Oyun bitti, ışıkları açın -

İki perdelik bir tiyatro oyunu, absürd gerçeklerin acı komikliği ve hiç komik olmayan acıların saçma gerçekliği. Dario Fo ve Franca Rame’nin yazdığı oyunu yöneten Füsun Demirel, söze bir ironiyle başladı: “Aslında biz kadınlar, erkeklerle bir çok yönden eşitiz. Mesela işsizlikte, mesela cezaevlerinde, işkencelerde.” Belki salonun çoğu bunun bir ironi olduğunu düşünmüyordu, ama bir kadın itiraz etti. Aslında, dedi, biz ne cezaevlerinde ne de işkencelerde eşitiz erkeklerle. Bu itiraz aslında oyunun son hikayesiyle haklılığını gösteriyordu. Çünkü biz bazen kafir diye yakılarak katledilen bir “cadı”, bazen sömürüye karşı isyan eden avam bir Caliban’dık.

Oyun, toplumun sıkı sıkıya sarıldığı hataları, kadın erkek ilişkilerindeki çarpıklıkları, kız ve erkek çocuklarının yetiştirilmesindeki farklılıkları, toplumun kadına bakış açısındaki açısızlıkları anlatma çabasındaydı. “Aşk Dersleri” biraz eleştirel bir güldürü şeklinde başlıyordu, fakat acımasız bir gerçekle sonlanıyor ve aslında bütün oyun boyunca eğlenerek izlediğimiz o “erkekliği” yüzümüze çarpıyordu.

Oyunun son anlatısı Franca Rame’nin birebir başından geçen bir olayı, bir tecavüzü, kendi kaleminden bize anlatıyordu. Bu hikaye, 22 yıl boyunca suçluları araştırılan bir tecavüzün, aslında dönemin İtalyan derin (!) devletinin, muhalif kimlikleri ile tanınan Dario Fo ve Franca Rame’ye kestiği ceza olmasının hikayesiydi. Bir devletin, toplumun belleği olmuş bir kadın ve bir erkek muhalife kestiği cezanın, kadına yönelik cinsel şiddet olmasının hikayesi. Yani aslında en gerçek haliyle bütün acizliği ve alçaklığına rağmen bir devletin bir kadını yenemeyişinin hikayesi.

Oyunun her saniyesinde, nefesimi tutup daha fazla öfkelendim. Sahnedeki oyunu durdursak canımız daha mı az yanardı? Aklıma oyunun ilk başındaki itiraz geldi: “Hayır, biz cezaevlerinde bile eşit değiliz.” Değiliz gerçekten; savaşta, fabrikada, kapitalizmde, faşizmde ve hatta en çok olmamız gereken yerde, başka bir dünya kurmanın mücadelesinde bile; biz asla eşit değiliz. Bu yüzden işe en çok buradan başlamamız gerekiyor, “bizim” erkeklerden, kitapta eleştirilmemiş teori bırakmayan, siyasetin dilini bile cinsiyetçilik üzerinden belirleyebilen, devrimin yılmaz bekçisi erkeklerden.

Artık bırakalım komşuda pişen aşı da, yaşatılan sistematik şiddete rağmen mücadeleyi bırakmayan kadınları, ve onların kendi “karma” örgütlerinde yaşadıkları sorunları konuşalım, hatta en çok bunları anlayalım. Çünkü siyaset yapılan alanlar vitrinleşmeye başladı ve biz şeffaflıktan ve özeleştiri mekanizmasından uzaklaştık. Sylvia Walby “Patriyarka Kuramı” kitabında der ki: “Erkek egemenliği, bir zamanlar kadınların hayatın belli alanlarında var olmasından memnun olmadığını ilan ederdi, şimdi ise kadınların önündeki engellerin varlığını inkar ediyor.” Bu sebepten, toplumda yaşanılan ayrışmaların, siyasi kırımların veya güncel siyasete yön veren herhangi bir olayın, kendi içimizde bize yaşatılan şiddetten ya da tacizden daha önemli olduğu fikrini artık kırmak zorundayız. Çünkü bu algı kırılmadığı sürece ne eşitlikçi olduğunu idda eden yapılar erilliklerinden kurtulabilir, ne de erkeklerle kadınlar aynı çatı altında mücadeleye devam edebilir. Hayatın her alanında yaşadığımız şiddet gün geçtikçe artıyor ve kabul edilmeyen, yüzleşilmeyen, üstü kapatılan her taciz olayı, her gün bir kadının daha hayatını tehlikeye atıyor.

