Ölmez ağaç: Yırca direnişi ve direnişin öznesi kadınlar -

Temmuz ayında, bir kez daha, gündemimize doğa katliamlarına karşı ayaklanmak oturdu. Hem Artvin Cerattepe’de yapılması planlanan altın madenine hem de Karadeniz yaylalarında büyük bir kıyımı önüne koyan, ironik bir biçimde de adına da “Yeşil Yol” denen projeye karşı ses yükselttik. Son yıllarda sistemli bir hal alan ekoloji tahribatının bu son halkasında direnişin sembolü, medyada “Havva Ana” olarak yer bulan, tüm içtenliğiyle haykıran, jandarmaların karşısına dikilen Rabia Özcan oldu.

Yaylalarda doğa kıyımına karşı direnen kadınların mücadelesi akıllara daha birkaç ay önce Yırca’da, termik santral yapılmak üzere zeytinliklerinin katledilmesine sesini yükselten kadınların mücadelesini getirdi. Haziran ayında Documentarist’te izleyiciyle buluşan Ölmez Ağaç: Yırca Direnişi ’nde gördüğümüz Yırcalı kadınları ve onların sözlerini, yüzlerini, çığlıklarını hatırlamamak imkânsızdı. Onların yer yer hayli öfkeli, yer yer hayli duygusal, yer yer ümitsiz olsa da her daim derinden hissedilen bir adaletsizlikle malul yakarışlarını yeniden duyar gibi olduk. Bu adaletsizlik hissi de en çok, sadece birer köylü, birer vatandaş, birer insan olarak kendilerine yapılan bir haksızlıktan değil, insanmerkezci olmayan bir odaktan; toprakla kendini, ağaçla kendini, doğayla kendini bir ve eşit görmekten ileri geliyordu.

Henüz Soma’da 301 madencinin ölümüne sebep olan iş cinayetinin yaraları taptazeyken, yakınlardaki Yırca köyüne yakıcı bir haber düşmüştü geçtiğimiz sonbaharda. Köye termik santral inşa edilmek isteniyordu; bunun için de köylünün geçim kaynağı ve onlarca yıllık emeğinin ürünü olan zeytinlik alanın acil kamulaştırılması yapılmıştı. Daha net ifade etmek gerekirse, köylünün geçim kaynağı ve onlarca yıllık emeğinin ürünü zeytinlik alan devlet tarafından gasp edilmiş, bir özel şirkete satılmıştı. Köylünün bu haksızlığa ses yükseltmesiyle beraber, çevre illerden bölgeye giden aktivistler ve sivil toplum kuruluşları gönüllüleriyle kol kola bir direniş örüldü. Ölmez Ağaç: Yırca Direnişi  işte bu direnişin güncesini tutuyordu. Bu yazı bir yandan ekoloji kıyımının esas ezilenleri olan köylülerin ve köylü kadınların sözlerini, direnişlerini anımsatmayı bir yandan da bunları kayıt altına alan belgeselin diğer direniş belgeselleri içindeki yerini araştırmayı planlıyor.

Yönetmen Kazım Kızıl, aslında yurttaş gazeteciliği faaliyetlerinden videolarına, fotoğraflarına ve haberciliğine aşina olduğumuz biri. İzmir’de Kamera Sokak adıyla faaliyet gösteren ekipten. Gezi Direnişi zamanında kurulan onlarca yurttaş gazeteciliği ağından biri olan Kamera Sokak, hâlâ faaliyet göstermeye devam eden sayılı oluşumlardan. Adının da imlediği gibi Kamera Sokak, direnişin sokağa taştığı anlarda kayıt düğmesine basan bir kolektif. Kendi deyişleriyle “direnişi direniştekilerle birlikte direnerek” kayıt altına almayı ilke ediniyor. Asıl amaçlarının “belgelemek ve gelecek zamana taşımak” olduğunu belirtiyor ve kendilerini bir “görüntü ve bellek kollektifi” olarak tanımlıyorlar. Bir haberleşme ağı olmadıklarının altını çiziyor, “direniş sonrasına kalacak estetik ve politik bir dilin arayışı içinde ” olduklarını ifade ediyorlar. “Bu dili direnişin içinde, direnişin öznesi olarak” [i]  aradıklarını vurguluyorlar. Bu kısım önemli, zira Kazım Kızıl’ın ilk orta metraj filmi Ölmez Ağaç: Yırca Direnişi aslında bu perspektifin net bir taşıyıcısı. Yani direnişin içinden, direnişin öznesi olarak direnişi belgeliyor ve şu ana kadar ortaya çıkan “direniş estetiğinin” bir adım ötesine geçmek için belli bir çaba harcıyor.

