Örgütlenmenin mimetiği -

Mimesis ve katharsis, Aristo’nun M.Ö 4. yüzyılda sanat kavramını değerlendirirken kullandığı, basit anlamıyla taklit ve arınma olarak çevrilebilecek kavramlar. Mimesis, doğa ve insan davranışının sanatta ve edebiyatta taklide dayanan temsilidir. Bu temsili sadece sanat ve edebiyat ile sınırlandırmadan sol sosyalist örgütlenmeler için açmak mümkün gözüküyor.

Materyalistler açısından, kavramlarını idea ile, yani ruhsal olan şeylerle açıklayan Aristo’ya temelden bir karşı duruş söz konusu olabilir, ancak Aristo kavramlarını açıklarken sadece tinsel olana başvurmuyor, ki öyle olsa dahi Tanrı-doğa örneğinde olduğu gibi, idea ile madde birbirinin yerine koyulduğunda ortaya mantıklı bir yaklaşım çıkabiliyor. Dolayısıyla burada Aristo’nun mimetiklerine ve akabinde sosyalist sol olarak kendi mimetiklerimize bakalım.

Aristo mimesis kavramını idealar dünyasının bir taklidi olarak, sanatı açıklarken kullanır, ancak bunun taklidi değersizleştirmek yerine bu ideayı görünür kılmasının değerinden bahseder. Sanatçının kurduğu mimetiğe giden yolda Aristo şöyle der: “İnsan, taklit etmeye en yakın canlıdır, öteki canlılardan bu bakımdan ayrılır ve ilk bilgilerini taklit yoluyla elde eder.“ Aristo bunu, mimesisi ortaya çıkaran kuvvet olarak açıklar.

Burada Ahmet Usta’nın Aristo’nun mimesisini anlattığı makaleden bir alıntı konuyu açmak adına kolaylaştırıcı olacak.”Mimesis, öykünen özne ve nesnesi arasında vuku bulur. Peki mimetik şey nedir? Nesneye yönelen özne, onu üç durumda taklit edebilir. 1- Nesne ne ise, o olarak 2- İnsanların nesneye dair inanç ve duyguları ne ise, o olarak 3- Nesne nasıl olması amaçlanıyorsa, o olarak.”

İnsan, doğduğu andan itibaren temel pratiklerinin çoğunu taklit yolu ile öğrenir ve Aristo’nun da altını çizdiği üzere bu öğrenme eylemi en büyük hazlardan biridir. Konuşmadan yemeye ve yürümeye kadar aile ve sosyal çevre örgütlenmelerinden gördükleri, kişinin temel pratiklerine yansır. Bu taklitler temel ihtiyaçları sağlamak için bir fayda sağladığı gibi birçok hastalıklı durumu da ortaya çıkarabilir.

Doğumundan, hatta daha da öncesinden itibaren taklit yoluyla birçok şeyi öğrenen birey, yeni katıldığı bir çevrede de yeni mimetikler kurar ve adaptasyon sürecini tamamlar. Yani bireyin her örgütlenmesi de yeniden doğuş anlamını taşır. Yeni bir çevreye giren her birey, birliktelik kurduğu örgütlenmeye göre değişen şekilde yeniden öğrenecektir. Burada ise sosyalist örgütlenmeler içerisinde nasıl mimetikler kurulduğunu iki ana başlık altında incelemeye çalışacağım.

Birey – örgüt mimetiği

Yukarıda bahsettiğim şekilde örgütlenerek yeni bir öğrenme sürecine giren kişi, özellikle de “yeni dünya“ hızı içerisinde çeşitli, hızlı mimetikler kurarak ilişkilendiği topluluk içerisinde var olma sürecine girer. İnsanın doğuşundan itibaren temel ihtiyaçlarını gidermeyi taklit yoluyla öğrenmesi, olup biten bir süreç olmadığı gibi, insan yeni habitatlar ile birlikte doğan ihtiyaçlarını da çeşitli mimetikler ile giderir. Her yaşam alanının ihtiyaçları ve gereklilikleri değişkendir. Kişi devrimci bir yaşam alanına örgütlenme sürecine girdiğinde ise “eski hayatından“ farklı olarak bu alanda varolabilmesini sağlayacak, hepimizin de az çok bildiği yeni ihtiyaçları olacaktır. Yeni etik değerler, kişiyi de özgürleştirecek yeni perspektifler, sorumluluklar, bazen üslup vs gibi yeni deneyimler kişinin topluluk içerisindeki varoluşunu derinleştirecektir.