Elbette kadınların kendi sosyal çevrelerinde bile yaşadığı tek şiddet türü cinsel taciz değil. Etrafındaki insanları tahakküm altına alma çabası, bir tartışma sırasında mümkün olan en üstten dille konuşulması, inandığı bütün “haklılığıyla” istediği her an öfkesini kontrol edememe “özgürlüğü”, sesinin bir türlü ayarlayamadığı şiddetiyle sakinleştirilme beklentisi gibi, kulağa uzaktan çok saçma gelmesine rağmen sürekli yaşanan refleksler adı konmamış erilliğin belirtileri aslında. Mesela, Franca Rame’nin kendi hikayesini dinlerken kaç erkek neden politik bir kavganın hesabının kadın bedeni üzerinden kesildiğini düşündü, ya da yaşadığı cinsel istismardan sonra Franca’nın kaç yoldaşı bu olayı o dönem yaşanan diğer siyasi baskılar kadar önemli buldu? Ve neden dünyanın her yerinde bütün devletler nefretlerini en çok devrimci, mücadeleci kadınların üstüne kusuyorken, biz hala kendi arkadaşlarımıza neyin şiddet neyin taciz olduğunu anlatmaya çalışıyoruz?

Sokaklarda söz söylemenin en zor olduğu dönemlerde kadınların çıkardığı sesi uzaktan gururla izleyip, kadınsız devrim olmaz, naraları atan erkekler; bedavadan bu kadar keyif yeter. Ortadoğu’daki savaşın en çetrefilli dönemlerinde, barbar bir erkek çetesiyle korkusuzca mücadele eden kadınların ne kadar da umut verici olduğunu söyledikten hemen sonra, o kadınları senden daha iyi bilen bir kadına mücadeledeki öncelikleri anlatmaya çalışamazsın. Kadının beyanı esastır, demesini bilip, şimdi bu konuyu dillendirmeyelim zarar görürüz diyerek hiçbir taciz ya da şiddet olayının üstünü kapatamazsın. Madam gibi ölmekten korkanlara kızıp, en cinsiyetçi eril kelimeleri kullanmaya devam edemezsin. Yani kısacası kendi devrimini yapamazsan, benim devrimime de ortak olamazsın. Oyun bitti, artık ışıkları açın.

Franca Rame’nin anısına saygıyla…

Bulunduğu kategori : Örgütsel Deneyimler

Yazar hakkında

Son Yazılar
Yayın Politikamız
“Öğrenci Dayanışması” 6. sayı çıktı: Organize oluyoruz! -

Devrimci hareketin fikri dağınıklığı haliyle gençlik hareketine de sirayet etmiş durumda. Üniversite mücadelesi cılız, dağınık ve motivasyonsuz bir dönemden geçiyor. Fikri dağınıklığı gidermeden mücadele alanlarında güçlenmek, pratik mücadele içerisinde yoğunlaşmadan fikri dağınıklığı aşacak bir ufuk geliştirmek söz konusu değil. Bu nedenle işimiz sanıldığından daha zor. Siyasi bir içeriği olmadan içi boş ‘’sokak ve direniş’’ çağrıları yapmak, gerçekliği görmezlikten gelip oyalanma ve bekleme stratejileri üretmek artık...

Devamı ...