‘Nükleer enerji ne ucuz ne temiz; dışa bağımlılığı da artırıyor’ -

Sinop’ta tamamı ormanlık alanda yapılması planlanan nükleer santral, yerel halkın ÇED sürecine müdahalesi ile birlikte bir kez daha gündeme geldi. Başlangıç Kolektifi Ekoloji Birimi olarak, doğada geri dönülemez bir ekolojik yıkıma sebebiyet verebilecek nükleer santrallerle ilgili, Nükleer Karşıtı Platform aktivistlerinden ve Fizik Mühendisleri Odası üyesi İskender Hancı ile konuştuk.

İsterseniz önce kendinizi tanıtın…

Adım İskender Hancı, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde fizik mühendisliği okudum, ardından yüksek lisans yaptım. Daha sonra satış mühendisi olarak özel sektörde çalışmaya başladım. Şimdi laboratuvar malzemeleri satan bir şirketim var; orada biraz mühendislik biraz satış-pazarlama işiyle meşgulüm. Fizik Mühendisleri Odası’nda uzun zamandır hem ilgili hem de yönetici olarak yer aldım. Bir dönem de Nükleer Karşıtı Platform’un (NKP) odadaki temsilcisi gibi devam ettim. Tabii NKP’nin birçok bileşeni var. Odalardan, STK’lardan, gazetecilerden oluşan veya hiçbir şeye bağlı olmayan kişisel olarak NKP’ye gönül veren, Türkiye’de nükleer santral kurulmasını istemeyen insanlar. Ortak özellikleri sadece ve sadece nükleer santral istememeleri.

Türkiye’de Akkuyu, Kırklareli ve Sinop’ta iktidarın vazgeçmediği üç nükleer santral yapma arzusu var… En son Sinop’ta ÇED bağlamında düzenlenen bir toplantıya, nükleere karşı olan halkın polis marifetiyle alınmadığı görüntülerin eşliğinde, nükleer enerji tartışması sürüyor. Ana akım medyada “temiz enerji”, “ucuz enerji” olarak nitelenen, küresel ısınma ile mücadelede önemli bir araç olduğu iddia edilen nükleer enerji temiz ve ucuz mudur?

Genel olarak Türkiye’de nükleer santrallere ihtiyaç var mı, diye bakmak lazım. Bu yerlerde kurulan santrallerin dışa bağımlılığı azaltacağı söyleniyor. Fakat bunu Türkiye Cumhuriyeti kurmuyor ki… Bunu Rus, Japon, Fransız mühendislik grubu veya bunların koalisyonları kuruyor. Demek ki dışa bağımlılık azalmıyor. Nükleer santraller ucuza kurulan şeyler de değil, çok maliyetli, milyar dolarlarla kurulan sistemler.

Bu sistemlerin bir şekilde ticari bir ayağı var. Bunu nasıl sağlıyor? Diyor ki; sen üret bu enerjiyi, buradan çıkan enerjiyi ben halkıma TL bazında da değil cent başına satacağım.. Kilowatt saati olarak 10.93 cent olarak belirlemişler. Gazetelerden baktım, bugün yaklaşık 40-41 kuruş ediyor ama yarın kaç kuruş edeceğini bilemeyiz ki… Çünkü doların yarın ne olacağını kimse bilmiyor. Öngörüler var ama Türkiye’nin siyasi ve ekonomik koşullarına göre biz bunu yaşadık değişik yıllarda. Çok anormal artışlara neden olabilir bu söz. Bunu hepimiz ödeyeceğiz.

Burada dışa bağımlılık ortadan kalkmıyor, tamamıyla kucak kucağa bir durum var yani. Daha fazla bağlanmış oluyoruz. Sonuçta nükleer enerji tesislerinin teknolojisini biz bilmiyoruz, ya da yapamıyoruz şu an. Yapabiliyor olsak diğer firmaları çağırmaz kendimiz yapardık. Bizim inşaat şirketlerimiz işin bazı ayaklarında bildikleri yerleri yapacaklar. Sonuçta inşaat bitince çantasını, ceketini alacak gidecek. Paramızı biz yine yurtdışındaki firmalara ödemek zorunda kalacağız. Laf oyunu yapılan kısım kendiliğinden çürümüş oluyor. Temiz diyorlar, temiz değil. Ucuz diyorlar, ucuz değil.

Bir de ekstra kötü sonuçları var. Mesela nükleer santrallerin bir ömrü vardır, 30 yıl 40 yıl 50 yıl diyelim. Bu süre sonunda onlar çöp olur. Yani yüz binlerce dolar harcarsınız, bir de onu oradan kaldırmak için de ekstra masraf ödersiniz. Bir haberde okumuştum, Amerika’da 100 dolara satılan reaktör var. Tamamen kapanmış. Onu oradan kaldırmak bile başlı başına bir olaydır.

Nükleer enerji üretiminin en can alıcı sonuçlarından biri de atık sorunu. Bu atıkların radyasyon etkilerinin 250 milyon yıl boyunca sürdüğü söyleniyor… Avrupa devletleri dahi ellerindeki atıkları nereye koyacağını bilemiyor. Nereye gidecek bu atıklar?

Şu an çözümsüz görünüyor. Bizim birkaç yıl önce yaptığımız çok geniş katılımlı toplantıda net bir şekilde ortaya kondu. Bir döneme kadar bütün bu nükleer atıklar okyanuslara atılmış. Bir dönemden sonrasının ancak çetelesini tutabiliyoruz. Dünya denizlerinin, okyanusların diplerinde şu an tonlarca radyoaktif atık var. O dönemde henüz kurallar silsilesi oluşmadığından tonlarca atığı okyanusların en derin bölgelerine atmışlar. Sonuçta bunlar ışıma yapan şeyler…

Bunun da en büyük müsebbibi muhtemelen Amerika ve Rusya’dır: Bu işin bir yandan da liderleri onlar. Bu işe en çok kafa yoran, atık üreten ya da tesis kuran onlar. Fransa’yı falan da es geçmemek lazım. Şu an mesela Japonya Fukuşima’da atıkları çıkartmaya çalışıyorlar. Bir tonluk poşetlerde, binlerce, yüzbinlerce atık bir şekilde istiflenmiş durumda. Ne yapılacakları henüz bilinmiyor…

Mersin Akkuyu’daki ÇED çalışmasını 1980’lerde yapan hocalar atıkları Toroslar’a gömmeyi düşünerek, o zamanın şartlarında böyle bir şey yapabileceklerini önermişler.

 

nukleer1

 

 

 

 

 

 

 

 

Sadece kanserde kullanılan ışın tedavisinde bile radyasyonun insanlar üzerindeki etkisini gözlemleyebiliyoruz.

Tabii orda size bilinen sonuçlarla, belli bir dozda veriliyor ışın. Siz o dozu birkaç kere bile gereğinden fazla alsanız, vücudunuzda oluşabilecek rahatsızlıkların haddi hesabı yok. Burda tabii sizden sonraki nesil de etkileniyor. Sizin genetiğinizde oluşacak bozulma çocuğunuza, yakınlarınıza da geçecek.

Nükleer santrallerdeki kazaların azaltılabileceği iddiası konusunda ne düşünüyorsunuz? Bir dönem Erdoğan bu kaza riskini tüpgaz patlamasıyla karşılaştırmıştı…

Sistemin zorlu tarafı, bir kaza olması durumunda büyük felaketlere yol açıyor. Tabii biliyorsunuz bugün, yeryüzündeki nükleer reaktörlerle bu zamana kadar olan kazaları oranladığınızda hiç öyle milyonda bir değil… Neredeyse yüzde bir, binde bir mertebesinde kazayla karşı karşıyayız. Bunu Prof. Tolga Yarman da söyledi.

Hatırlarsanız birkaç yıl önce Alman Germanwings havayollarına ait uçağı bir pilot dağa çaktı. Problemleri varmış pilotun. Birçok insan öldü orada. O uçağı üretenler böyle bir riski hesaplayabilirler mi? Amerika’daki nükleer kazalara bakıyorsun, adam arızalı pompalardan birini çalıştırdım zannediyor, kapatıyor. Sıcaklık bir anda yükseldiği vakit o reaksiyonu geri döndüremiyorsun. Evet, bütün bunlara önlem alınabilir ama yok sayamazsınız. ‘Sıfır risk’ diye bir şey kesinlikle yok.

Biliyorsunuz bu reaktörler daha önceden kurulmuş reaktörler de değil. İlk biz kuracağız, olası sorunlarını da ilk biz yaşayacağız. Sinop’u Japonlarla Fransızlar yapıyor değil mi? Akkuyu’yu Ruslar yapıyor. Ruslar daha önceden kurmadıkları, yeni geliştirdikleri bir modeli önerdiler. Televizyon değil ki bu yeni modeli alayım, nükleer santral… Oradaki risk parametrelerini sen çalıştın mı?

Tüpgaz örneği dünyanın en yanlış örneği. Sonuç itibariyle tüpgaz bulunduğu binada veya yan binada tahribat yapar. Evet her insanın canı değerli ancak bunu bir nükleer santral kazası ile karşılaştırmak akla zarar bir şeydir. Bakın Japonlar Fukuşima için net 7 yıllık bir süredir uğraşıyor, yine süreç bitmedi.

Nükleer tesislerdeki bir hatanın etkisi sadece kurulduğu bölgeyle sınırlı kalmayacaktır tabii.

Çernobil’den başımıza geleni biliyorsunuz 1986’da. Ta Avrupa’ya kadar gitti o rüzgarla. O nükleer bulut Avrupa’yı bile etkiledi. Büyük bir ihtimalle orada nükleer bir felaketin olduğu da böyle anlaşıldı. Ölçümlerinde anormal bir değişiklik görülünce etrafa baktılar.

Çünkü 1986 yılında Sovyetler Birliği henüz dağılmamıştı. Bilgi dışarıya gitmiyordu ve belki kendi içlerinde halletmeye çalıştılar. Bugün Çernobil’le alakalı görüntülere bakamıyorsun. İçler acısı. Baktığında orayı ne hale getirdiğini görebiliyorsun. Karadeniz hala kanser oranının en yüksek olduğu yer.

Siz Türkiye’nin nükleer enerji konusundaki bu ısrarını nasıl yorumluyorsunuz? Bu bir nükleer silah üretimi hevesinin altyapısı mı? 

Bence devletin odağında siyasi, konjonktürel ve ekonomik sebepler var, ben öyle görüyorum. Siyasi kısmında, içinde bulunduğumuz coğrafyada nükleer güce sahip olan devletler var, sanki biz de bu güce sahip olursak, nükleer güce sahip oluruz. ‘Kimsenin bize kafa tutamayacağı, herkese kabadayılık yapabilecek bir hale getirebilir bizi’ bakış açısı olabilir.

Bildiğimiz ve hatırladığımız kadarıyla Türkiye’de ilk ekolojik mücadele bir nükleer karşıtı mücadele ile başladı. Mersin’deki Akkuyu’da ciddi bir muhalefet oluştu ve o dönem yaptırılmadı.

Evet o zaman Ecevit hükümeti zamanında proje rafa kaldırılmış; ancak şimdi başka başka angajmanlarımız var ve tekrar gündeme geldi. Ancak yarın başka bir güneş doğar ve yine iptal edilebilir. Mücadele edilmesi şart.

Sinop Akkuyu’daki nükleer santralde gelinen aşamayı ve halkın mücadelesini takip edebildiniz mi? Bu santrallerin buradaki olası etkisi ne olacaktır?

Yapılması düşünülen nükleer reaktörün olduğu bölgenin resmini görseniz; orada her şey yapılır bir tek nükleer reaktör yapılmaz. Çok ciddi söylüyorum ağlarsınız. Mersin’deki durum da öyle. Zaten deniz kenarında olmak zorunda biliyorsunuz. Suyu denizden alacak, reaktörleri soğutacak.

Tesislerin kurulduğu bölgelerde ölümcül hastalık, kanser, tiroid, guatr hastalıklarının oranında bir artış gözlemleniyor. Elimizde böyle bir istatistik var. Ama tabii bunlar direkt olarak nükleer santralden diyemiyoruz..

Sadece insanları değil, denizdeki hayatı etkilemesi de çok önemli bir konu. Denizdeki sıcaklığın yarım derece artışı bile plankton ve bakteri dediğimiz, deniz için vazgeçilmez olan canlıların ortadan kalkmasına sebep olabilir. Bunun korkunç sonuçları olabilir. Kirlilik anlamında da, denize karışabilecek radyoaktif madde salınımının çok düşük boyutta olduğunu söylüyorlar.

Tabii bunun dışında sadece suyun ısınmasından bile oluşabilecek sorunları ortadan kaldırmıyor bu. Onların tüm dediklerini doğru kabul edelim, yine de yetmez. Yani o deniz sıcaklığıyla oluşabilecek zararı bize karşılatmaz. Diyelim ki hiç radyoaktif element karışmamış olsun. Oradaki planktonlarla beslenen küçücük canlılar var. Yani sen zincirin birinci halkasına saldırmış oluyorsun direkt.

İnsanlar memleketlerine böyle bir şeyin yapılmasını istemiyor. ÇED raporu öncelikle oradaki insanların isteği doğrultusunda olmalı. Sen yüzyıllardır orada yaşayan insana diyorsun ki : “Şimdi buraya bir nükleer enerji santrali kurmamız lazım. Sen dur, seni başka bir yere alacağız. İşte Japonlara söz verdik, Ruslara söz verdik. Yapmazsak olmaz, bak çok gücenirler.” Doğal olarak insanlar da, hadi oradan, diyor. Hakkıdır. Epey bir insan toplanmış, yürüyüşleri engellenmiş, toplantı salonuna alınmamışlar.

Peki güncel mücadeleyi takip ediyor musunuz, nükleer karşıtı mücadelenin önümüzde belirli bir takvim var mı?

Daha çok Twitter ve bizim bağlı olduğumuz belli yerler aracılığıyla takip ediyorum. NKP İstanbul grubu gibi. Sinop, Akkuyu, Trakya’dan aktivistler ve Kuzey Ormanları Savunması da buraya destek sağlıyor. Sonuçta gerçekten bu mücadeleyi yakından yürüten insanların hepsine bir teşekkür borçluyuz. Hepsi bizim için çok önemli şeyler yapıyor. Bu iş iyi bir iş değil; ama umut var, mücadele etmeliyiz.

Bir de çok az kişiyle yürüyor birçok mücadele –sadece nükleer karşıtı değil, birçok mücadelede böyle bu, böyle bir süreç. Tabii bu değişmez demiyorum, değişebilir. 1980 öncesindeki sendikalaşma sayısının %20’sinde falanız, işçi sayısı herhalde 20 kat artmıştır. Sendikalı işçi yok, onların istemediği şeyleri söyleme ihtimali olanlara kötü muamele, işten çıkarma… Bitecektir ama, bir şekilde bitecektir.

Bulunduğu kategori : Kızıl-Yeşil

İlgili Yazılar