Direnişin estetiği

Gezi Direnişi’nin hem genel anlamda sinemamız hem de belgesel sinemamız üzerindeki yaratıcı etkisi muazzam oldu; bu etkinin nihayete erdiğini söylemek güç. Bir diğer deyişle, hem direnişin içinden yeni bir estetik doğdu, hem de bu estetiğin imkânları halen sınanmaya, genişletilmeye ve olgunlaştırılmaya devam ediyor. Geçtiğimiz yıl İşçi Filmleri Festivali’nde Gezi belgesellerinin topluca gösterildiği bölüm üzerinden kaleme aldığı değerlendirmede Senem Aytaç, Gezi Direnişi üzerine üretilen ilk işlerin, yani çoğunlukla direniş sırasında çekilen ve anında internete yüklenen videoların genellikle “haber verme, teşhir ve ifşa etme” işlevleriyle ön planda olduğunu belirtiyordu.[ii] Çatışmaların ortasından yapılan kayıtların ortak özelliği şiddetin yakınlığını ve yakıcı tehdidini barındırmasıydı. Bu çekimleri daha çok titrek kamera hareketleri ve net olmayan görüntülerin karakterize ettiği söylenebilir.

Bugün sahip olduğumuz külliyata bakıldığında, ister kısa ister orta veya uzun metraj olsun, tüm filmlerde bu imajlara rastlamak mümkün. Hatta direnişe dair sahip olduğumuz zihinsel imge bile –gerek kişisel deneyimlerden gerek sosyal medyadan dünyamıza giren hareketli veya hareketsiz görüntülerden beslenen direniş imgesi– büyük oranda böyle bir şey. Şiddet, hızla akan görüntüler, odaksızlık unsurlarının bir birleşimi… Ancak bunun sadece Türkiye’ye özgü olduğunu sanmak da doğru değil. Zira özellikle o haftalarda dünyanın birçok farklı bölgesinde patlak veren veya yaşanmakta olan toplumsal hareketlerden genelde hep benzer görüntüler eklendi dünyanın görsel arşivine. Tahrir Meydanı’ndan, Sintagma’dan, Puerto del Sol’den… Ölmez Ağaç: Yırca Direnişi de böyle bir sekansla açılıyor. Titreyen kamera görüntüleri ve canhıraş bir haykırışla: “Bizi şu an taşlıyorlar!” Taşlayanlar da yöreye termik santral yapacak olan Kolin şirketinin güvenlik görevlileri. Bir yandan kaçarken bir yandan da şirketin yöreye getirdiği vahşeti ve aymaz şiddeti teşhir etme amacı taşıyan, kanıt niteliğindeki bu görüntüleri kaydeden kişi de çevreci bir aktivist olan Olcay Bingöl.

Yırca’ya Bakmak

Olcay Bingöl, Soma faciasının hemen ardından Yırca’daki zeytinlik alanın acil kamulaştırma kararının çıktığı haberi üzerine köye ilk giden ve direniş süresince köylülerle omuz omuza mücadele eden aktivistlerden biri. Direnişin hemen ertesinde İstanbul’a döner dönmez, henüz kolluk kuvvetlerinin bedeninde açtığı yaralar çok tazeyken Başlangıç dergisine bir söyleşi vermişti. O söyleşide şöyle diyordu: “Yırca aslında Türkiye’de yaşanan toprak gaspı, çiftçiliğin yok edilmesi, toprakların yok edilmesi ve tarım alanlarının tasfiye edilmesiyle ilgili sürecin vicdanı ve sanki bir tür resmi oldu. Yırca ilk değil ve son da olmayacak.”[iii]

Ölmez Ağaç: Yırca Direnişi’nin belki de en kuvvetli yönü, izleyicileri direnişin özneleri olan köylülerle, kadınlarla, yaşlılarla ve gençlerle tanıştırması  onlara söz vermesi. Köylüler, devletin tarım karşıtı politikaları karşısında aslında yıllardır verdikleri mücadeleyi tane tane anlatıyorlar. Önceden tütün ve pamuk ekerek geçinen Yırcalılar, devlet alımlarının durması ve ürünlerinin değer kaybetmesiyle bir mağduriyet zaten yaşamışlar. Bunun üzerine verimli arazilerine zeytin ekerek, zeytinciliğe başlamışlar. Ancak, belgeselde de aktarıldığı gibi, bir zeytin ağacından ürün almak yaklaşık 10-15 sene sürüyor. Yırcalılar, henüz verim almaya başladıkları yirmi senelik ağaçlarının bulunduğu arazilerine  devletin el koymasıyla ikinci bir mağduriyet yaşamış oldu. Tüm bunları, Yırcalılar anlatıyor. Kuşkusuz bu süreç, devletin tarım ve köylü politikasının bir yansıması, daha doğrusu köylüyü ya kendi bölgesinde ya da göçe zorlayarak büyük şehirlerde güvenliksiz, güvencesiz ve ucuz işçiye dönüştürmenin, yani “işçileştirme”nin bir parçası. Olcay Bingöl durumu şöyle tarif ediyor: “Tütün yasası nedeniyle artık alımların durması, tekelin ortadan kalkması gibi nedenler sebebiyle, buna ek olarak da 1980’lerin başlarında oraya yapılan termik santralin külü ve tozu nedeniyle tütünün kalitesinin birinci dereceden üçüncü dereceye düşmesi ve alımların o bölgeden durması neticesinde o bölge ürünsüz kalıyor. Şimdi köylüsün, çiftçisin ve ürünün yok. Bu sefer ne oluyor, senin işçileşme sürecin başlıyor. Ne yapacaksın? Elinde hiçbir şey yok. Yapabileceğin en iyi şey kendi evinde kalarak en yakınındaki sanayide çalışmak.”[iv] Bu açıdan bakıldığında, Yırca’nın komşusu Soma ile paylaştığı durum da daha görünür oluyor. Belgeselde de köylülerin sıklıkla Soma’dan, orada çalışan veya çalışmış akrabalarından, 301 madencinin öldüğü iş cinayetinde kaybettikleri tanıdıkları, akrabaları yahut arkadaşlarından bahsetmeleri bir tesadüf değil. Zeytin ağaçlarının hunharca katledilmesinin, kesimin ertesinde yaşadıkları yoğun üzüntüyü Soma’daki katliama ve onun ertesinde yaşadıkları yas duygusuyla karşılaştırmaları da… Termik santrale yalnızca birkaç dakika mesafedeki Yırca’da, havadaki kül sebebiyle birçok akciğer hastalığının görüldüğünü, sıklıkla ölümlerin gerçekleştiğini, çocukların çoğunun hasta olduğunu öğreniyoruz. Bir köylünün ifadesi  bu kader ortaklığını gözler önüne sermede eşsiz: “Madende bir seferde öldüler, biz yavaş yavaş ölüyoruz.”[v]  Köyün üzerinde dolaşan bu kara bulut, filmde ufukta yükselen santralin yoğun dumanıyla sembolize ediliyor. Duman adeta tüm gökyüzünü yutuyor ve tüm yeşilliğin arasında bu sevimsiz bina ölüm saçan bir yaratık, bir karabasan yahut bir bela gibi dikiliyor.

