmakta yarar var: “Plebyen bir istibdat karşıtlığının gereği, siyasal istibdadı fabrikadaki sermaye istibdadıyla, evdeki patriyarkal istibdatla birlikte düşünmek. Böyle sınıf içeriği belirgin, ‘bütünsel’ bir antiotoriterizm yönünde solun çabaları yok değil elbette. Ancak sosyalist hareketin ‘yapısal’ diye nitelendirilebilecek zaaflarının da etkisiyle bunlar bir türlü toplumsallaşamıyor, siyaseten görünür hale gelemiyor. Hal böyle olunca da liberal, milliyetçi ya da cumhuriyetçi renkleriyle ‘patrisyen istibdat karşıtlığı’nın sesi çok daha gür çıkıyor. Böylece Bonapartist meydan okuma karşısında ‘burjuva geleneğinin saygınlığının’, yani en iyi durumda kuvvetler ayrılığının, parlamenter teamüllerin ya da ‘Cumhuriyetin’ kendi başlarına yeterli olacağı zehabı yaygınlaşıyor.”

Ateş Uslu, bu metne cevabi-eleştirel bir yazıyla karşılık vererek bu hususta daha ferah bir şekilde tartışmanın olanaklarını yaratmış oldu. Son derece özenli ve “yoğun” eleştirisinde Ateş, sosyalist politikanın hâlihazırdaki ahvaline dair çoğuna katıldığım bir dizi argüman öne sürerek Lukács’ın “rasyonalizm, sınıf politikası, öncülük ve sosyalist strateji arasındaki ilişkileri yeniden düşünmek” için anlamlı bir referans olduğu itirazını yöneltiyor. Bu (dava dilekçesi jargonuyla) “cevaba cevap” yazısında, Ateş’in “2010’lu yıllar dünyasında bir sosyalist politika geliştirmenin yolu(nu) Lukács’a karşı değil, Lukács ile birlikte” düşünmek önerisine katılarak daha önce aktardığım bir dizi hususu geliştirmeyi hedefliyorum. Önce Lukács’ın özellikle antifaşist düşüncesini koşullayan politik bağlam ve tartışmalara odaklanarak “patrisyen antifaşizm” başlığını geliştirmeye çalışacağım. Sonraysa bu tartışmanın ışığında bazı aktüel sonuçları çok kısaca yeniden vurgulamaya çalışacağım.

“Genç” Lukács’ın düşüşü

Ateş Uslu’nun yazısının belki de en zayıf yönü, Lukács ve eserini bağlamsızlaştırması, yani onun çalışmalarıyla sosyalist hareketin med cezirleri arasındaki rabıtaya neredeyse hiç dikkat etmemesi. Oysa Lukács’ı “yerli yerine oturtmak” ve çalışmalarının hangi siyasal gerekliliklere yanıt aradığını tartışmak, onu bugün için anlamlı bir referans haline getirmek için elzem. Lukács’ın çalışmaları kabaca üç döneme bölünerek tarihselleştirilebilir: 1- Gençliğindeki romantik antikapitalizm eleştirisi, 2- 1917 sonrasında, (Tarih ve Sınıf Bilinci başlıklı abidevi çalışmayla bilinen) devrimci radikalizm ve eylemcilik dönemi ve 3- 1920’lerin sonlarından itibaren Stalinci itikatla uzlaşma ve daha “ılımlı” bir pozisyona geçiş. Bu yazıda bu üç evreyi hakkıyla değerlendirmek elbette mümkün değil. Ateş Uslu ile tartışmamız, Lukács’ın “patrisyen antifaşizmini” koşullayan üçüncü dönemle alakalı olduğu için esas olarak bu yıllara ve özellikle de Macar devrimcinin antifaşizmine yoğunlaşacağım. (Bu üçüncü dönem, mesela Lukács’ın daha eleştirel bir konuma geri döndüğü son yılları ya da 1956 devrimi gibi bir dizi alt başlığı ihtiva ediyor elbette ama bunlar bu yazının konusu değil).