Birey, geri çekilme dönemlerinde, hem bildiğimiz politik örgütler anlamında, hem de ortak perspektife sahip küçük gruplar anlamında, grupta olan bir diğer bireyin hayatına örgütlenerek bu ortaklığa katılır, fikirlere ise sonrasında aidiyet hisseder. Bir veya birden fazla insanın hayat pratiğine örgütlenen kişi, “törpülenerek” zamanla topluluğun bir parçası haline gelir. Topluluk içerisindeki kişilerle mimetikler kuran kişi aidiyet sürecinde ise devrimci alanlarda varolmayı sağlayan yaşamsal ihtiyaçlarını öğrenmesi dışında, kişilerin alışkanlıkları, eskimişlikleri, monotonluğu, bazen yaşam tarzları ile mimetikler kuracaktır. Çok tarihsel bir refleks olarak insan bulunduğu örgütlemenin kendisi ile kuvvetli bir mimetik kuracaktır. Elbette bir askeri disiplin temelinde kurulan bir birliktelikten bahsetmiyorum ancak kişi, topluluğa örgütlenirken, topluluğun ortak motivasyonuna da örgütlenir.

block3

Devrimci kalkışma dönemlerinde bu motivasyon çok daha farklı olur ancak geri çekilme dönemlerinde, topluluk, kendini ve kadrolarını karşıtlık motivasyonu üzerinden var eder. Gerçek taleplere ulaşılması güçleştikçe ve çeşitli mevzilerde kazanılan zaferler azaldıkça, ancak motivasyonları ile birarada kalabilecek örgütlenmeler yeni, suni motivasyonlar yaratır.

Kişi ise örgütlendiği topluluğun bu motivasyonu ile bir mimetik kurar. Bu bir refleks mimetiği olabileceği gibi, kişinin topluluk içerisinde daha da kök salmasını sağlayacak bir adım da olabilir.

 

Başka bireylerin, örgütlenmelerin, eğilimlerin karşıtlığı üzerinden kurulan bu motivasyonun taklidi ise çoğu kişinin hayatında gerçek bir katharsis sağlamayacaktır. Zamanla kişi ne kadar adapte olduğuna göre değişecek şekilde ya bu motivasyonu diğerlerine miras bırakacak ya da süreçten düşecektir.

Sosyalist solun öğüttüğü bir çok “eski“ olmasının sebeplerinden biri de kişilerin bu suni motivasyonları içselleştirememe durumu. “Eskilerden” sıklıkla duyduğumuz şikayetlerin büyük bir bölümünü, topluluğun dayattığı “karşıtlık motivasyonlarına mimetik kurma zorunluluğu” oluşturuyor. Bu mimetiği kuran kişi ise, hem potansiyelini gösteremiyor, hem de alacağı tüm kararlarında bu mimetiğe göre hareket ediyor. Bunun sonu ise bir çeşit körleşmeye kadar gidebiliyor. Eğer topluluk motivasyonlarını gerçek durumlar ile sınırlandırır ve kişileri gerçek birer özne kılma perspektifine sahip olursa, topluluk içerisinde bulunan kişilerin “eski”leşmesini engelleyebilir.

Birey açısından, topluluğun kurumsal dili ile kurulan mimetik dahi kişinin hayata yabancılaşmasına neden olabilir. Siyasetler toplantılarına bir defa bile girmiş olanlar, buradaki suni durumu fark edecektir: İki insanın normal şartlar altında böylesine kurumsal konuşması imkansızken, burada bir zorunluluk halini alır. Tüm hayatı mimetikler ve monotonluklar silsilesi olan kişi ise zamanla ya bürokratikleşip coşkusunu kaybeder ya da süreçten düşer.

Örgüt – örgüt mimetiği

Örgütler bireylerden bağımsız birer makine olmadıkları için, birey-örgüt ilişkisinde olan mimetikler örgüt-örgüt ilişkisinde de kuruluyor. Kişinin örgüt içerisinde var olma savaşı gibi, yeni kurulan örgüt de, diğer örgütler içerisinde bir var olma savaşı veriyor ve ilk kuruluşundan itibaren mimetikler kurmaya başlıyor. Bir örgütlenme kurulduğu zaman, ilk olarak hala “yaşayabilen” örgütlenmeler ile mimetik kuracak ve hayatta kalmaya çalışacaktır. Sürekli dillendirilen “Sol çevrede çok fazla örgüt var“ söyleminin de bu mimetikten kaynaklandığını düşünüyorum. Farklı örgütlenmeler içerisinde, farklı pratikler gerçekleşseydi bu söylem zaten söz konusu olmazdı. Bu noktada başlık altında eğilmek istediğim asıl konu olan devlet örgütlenmesi ile kurulan mimetiklere bakmak, örgüt mimetiğini kavramak açısından daha iyi olacaktır.