Yırca’dan Samistal Yaylası’na

Tüm bu zorluklar içinde bir de devletin sorgusuz, sualsiz, haber bile vermeden arazilerine el koyması, bir bakıma Yırcalıların sabrını taşıran son damla olmuş. Ölmez Ağaç: Yırca Direnişi ’nin kamera çevirdiği köylülerin hepsi, bu hak gaspına karşı nasıl içtenlikle ses yükselttiklerini ve direnişe geçtiklerini anlatıyor. Bir kadın, “ben taş atmayı bilmezdim, ama onlar bizi taşlayınca biz de atmaya başladık”, diyor örneğin. Bir başka kadın, “ne yapacağımı bilemedim, yolun ortasına oturuverdim, kalkmıyorum dedim ,” diye anlatıyor kendiliğinden gelişiveren oturma eylemini. Bir diğerini zeytinlik alanın etrafına örülen dikenli telleri elleriyle parçalamaya çalışırken görüyoruz. Zeytinlerin kesilmesiyle yaşadıkları üzüntü, kameraya konuşan bu kadınların yüzlerinden okunuyor. Kimisi ağlayarak anlatıyor gelen “çıtırtıları”; “sanki çığlık atıyordu ağaçlar,” diyor. Bir başkası, “bizim vicdanımız sızlıyor, bakalım siz dayanabilecek misiniz diyerek bir ağacı yanımıza alıp kaymakama koştuk; ama kaymakam gülüyordu ”, diye anlatırken yüzünde öfkeyle karışık bir şaşkınlık okunuyor. Böyle bir acıya nasıl gülündüğünü, bu haksızlığın nasıl hafife alındığını anlayamadığı, karşılaştığı aymazlığı aklının almadığı çarpıyor yüzünüze.

Ölmez Ağaç ’ın gücü, tüm bu direniş anlatılarında o mütevazı ‘kendiliğindenliği’ ve ‘ekolojik bilinci’ yakalamasında gizli. Toprakla ve ağaçlarla kurulan bambaşka bir yakınlık yüzeye vuruyor. Bununla birlikte, büyük cümleler de kurmuyor belgesel. Kolaylıkla savrulunabilecek bir kadın-doğa eşleştirmesine yahut köylü-doğa eşleştirmesine saplanmıyor. Yaşanan durumun hem hukukî hem sınıfsal hem de emek boyutu her daim vurgulanıyor. Bu açıdan bakıldığında kendi bakış açısını köylülerden ve kadınlardan, yani ezilenlerden doğru şekillendiriyor Ölmez Ağaç. Belgeselin sonunda, Danıştay’ın acele kamulaştırma kararının iptaliyle birlikte termik santral planının tamamen ortadan kalkması haberini alan köylülerin sevincini izliyoruz. En çok köylü kadınlar kaplıyor kadrajı yine, “biz direnmeye ve nöbete devam edeceğiz, ağaçlarımızı yeniden ekeriz ,” diyorlar. Onların sesi, binlerce kilometre ötede Samistal Yaylası’nda iş makinalarının önünü kesen kadınların direnişinde ve Rabia Özcan’ın sözlerinde yeniden yankılandı: “İsterse beni hapse atsın, ama bu vatanımın toprağı için, ağacı için, yeşilliği için, torunlarımın geleceği için direneceğim.”[vi]

[i] facebook.com/kamerasokak veya www.kamerasokak.org

[ii] “Gezi’den Sonra”, Senem Aytaç, Altyazı: 140, Haziran 2014.

[iii] “Kızıl-Yeşil İttifakın Toplumsal Zemini: Olcay Bingöl ve Başaran Aksu ile Söyleşi”, Başlangıç: 3, Kış 2015, sf. 91-106.

[iv] agy.

[v] agy.

[vi] http://www.evrensel.net/haber/255782/torunlarim-icin-direnecegim

Bu yazı ilk olarak Evrensel Kültür dergisinde yayımlanmıştır.

Bulunduğu kategori : Kızıl-Yeşil

Yazar hakkında

İlgili Yazılar

Son Yazılar
Yayın Politikamız
“Öğrenci Dayanışması” 6. sayı çıktı: Organize oluyoruz! -

Devrimci hareketin fikri dağınıklığı haliyle gençlik hareketine de sirayet etmiş durumda. Üniversite mücadelesi cılız, dağınık ve motivasyonsuz bir dönemden geçiyor. Fikri dağınıklığı gidermeden mücadele alanlarında güçlenmek, pratik mücadele içerisinde yoğunlaşmadan fikri dağınıklığı aşacak bir ufuk geliştirmek söz konusu değil. Bu nedenle işimiz sanıldığından daha zor. Siyasi bir içeriği olmadan içi boş ‘’sokak ve direniş’’ çağrıları yapmak, gerçekliği görmezlikten gelip oyalanma ve bekleme stratejileri üretmek artık...

Devamı ...