Lukács, Tarih ve Sınıf Bilinci’nin 1967 baskısı için yazdığı önsözde yukarıda bahsedilen fikri dönüşümünü şöyle izah eder: “1924’ten sonra 3. Enternasyonal, kapitalist dünya durumunu doğru bir biçimde ‘görece istikrar’ olarak tarif eder. Bu gerçeklik, kendi teorik pozisyonumu yeniden düşünmem gerektiği anlamına geliyordu. Rus partisinin tartışmaları sırasında Stalin’e tek ülkede sosyalizmin gerekliliğine dair katıldım ve bu, düşüncemde yeni bir dönemin başlangıcını açıkça gösterir.” Bu yazının konusu, Lukács’ın deyimiyle onun düşüncesindeki işte bu “yeni döneme” dair.

Michael Löwy, Lukács üzerine kaleme aldığı bir dizi çalışmada, kısa ömürlü Macaristan Sovyet Cumhuriyeti’nin Eğitim ve Kültür Halk Komiserinin, 1920’lerin ortasından itibaren ilk dönemki radikalizmden uzaklaşarak daha “realist” ve mutedil bir pozisyona geçişini aktarır. Bu dönüş, Hegel’in yeniden yorumlanması aracılığıyla gerçekleşir. 1923 yılının Tarih ve Sınıf Bilinci’nde Hegel’de bütünlük kategorisi ve özne-nesne diyalektiğini gören Lukács, 1926 yılındaki Moses Hess ve İdealist Diyalektiğin Sorunları başlıklı çalışmasında onda artık her şeyden evvel “gerçekçiliği”, “gerçeklikle uzlaşmayı” görür.

Ian Birchall’n belirttiği gibi, “Lukács’ın Stalinizme teslimiyeti korkaklık ya da kariyerizm gibi terimlerle açıklanamaz. Bu, uluslararası devrimci harekette gerileyişe verilen bir yanıtı temsil etmektedir. Sol Muhalefetin gözükara kumarına dahil olmak istemeyen ve faşizmin Alman kültürüne etkisinden dehşete kapılan Lukács, Stalinizme bir alternatif göremez.” Gerçekten de Ekim sonrasında işçi sınıfı hareketinin “gökyüzünü fethetmeye giriştiği” yıllarda Lukács, Tarih ve Sınıf Bilinci’nde (1923) sınıfın failliğini vurgularken yenilgi döneminde “tarihin bizim safımızda” olduğuna dair uzun vadeli tesellinin mekanik determinizmine sığınır. Balzac ve Fransız Gerçekçiliği adlı kitabının hemen başında, “tarih, bir bütün olarak yükselen insanlık hareketinin bilimidir” diye yazan Lukács, Michel Lequenne’nin deyimiyle, “otomatik bir gerekircilik lehine ‘ya barbarlık ya sosyalizm’ seçeneğini ortadan kaldırmaktadır.”

Blum Tezleri

Yukarıda da söylendi; Lukács’ın estetik kuram ve felsefi görüşlerindeki değişimin detaylı bir değerlendirilmesi, bu yazının ne konusu ne de açıkçası haddi. Burada bizler için mesele, genç Lukács’tan daha ılımlı “olgun” Lukács’a bu dönüşün siyasal mana ve ehemmiyetidir. Bu konuda bize yardımcı olacak bir metin, 1928 tarihli olup Lukács’ın bu yeni dönemdeki siyasal anlayışını yansıtan “Blum Tezleri”dir. Lukács’ın “Blum” mahlasını kullanarak Macaristan Komünist Partisi’nin ikinci kongresine sunduğu tezler, aslında 1924-1927 yıllarında Komintern’de hâkim olmuş (ve bazen Buharin’in adıyla da anılan) sağ çizginin bir devamı olarak yorumlanmaktadır. Blum Tezleri’nin merkezi argümanı, Macaristan Komünist Partisi’nin 1919’da kısa bir süre yaşayan sovyet cumhuriyetinin yeniden kurulması hedefini terk etmesi gereğidir. Bunun yerine hedef, kapsam ve içeriğinin burjuva çerçeveyi aşmayacağı bir işçi-köylü demokratik diktatörlüğü olmalıdır. Mesele, Macaristan’daki “yarı faşist” Horthy rejiminin yıkılarak, “burjuva sınıfının iktisadi konumunu korurken hiç değilse gücünün bir bölümünü emekçi kitlelere devrettiği” bir burjuva demokrasisini kurmaktı.