Hem burjuva devletinin, en büyük düşmanını, yani sosyalist iktidar perspektifine sahip örgütleri kendisi gibi yapma çabası, hem de az önce bahsettiğim kurulan örgütün, hala yaşayabilen burjuva devlet örgütlenmesi ile mimetik kurması ortaya bazı sorunlar çıkarıyor. Burjuva devlet aygıtı tüm defolarına rağmen halkın çoğunluğunun rızasını kazanmış bir yapı ve bu yapının kurduğu rıza üretme biçimi ile niyetten bağımsız bir şekilde mimetik kurulabiliyor.

18322222_303

Burjuva devletin milliyetçiliği, çubuğu ulusalcılığa bükmeye, örgütlülüğü, kendini aynı kuvvette göstermeye / üstenciliğe ve kuvveti de sadece kendinde bulmaya, homofobisi homofobiye, erkekliği erkekliğe sebep olacak şekilde mimetikler kurulabiliyor.

Tüm bunlar tekrar ediyorum niyetten bağımsız bir şekilde, toplumla ilişkide kalmak amacıyla kurulan mimetiklerdir.

Yine tarihsel olan varolma refleksi ile temellendirilebilecek şekilde, sosyalistlerin bulunduğu alanlarda biraz da üsttenciliğin bir sonucu olarak çeşitli tahakküm benzerlikleri görebiliriz. Bir çatışma alanında devrimcilerin kolluk kuvvetleri kitle nabzından bağımsız olarak hareket edebilir. Ya da bir toplanma anında kurumsal siyasetler toplantılarında önceden alınan kararlar ile eyleme dair tüm yönlendirmeler planlanır. Devrimcilerin kendilerini kitleden bağımsız bir öncülük rolü ile, tahakküm kurarak var etmesi kötü bir mimetik olarak önümüzde duruyor.

Buradaki asli mimetiğin ise -ecek, -acak mimetiği olduğunu düşünüyorum. Ortada çok komik bir durum vardır. Devlet başka devletlerle alakalı bir sorunda “yaptırtmayacağız“ der. Herkes bu yapılacak olanın gerekli şartlar oluştuğunda yapılacağını bilir. Bizler her gün, ayrı bir konuda “yaptırtmayacağız“ deriz. Afişi hazırlayan dahil herkes bilir ki, bu büyük ihtimalle yapılacak. Bu durumun tersi, hiçbir şey yapılmayacak demek değil. Sadece bu her gün ürettiğimiz, “izin vermeyeceğiz“, “yaptırtmayacağız“ söylemlerini, solcu olmanın getirdiği bir alışkanlıktan öte bir şey olarak ele almak gerekiyor.

Hem yukarıda bahsettiğim kuvvetli gözükme ihtiyacı, hem de bu alışkanlık solun zaten sınırlı olan itibarını da zedeliyor. Sürekli kaybeden bir hareket ile yan yana duracak insan sayısı da gün geçtikçe azalıyor. Burjuva devletinin aslında insanlara olumlu bir şey katmadığı, hayatını kolaylaştırmadığı, devrimciler açısından apaçık ortadadır. Burjuva devleti ise ideolojik aygıtlarını karşıtlık motivasyonları ile süsler. Hem diğer burjuva devletlerinin, hem de çeşitli görünmez şer odaklarının kendilerine saldırmalarını ajitatif bir şekilde önümüze sunarlar.

Bu konuda ellerinde rıza üretecek araçları olmayanların kurucakları mimetik ise kitlenin sol ile ilişkisini iyice soğuracaktır. Ajitasyon siyaseti yapan, sürekli kaybeden, sopalanan lanetlilere örgütlenmek ise gerçekten de delilerin yapacağı bir iştir. Romantiktir, ancak sınırlıdır.