Eugene Lunn’a göre, “sonraki eserlerinin siyasal temelini oluşturan” Blum Tezleri’nde Lukács, Macaristan’da “emekçi sınıfların toplumsal olarak tarım yoksullarına, siyasi olarak da burjuvazi ve sosyal demokratlara bağımlı olduğunu öne sürdü. Bu nedenle Horthy rejimini devirmek ve burjuva reformlarını tam olarak gerçekleştirmek için geniş bir demokratik cephe gerekiyordu.” Dolayısıyla Macar KP’sinin görevi, işçi sınıfına “demokratik reformlar için gerçek mücadelede” öncülük etmek ve işçiler arasında burjuva demokrasisine karşı varolan “nihilizmin” etkilerine karşı savaşmaktı.

Ancak Blum Tezleri, artık Moskova’nın çıkarlarına bütünüyle tabi hale gelmiş Komintern’in o dönemde egemen olan sol sekter çizgisine aykırıydı. Bilindiği gibi tezlerin kaleme alındığı 1928 yılında Moskova sola doğru keskin bir dönüş gerçekleştirir ve sosyal demokrasinin dahi bir tür faşizm sayıldığı sekter “üçüncü dönem” politikaları gündeme gelir. İşte bu bağlamda tezlerin “sağ sapma” sayılması üzerine Lukács, siyasal eylem alanından uzaklaşarak estetik kuramının görece daha “rahat” dünyasına çekilir. Ancak daha sonra bizzat kendinin de itiraf ettiği gibi Blum Tezleri, teorik ve pratik etkinliğini belirleyen bir kılavuz olarak kalır. Blum Tezleri’nin “halk cephesi stratejisini önceden tahmin” ettiğini yazan István Mészáros da aynı kanaattedir. Lunn’un deyimiyle, “1928 yılından sonra bütün Stalin dönemini kapsayan yirmi sekiz yıl boyunca Lukács, Blum Tezleri’nde üstü kapalı biçimde yer alan genel siyasal tutumu içeren edebi ve felsefi araştırmalar üzerinde yoğunlaşacaktı.”

Ancak Paul Le Blanc bu yorumu kabul etmez. Ona göre Blum Tezleri, Macaristan KP’si içinde Bela Kun grubunun sol sekterizmine karşı işçi sınıfı içerisinde çok daha kökleşmiş Landler hizbinin görüşlerini yansıtmaktaydı. Le Blanc için Blum Tezleri’nde öngörülen işçi sınıfının demokratik diktatörlüğü formülasyonu, “sınıf işbirliğini” esas alan Dimitrovcu halk cephesinden bütünüyle farklıdır. Stalinci “demokratik güçlerin birliğine” değil de işçi sınıfının birleşik cephesi anlayışına yaslanan Blum Tezleri’ndeki demokratik diktatörlük, proleterya devriminin yolunu açan bir geçiş formülasyonudur. Yani Paul Le Blanc, (örneğin Löwy ve Lunn’dan farklı olarak) Lukács’ın Stalinist itikada teslim oluşu ve halk cephesi politikalarını benimseyişini 1930’lu yılların ortalarına tarihler.

Margit Köves ise Lukács’ın faşizme karşı tutumunu üç alt evre dahilinde değerlendirir. 1922’de İtalya’da faşistlerin iktidara gelişinin ardına tekabül eden ilk devrenin en önemli belgesi, Blum Tezleri’dir. İkinci evre, 1930’lu yılların “halk cephesi” politikalarının resmen benimsenmesinden önceki ilk yarısına denk düşer. Üçüncü evreyse “halk cephesi” politikasının Komintern’in resmi çizgisi haline geldiği 1935 sonrasıdır. Doğrudan siyasal içeriğiyle Lukács ‘ın sonraki çalışmalarından farklı olan Blum Tezleri, Köves’e göre Dimitrovcu tezlerle bağlantılı bir metin olarak düşünülebilir. Ancak kesin olan, 1930’lu yılların ortasından itibaren Lukács’ın faşizm anlayışının artık bütünüyle dönemin Kominternci çizgisiyle uyumlu hale geldiğidir.

“Halk cephesi” çizgisini bir bütün olarak benimseyiş tarihi ne olursa Isaac Deutscher’in belirttiği gibi Lukács, “halk cephesini taktikler düzeyinden ideoloji düzeyine yükseltti; onun prensiplerini felsefe, edebiyat tarihi ve estetik eleştiriye yansıttı.” Gerçekten de Lukács’ın edebiyatta gerçekçilik vurgusu ya da hemen bütün modernist sanat akımlarını dekadans olarak yaftalayışının ardında halk cephesi politikasına bu “özel” bağlılığının izleri vardır. Löwy daha da ileri gider ve Lukács’ın bu dönemde Stalinci liderliğe (sürgün ve ihraç gibi sonuçları da olan) eleştirilerinin esas itibariyle Moskova’nın “sol” dönemlerine dair olduğunu iddia eder. Yani Lukács Stalinizmi, faşizmi değil de burjuva ya da sosyal demokrasiyi ana hedef haline getirdiği zaman eleştirir. Buna göre, Lukács’ın Stalincilik eleştirisi, ikincisinin Batı tipi (burjuva) demokrasi ve kültürüyle açık ve keskin çatışma içinde olduğu dönemlere dairdir.

Mann ve Brecht

Bu açıdan bakıldığında, Ateş Uslu’nun “Lukács burada burjuvazi ile işçi sınıfını içeren bir geniş cephe savunusu da yapmamaktadır, 1930’lar ve 1940’lar boyunca ‘faşizme karşı cephe’ üzerine yazdığı yazılarda Benlisoy’un ima ettiği gibi burjuva sınıfı ile değil, antifaşist yazarlar ile birlikte bir faşizm karşıtı cephe oluşturma perspektifi gündemdedir” sözleri, pek “gerçekçi” bir değerlendirme değildir. Yukarıda da değinildiği üzere, Ateş’in bahsettiği yıllarda Lukács, “halk cephesi” politikasının taraftarıydı ve bu politika tam da burjuvazinin “en gerici” kesimlerinin temsilcisi sayılan faşizme karşı “ilerici” ve demokrat, hatta giderek muhafazakâr burjuvazi ve orta sınıflarla ittifakı öngörüyordu. SSCB dış politikası icaplarının dayattığı ve işçi sınıfının bu yeni müttefiklerini “aşırı” talepleriyle ürkütmemesi gereken bir ittifak.

Bilindiği gibi “halk cephesi” politikası önce 1934 yılı sonlarında Fransa’da gündeme gelir. Nazizmin Almanya’da iktidara gelişinin ve faşizan güçlerin kıta ölçeğinde yükselişinin gölgesinde Fransız Komünist Partisi, sadece işçi sınıfının siyasal temsilciliğine soyunan komünist ve sosyal demokrat partileri değil, Fransız burjuvazisinin önemli bir siyasal partisi olan Radikalleri de içerecek bir seçim cephesi, “geniş bir halk cephesi” önerir. 1935 yılındaysa Komintern’in 7. Kongresi’nde, yükselen faşizme karşı sınıf temelli mücadeleyi “geçici olarak” erteleyip “ilerici burjuvazinin” de içinde yer aldığı geniş tabanlı bir antifaşist cephe kurulması yönündeki “halk cephesi” çizgisi resmiyet kazanır.

Kısacası, Lukács’ın “rasyonalizm” ve “gerçekçilik” vurgusu, avangard sanat eleştirisi, belli bir antifaşist siyasal projeyle iç içeydi. Löwy o projeyi şöyle tanımlar: “Yeni bir sosyalist dünyaya, burjuva hümanizminin diyalektik aşılmasına dair büyük umutlarının akamete uğramasıyla karşılaşan Lukács, daha az iddialı ve daha ‘realist’ projeye geriler: burjuva-demokratik kültürle komünist hareketin uzlaştırılması.” Onun faşizme karşı mücadelede burjuva hümanizmi ve klasik gerçekçilik mirasına dönük vurgusu, ancak bu siyasal çerçeve dahilinde anlaşılabilir.

Bu siyasal çerçeveyi, Lukács’ın Thomas Mann ve Bertholt Brecht’e karşı tutumu çok iyi ortaya koyar. Ona göre Mann, faşizme karşı rasyonalizmi ve burjuva geleneğinin saygınlığını temsil eder. Mann, politik olmayan bir duruştan Hitler’e karşı cesur muhalefete evrimiyle Halk Cephesi paradigmasına tam olarak uyuyordu. Lukács’ın Mann ile kurmak istediği “ideolojik birleşik cephe”, Komintern’in faşist olmayan burjuva kesimlerle kurmaya soyunduğu halk cephelerinin kültürel alandaki eşdeğeriydi. Brecht ise, Deutscher’in belirttiği gibi,  “burjuva insanı için sergilediği hürmetsizlik, onun provokatif plebyen sempatileri, onun aşırı sanatsal teklifsizliği (…) Halk Cephesi’nin havasıyla örtülü olarak çatışma halindeydi ve Lukács’a yabancıydı”. Dahası (yine Isaac Deutscher’in belirttiği gibi) Lukács, Mann’ı nazizme muhalefete itenin sadece “ilerici antifaşizm” olmadığını, daha çok “eğitim görmüş patrisyen burjuvazinin vahşi plebyenlerle, yani gamalı haçın gölgesinde çılgınca koşmakta olan küçük burjuvazi ve lümpen proletarya ile olan antagonizmi”, yani bir tür kitle korkusu olduğunu görememişti.

Burjuvazi ve işçi sınıfının, “demokratik güçlerin” ittifakı olarak “halk cephesi” Lukács’ın Mann yorumunda nadir bir açıklık kazanır. Lukács’ın 1945’te Thomas Mann’ın yetmişinci doğun günü için kaleme aldığı In Search of Bourgeois Man adlı denemede Alman burjuvazisini bu büyük yazarın izinde Alman kültürünün büyük geleneğine değer yeni Almanya’yı kurmaya davet eder. Mann’ın eserlerinden örneklerle “Alman burjuvazisinin faşizmin hipnotik gücü karşısındaki çaresizliğini” aktardıktan sonra Alman burjuvazisinin gelecekte Schopenhauer’den ziyade Mann’ı izlemesi gerektiğini belirtir: “Gelişme, gelecek, Almanya’nın yeniden doğuşu, büyük oranda Alman işçileriyle burjuvazisinin tarihlerindeki özgürlük ve ilerleme rezervlerini gelecekteki ulusal yaşam için ne ölçüde başarıyla seferber edeceklerine bağlıdır.”

Plebyen istibdat karşıtlığı

1920’lerin başında “genç” Lukács şöyle yazıyordu: “Kaba bir Marksistin gözünde burjuva toplumunun temelleri o kadar sarsılmaz bir sağlamlıktadır ki, bu temellerin son derece göze çarpan biçimde sarsıldığı anlarda bile yalnızca ‘normal’ duruma dönülmesini diler, burjuva toplumunun bunalımlarını geçici olaylar olarak görür ve böyle zamanlarda bile mücadeleye kesinlikle yenilmez olan bir kapitalizm karşısında akıl dışı ve sorumsuz bir isyan olarak bakar.” 1930’lu ve 1940’lı yılların “olgun” Lukács’ıysa faşizm karşısında gençken yerden yere vurduğu “normale dönüşü” savunur.

Lukács’ın düşüncesindeki bu evrimi Macar felsefeci Tamás şöyle özetler: “En büyük eserlerinden birinde, (ilk defa 1948’de yayımlanan) Genç Hegel’de Lukács, gerçekliğe –yani kilise hâkimiyetinde olup dini sadece gelenek ve değerli bir kurumlar ağından ibaret sayan, katedralleri İsa’nın öğretilerine tercih eden bir Hıristiyanlığa- karşı isyana çağıran abidevi bir düşünürün hikâyesini anlatır. Daha sonra ironik bir biçimde, Fransız devriminin kimi kazanımlarını reaksiyoner romantizm ve fanatizme karşı kurtarmak adına geleneksel düzenin, gerçekliğin önde gelen savunucusuna dönüşen bir düşünürün. Bu hikâye, sanırım, Lukács’ın entelektüel otobiyografisinin kılık değiştirmiş halidir.”

Ateş Uslu, “bütüncül toplum ve politika çözümlemeleri ve bunlardan hareketle oluşturulan orta ya da uzun vadeli stratejiler yerini anlık tepkilerle geliştirilen bir günlük politikaya bırakmıştır” derken yerden göğe haklı. İçerisinde bulunduğumuz “stratejik tutulma” halini “muhalif politika, tepkisel eylemlerin ve açıklamaların toplamından ibaret olarak görülmeye başlamıştır” diye özetler ve hayıflanırken de doğru bir istikamete işaret ediyor. Ancak açıkçası “olgun” Lukács’ın yukarıda kabaca özetlenen antifaşist stratejik hipotezleri, derdimize deva olacak cinsten değil. Tamás’ın Lukács üzerine sözlerini bugüne çevirirsek meramımız tam da geçmişin kimi “liberal-demokratik” kazanımlarını Erdoğan’ın, Trump’ın, Le Pen’in, Monti’nin “reaksiyoner romantizm ve fanatizmine” karşı savunmak adına “geleneksel düzenin, gerçekliğin önde gelen savunucusuna” dönüşmemek meselesidir.

“Olgun” Lukacs’ın antifaşist duyarlılığını bugünün tartışmalarına dair bir olumsuz referans olarak anmam, günümüzde (proto-faşistinden post-faşistine) radikalleşen sağa karşı sınıf içeriği en iyi tabirle muğlak muhalefet biçimlerini eleştirmek maksadıyladır. Referansta anlaşmazsak da “esasta”, yani bugüne dair vurguda, “istibdat” karşıtı mücadelenin belirgin bir sınıfsal muhtevayla yürütülmesi gereğinde Ateş Uslu ile (kendisinin de yazdığı gibi) anlaşıyoruz.

Ancak belki bazı hususları bir kez daha vurgulamakta yarar var: Türkiye’de mevcut siyasal kutuplaşmanın açık bir sınıf içeriği yok. “Erdoğanizm” nasıl birlik olması gerekenleri (emekçileri) bölüyor, ayrı olması gerekenleri (emekçileri ve sermaye) birleştiriyorsa “patrisyen Erdoğan karşıtlığı” da ister istemez aynısını yapıyor. Böylece Gezi gibi muazzam bir toplumsal kabarışı dahi tecrit eden, onu belli bir “mahalleye” ister istemez sıkıştıran saflaşma kalıcılaşıyor. Oysa mevcut otoriter yuvarlanışı mümkün hale getiren, ezilenleri bir sınıf olarak davranamaz, eyleyemez kılan hâlihazırda toplumsal-sınıfsal güç dengeleridir. O dengeler alttakiler lehine değişmedikçe aynı yerde debelenmeye devam edeceğiz. Bunun için de, liberal-parlamenter sistem savunusuyla yetinmemek, dayatılmış kültürel bariyerleri, “mahalle” sınırlarını aşmaya dönük her fırsattan istifade etmek, sınıfsal içeriği muğlak kültürel blokları değil, sınıf tarafgirliğini esas almak gerek.

Ateş’in tepkisel ve güncele sıkışmış muhalefet biçimleri karşısında “strateji” ve “program” vurgusunda da elbet anlaşıyoruz. Ancak muhtemelen anlaşamadığımız bir husus, onun yazısının sonlarındaki “rasyonalizm” vurgusu, “hakikati yaratmak değil bulmak ve keşfetmek” yorumudur. Oysa akıl kadar mit ve ritüelleri de ihtiva eden bir siyasete ihtiyacımız var. Zira romantik kapitalist modernlik eleştirisini topyekûn “gericilik” addeden, “dünyayı yeniden büyülemeye” soyunmayan, Walter Benjamin’in deyimiyle “mevcut olağanüstü halin karşısına bir başka olağanüstü hal” ile çıkmayan bir sosyalist girişimin sağ popülizm karşısında daima en az bir adım geriden gidecektir.

Neticede Erdoğan’ın “Büyük Türkiye” miti karşısına mesela uluslararası ilişkilerin ya da piyasa ekonomisinin “gerçeklerini” koyan bir muhalefetin “realizminin” şansı yok. “Reis AB’yi tokatladı” efelenmelerine karşı AB’yi savunmak bizim işimiz değil. Halkın gücünü çarpıtıp kendisine karşı çeviren bu mite karşı bizzat ezilenlerin maddi gerçekliğine dayanan daha büyük, daha kahramanca, aşağıdakilerin özgücünü açığa çıkartan bir “mite” ihtiyacımız var. Eski statükonun, “normalin” savunusuna değil… Tam da bunun için patrisyen değil, plebyen bir istibdat karşıtlığının yol ve yordamlarının peşine daha da gecikmeden düşmek gerek…

 

Kaynakça

Michael Löwy, “Lukács and Stalinism”, New Left Review I/91, Mayıs-Haziran 1975.

Alex Snowdon, “Lukacs after Leninism”, http://www.counterfire.org/theory/37-theory/5748-lukacs-after-leninism-

Ian Birchall, “Lukacs as Literary Critic”, International Socialism (1st series), No.36, April/May 1969

Paul Le Blanc, “Spider and Fly: The Leninist Philosophy of Georg Lukács”, Historical Materialism 21 (2):47-75 (2013)

Eugene Lunn, Marksizm ve Modernizm Lukacs, Brecht, Benjamin ve Adorno Üzerine Tarihsel Bir İnceleme, Dipnot Yayınları, 2011.

Isaac Deutscher, “György Lukács and ‘Critical Realism’”, https://www.marxists.org/archive/deutscher/1965/lukacs-critical.htm

Michel Lequenne, Marksizm ve Estetik, Yazın Yayıncılık, 2000.

  1. M. Tamás, “The Never-Ending Lukács Debate”, https://lareviewofbooks.org/article/the-never-ending-lukacs-debate/

Margit Köves, “Lukács and Fascism”, Social Scientist, Vol. 25, No. 7/8. (Jul. – Aug., 1997).

Robin Blick, “Georg Lukács: GPU Philosopher”, https://www.marxists.org/subject/fascism/blick/appendix03.htm#n53

Foti Benlisoy, “Kahrolsun istibdat ve patrisyen antifaşizm”, http://baslangicdergi.org/kahrolsun-istibdat-ve-patrisyen-antifasizm/

Ateş Uslu, “György Lukács, rasyonalist miras, irrasyonalizm eleştirileri ve sınıf politikası”, http://baslangicdergi.org/gyorgy-lukacs-rasyonalist-miras-irrasyonalizm-elestirileri-ve-sinif-politikasi/

Bulunduğu kategori : Aklın Belası

Yazar hakkında

İlgili Yazılar

Son Yazılar
Yayın Politikamız
“Öğrenci Dayanışması” 6. sayı çıktı: Organize oluyoruz! -

Devrimci hareketin fikri dağınıklığı haliyle gençlik hareketine de sirayet etmiş durumda. Üniversite mücadelesi cılız, dağınık ve motivasyonsuz bir dönemden geçiyor. Fikri dağınıklığı gidermeden mücadele alanlarında güçlenmek, pratik mücadele içerisinde yoğunlaşmadan fikri dağınıklığı aşacak bir ufuk geliştirmek söz konusu değil. Bu nedenle işimiz sanıldığından daha zor. Siyasi bir içeriği olmadan içi boş ‘’sokak ve direniş’’ çağrıları yapmak, gerçekliği görmezlikten gelip oyalanma ve bekleme stratejileri üretmek artık...

Devamı ...