Platon, sanatı idealar dünyasının bir taklidi olduğu için gereksiz bir şey olarak görür. Çünkü orijinal varken, taklidini yapmak gereksizdir. Platon’un bu fikrini paylaşmamakla birlikte, Platon’un sanata bakışında olduğu gibi, tüm etiği bir kenara bıraksak bile, yukarıda bahsettiğim örneklerin orijinali varken taklidini üretmenin alıcısı olmayacaktır. Devrimler tarihine baktığımız zaman, Birinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’daki neredeyse tüm sosyal demokrat-sosyalist kitle örgütlerinin savaşa taraf olması ve Bolşevik partisinin savaşa kesinlikle karşı durmasının iki ayrı sonucu hepimizin malumu.

Aynı şekilde Lenin sonrasında, kapitalizm ile Rusya’daki bürokratik, baskıcı, aslında onun mimetiği olan rejimin girdiği savaşın sonucu ve bunun sosyalizmin itibarını getirdiği nokta da hepimizin malumu. Burjuva devlet aygıtlarının mimetiklerini taşıyan ve coşkusunu kaybetmiş her örgütlenme orijinali karşısında yenilgiye uğrayacaktır. Ayrıca, bu bir savaş mıdır, sorusu da burada epey önemli.

B_MNznPW0AAknNx

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sadece devlet örgütlenmesi ile değil kitle hareketlerinin kalıntıları üzerine kurduğumuz mimetikler için, bizim “başka bir dünya“ hayalimizi gerçekten pratiklediğimiz bir ana, Gezi’ye uzanalım. Gezi deneyiminde, insanlar ayaklanmanın getirdiği bir bilinçle, yapıcı, üretici işler yapmaya başladılar.

Gerçekten kendiliğinden denebilecek kadar hızlı bir şekilde, kendini özne hisseden her bir kişi toplama faydalı olacak işleri üretmenin peşindeydi. Gezide büyük kitlelerin hemen her köşede katıldığı, örgütlediği forumlar, daha sonraları, karar alma süreçlerinde örgütlü olmanın avantaj sağladığı, hatta foruma önceden alınmış kararlarla gidildiği, forumların kötü bir mimetiğinden başka hiçbir şeyin kalmadığı toplamlara dönüştü. Coşkunun sona ermesi kadar, en kapsayıcı ifadeyle kişilerin kendini var edememesi durumu da forumların sönümlenmesinin sebeplerinden biri.

Yine başka bir örnek olarak, Gezi’de üretilen yarı alaycı, yeni gençlik dili ile kurulan mimetik daha sonraları, kitle hareketi dağıldıktan sonra devrimciler tarafından şekil olarak sürdürülmeye çalışıldı. Afişler değişti, müzikler değişti ama o süreç de bitmişti.

Devrimci kalkışma dönemlerinde, ayaklanmanın içinde bulunan hemen her birey, coşku içerisinde yeni pratikleri deneyimler. Ekim devrimi süresince tren yolculuklarında, apartmanlarda bile sovyetlerin kurulması, Gezi’de sürekli forumların yapılması vs. şeklinde çoğaltılabilecek örneklerde görüldüğü gibi, her kişi bir arayış içindedir. Tüm bunlar içerisindeki sorunlar, mutluluklar, kısacası her türlü deneyim, kişi için gerçek bir arınma sağlayacaktır, ancak geriye bunların sadece şekil olarak yaşayan mimetiğinden başka bir şey kalmadığında, kişi, sanrı olduğu ancak sonra anlaşılabilecek bir “arınma sanrısı” ya da süreçten kopma durumu yaşayacaktır.

Geri çekilme dönemlerinde coşkuyu sağlamak kolay değil, ancak en azından bir hazırlık olarak, nelerle mimetik kurduğumuz, kurabileceğimiz meselesini konuşmak, motivasyonlarımızı ve iletişim biçimlerimizi, gerçek olan çelişkiler üzerinden kurgulamak, sol içi öğütmenin önüne geçmek için faydalı olabilir.

En başta alıntıladığım üçüncü mimetik kurulma şeklinde olduğu gibi, mimetikleri, klasik ama, devrim yapmak değil devrim olmak meselesinde olduğu gibi, nasıl olmasını istiyorsak o şekilde bir pratik içerisinde kurmaya başlarsak, bir gün ortaya çıkaracağımız gerçek bir devrimci programın da büyük bir karşılığı olacaktır. Ya da eğer olması istenilen şey bu ise, o zaman gerçek bir bölünmenin zamanı gelmiş demektir.

 

[Not: Görseller 2015 Frankfurt Blockupy protestolarına aittir.]

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar