Nereye Alice? -

Bu yazıda, John Holloway’in “Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak” kitabında ortaya koyduğu teorik temelin dayanakları ile beraber, kimilerince “Ortodoks” olarak adlandırılan Marksist teoride ortaya konan örgütlenme ve mücadele tarzına yönelik eleştirilerinden yola çıkarak teorik bir karşılaştırma yapacağım. Kısaca ortaya konacak teorik temel ve yöntemsel karşılaştırmaların ardından Holloway’in savunduğu otonomizmin sorunlarını ele almaya çalışacağım.

Somut ve soyut emek

İlk olarak otonomizmin teorik kök argümanını araştırmaya başlıyoruz: “Üzerinde hiçbir denetimimizin olmadığı bir şeyi yapmak (do), yapmayı (doing) tercih ettiğimiz bir şeyi eylemekten tümüyle farklı bir deneyimdir.” (Holloway, 2010, p. 105) Buradaki iki “yapma” eylemi birbirinden farklıdır ve birincisi sermayenin gerektirdiklerini yapmak iken, ikincisi gerekli gördüklerimizi ya da arzu ettiklerimizi yapmaktır (Holloway, 2010, p. 105). Birincisi, kapitalist üretim biçimi altında soyutlanmış ve sınıflaştırılmış bir emeğe tekabül ederken ikincisi, somut olarak kullanım değeri yaratımına tekabül eder.

Bu temel ayrım, Engels’in Kapital’in birinci cildinin dördüncü basımına iliştirdiği bir dipnotta yer alan kritik bir ayrımdır: Almanca arbeit, hem “emek” hem de “iş”in karşılığıdır; ancak kullanım değerleri yaratan ve nitelikçe belli olan işe “labour”dan farklı olarak “work”, değer yaratan ve nicel olarak ölçülen emeğe “work”ten farklı olarak “labour” diyeceğiz (Marx, Kapital, 2013, p. 60). Bu ayrım, “Metalarda cisimleşmiş emeğin iki yönlü niteliği” başlığı altında yer alır ve bu iki yönlü nitelik “somut emek” ve “soyut emek”tir. Kavram setimizdeki düaliteler şu şekilde sıralanır: somut emek-soyut emek; iş-emek; worklabour. Holloway ise “work (iş)” yerine “doing (eyleyiş)” kavramını kullanmayı tercih ettiğini belirtir (Holloway, 2010, p. 107).

Kritik olan şudur ki -Marx şöyle der-: “Metaların içerdiği emeğin bu iki yönlü doğasını eleştirel olarak ilk ortaya koyan bendim.” (Marx, Kapital, 2013, p. 55) Eleştirel olarak bu iki niteliğin ortaya konması, Marx’ın bunları karşıtlık ve çelişki içerisinde eleştiriye tabi tutmasından ileri gelir. Holloway’ın çıkış noktası da burasıdır. Emeğin “emek” biçimi, sermaye ile antagonist ilişki içerisinde olan, sermaye üreten soyut emektir ve Marx’ın deyimiyle özel mülkiyet rejimi altındaki “yabancılaşmış emek”in ürünüdür. Eyleyiş ile emek böylece karşıtlık içerisindedir ve Holloway emeği reddeder. Ve burada emeğin bu iki yönlü niteliği, antagonist ilişki içerisindedir. Yabancılaşmış emeğin ürünü olarak soyut emek, sermayeyi ve özel mülkiyeti üretir. Dolayısıyla kapitalizm koşullarında mücadele için bir dayanak noktası ararken somut emek olarak yabancılaşmamış emeğin, ya da eyleyişin tarafını tutmak ve soyut emeği reddetmek, odağı emek-sermaye çelişkisinden emek-eyleyiş çelişkisine kaydırmaktır. Holloway’in amacı tam da buradan bir politik ve ekonomik mücadele zemini örgütlemektir.

Somut emek, yararlı emektir. Yani kullanım değeri üreten emek. Bu süreç kapitalist üretim tarzında da vardır, yani metaların kullanım değerleri bulunur; ancak ekonomik ilişkilerin belirleyeni bu değildir. Kapitalist üretim tarzının belirleyeni, belirleyici ölçütü, değişim değeridir. Farklı metaların kullanım değerleri karşılaştırılamaz iken onları karşılaştırabilmenin yolu, emeği soyutlamaktır. Böylece ortak bir ölçü ile emek karşılaştırılır ve bu ilişki biçimi kapitalist toplumu örer. “Değer”, Marx’ın Kapital’de sürekli kullandığı gibi değişim değerine gönderme yapar, yani kapitalist üretim tarzı altında değer her zaman değişim değeridir. Niteliksel olarak ele alınan somut emek, ancak soyutlanarak diğer emeklerle karşılaştırılabilir. Böylece niteliksel fark, niceliksel fark olarak ele alınır ve ölçülür. Holloway şöyle der: “Değer üreten emek yararlı, somut emek değil, soyut emek yani somut özelliklerinden soyutlanarak anlaşılan emektir.” (Holloway, 2010, p. 114)

Ancak bu demek değildir ki değişim değeri ya da soyut emeğin olduğu yerde üretken ya da yararlı emek yoktur. Sadece meta üretiminde metanın yararlılığı göz ardı edilir. Üretici, metasını yarar için değil, satmak için üretir. Yani bu yararlı emeğin var olmadığı anlamına gelmez ancak yararlı biçimden soyutlandığı anlamına gelir (Marx, Kapital, 2013, p. 58). “Soyutlama, etkinliğin kendisinin soyutlanması ve beni kendi etkinliğimin içeriğine kayıtsızlaştıran bir süreçtir.” (Holloway, 2010, p. 117) Demek ki soyutlamanın koşulu, emek ürününün emekçiden alınması ya da koparılması değil, üretim sürecinde, eylem sırasında, üretim nesnesi ile ilişkide emeğin somut niteliğinin, yani kullanım için üretme eyleminin yerini meta üretmek için üretmenin, eylemin içeriksizleşmesinin almasıdır. Meta üreticisi için giymeyeceği ceketi üretme faaliyeti ile kullanmayacağı yazılımı kodlama faaliyeti aynıdır ve ürünün içeriğine kayıtsızlık içerir.

Kapitalist üretim süreci ise emekçilerin emeğinin bu kayıtsızlaştırılması ile toplumu örer. Nitekim bu soyutlanmış emek süreçlerinin ilişkiselliği toplumsal bir egemenlik kurar ve bir hakikat üretir. Bu soyutlanmış emek süreçlerinin ilişkisi metalar arası ilişkiler olarak görünür ve “meta fetişizmi” biçiminde kendini ortaya koyar. Marx’ı okuyan herkes, kullanım değeri ile değişim değeri, somut emek ile soyut emek arasında bir fark –aslında sadece bir fark değil, düpedüz çelişki- olduğunu anlar. Bu açıdan Holloway Marx’a bir müdahalede ya da eleştiride bulunmuş değildir, sadece Marx’ı açıklamaktadır.

Holloway’de emek ve sermaye

Holloway’e göre soyut emek, sermaye ile antagonist ilişkisi içerisinde sermayenin hareketi tarafından belirlenir. Soyut emeğin bu edilgin konumu, Holloway’i alternatif bir toplumsal ilişkinin örgütlenme teorisine yöneltir. Nitekim soyut emek de kapitalist üretim tarzının örgütlediği bir toplumsal ilişkidir. Emeğin iki yönlü niteliği olarak soyut emek ve somut emek (ya da Holloway’in tercihine göre soyut emek ve eyleyiş), günlük etkinlikte eş zamanlı olarak bulunur. Ancak soyut emek kapitalist ilişkilerce belirlenmişken, somut emek sermaye ile çelişki içerisinde değildir. Bu nedenle, soyut emeğin kurucu olduğu bir mücadele yöntemi yerine somut emeği temele alan ve soyut emek-somut emek çelişkisini ortadan kaldırmaya odaklanan bir mücadele, Holloway’e göre, önce emek-sermaye çelişkisini (devrimle) çözmeye çalışan ve komünizme böylece ulaşacağını tasarlayan Marksist görüşün aksine, gerçek manada devrimcidir. Aynı zamanda bu görüş, sermayeye karşı emeğe, yani işçi sınıfının mücadelesine ayırt edici bir önem atfetmemenin, ancak her türlü emek sürecinin anti-kapitalist olması gerektiğinin de ilanıdır.

Somut koşullar içerisinde zamansal ve mekânsal kısıtları dikkate aldığımızda emeğin iki yönlü niteliği olarak soyut emek etkinliği ile eyleyiş karşıttır ve uzlaşmaz. Yani bir kişinin emeği soyutlanırken, diğer bir deyişle emeğini kapitaliste satar ve emek sürecinde değişim değeri ve meta üretirken ve emeği böylece bu şekilde toplumsallaşmanın aracı haline gelirken, somut emek toplumsallaşmanın bir aracı konumunda değildir. Şunu tekrar belirtmekte fayda var ki “ya o ya da o” değil ancak soyut emek ve somut emek “farklı etkinlikler değil[…], aynı etkinliğin farklı yönleriyle ele alınmasıdır” (Bottomore, 2012, p. 544) ve “maddeleşmiş emeği soyut emeğe dönüştüren, soyutlama, toplumsal bir soyutlama olup, tümüyle kapitalizme özgü gerçek bir toplumsal süreçtir” (Bottomore, 2012, p. 545). Kısaca, emek faaliyetinin farklı iki veçhesinin gerçekleşme biçimleridir.

Aynı şekilde meta üretiminin dışarısındaki bir üretim etkinliği eğer kullanım değeri üretiyorsa ve bir değişim değeri için icra edilmiyorsa burada emek-sermaye çelişkisinin dışındayızdır. Yani emek, kapitalist tarafından tahakküm altına alınmamıştır ve sermaye üretmiyordur. Bu demek oluyor ki eyleyiş (emeğin gerçekleşme biçiminin eyleyiş olduğu toplumsal ilişkiler bütünü), kapitalist üretim sürecinin dışarısıdır. Genel bir kavram olarak “emek” bir veçhesiyle sermaye ile diyalektik ilişkiye girmeye belirlenmiş iken bir başka veçhesi olan eyleyişle, ya da yabancılaşmamış emekle, soyut emekten farklıdır ve sermaye ile diyalektik ilişki içerisinde değildir. Yani kapitalist üretim sürecinden farklı bir üretim sürecinin belirleyicisidir (gerçi emek böyle bir özelliğe sahip olsa da kapitalist üretim biçimi altında örtük olan somut emek de kapitalistin tahakkümü altına alınır). Bunu şu şekilde haritalandırabiliriz:

aragorsel

Ücretli emek, düpedüz soyut emektir. Bu ifade, soyutlamanın ücret ölçeğinde olması, emeğin soyutlanmış biçiminin ücret ile ifade ediliyor olmasına dayanmaktadır. Kapitalist üretim tarzında değeri ve dolayısıyla soyut emeğin ölçüsünü veren birim emek-zamandır. Emek-zamanın evrensel soyutlanmış ifade biçimi ise ücrettir. Emek harcanması karşılığında kullanım değeri olan bir şey verilmesinden ziyade ücret verilmesi, emeğin soyutlanmasını koşullar. Emek, ücret karşılığında satılmış ve soyutlanmış demektir. Ancak kapitalizm, bir soyut emek rejimi olarak emeğin soyutlanmasını genelleştirir ve egemen kılar. Holloway şöyle söyler: “Emek, ücretli emeğin yayılması aracılığıyla dayatıldı.” (Holloway, 2010, p. 129) Holloway’in önerisi olan “soyut emeğin karşısına eyleyişin çıkarılması,” kapitalizmi üreten emekçiler olarak, emek sürecinin dışında yer almak ve kapitalizmi üretmeye son vermek anlamına gelir (Holloway, 2010, p. 133).

Sınıf özne olmaktan çıkıyor

Pekiyi bu teorinin politik yansıması nedir? Soyutlama, şeyleşmenin açıklamasıdır. Soyutlanan her nesne, her süreç bir ratio, bir ortaklığa göre ele alınır ve tikel farkları göz ardı edilir. Her tikelin kendi içindeki özgünlüğü ve farkı yok olur, karşılaştırma sırasında özdeşliğe çevrilir. Soyutlama, dilde ya da herhangi bir bilimde olduğu gibi, tikellerden tümeli yakalama sürecidir ve emek sürecinde somut emek olarak eyleyiş soyutlanır, emek-zamana göre ölçülür, para ile temsil edilir. Böylece tüm tekil ayrımları, ayırıcı özellikleri ortadan kaldırılır. Bir sanat eseri olarak heykeli diğer heykellerle kıyaslamak, ona değer biçmek için tartıya koyarak kilogram biçiminde ifade etmek gibi bir basitleştirmeye, indirgemeye tabi tutmaya benzetilebilir bu süreç.

Dışsallaşarak meta haline gelen ve dolayısıyla “şeyleşen” şeyin şeyleşme sürecine ilişkin Holloway, “şeyleşme bir özdeşleşme ve özdeşlikler yaratma süreci olarak görülebilir,” (Holloway, 2010, p. 136) der. Böylesi soyutlamalarla oluşturulan genellikler üzerinden bir yapı kurulması ve bu yapının çalışma mantığının sistematikleştirilmesi, “özneyi indirger” (Holloway, 2010, pp. 137-8). Böylece ortak özellikler üzerinden bir öz yaratılır ve kimlikler, sabit kuruluşlar olarak ele alınır. Bir sabitleme, özellikle genel olanın sabitlenmesi, geneli oluşturan kırpılmış tikellerin eyleme kudretlerini göz ardı eder. Çözümlemelerde tekillikler göz önünde bulundurulmaz. Tekilliklerde içerilen farkları ortadan kaldıran kimlikler, Holloway tarafından eleştirilmektedir. Benzer biçimde kapitalist ilişkiler içerisinde sabitlenmiş bir sınıf kimliğine sahip işçi sınıfı, Holloway’a göre devrimin öznesi değil, nesnesi olabilir ancak (Holloway, 2010, p. 143). Çünkü sınıf tanımı ve belirlenimi, kapitalist ilişkiler içerisinden türetilmiştir.

Bu nedenle yeni bir kimlik, yeni bir sınıf anlayışı için, sınıfı devrimcileştirmek için soyut emeğin kısıtlamalarından kurtulmuş bir sınıf gerekmektedir (Holloway, 2010, p. 143) ki bu da işçi sınıfına tekabül etmez. Ancak burada şöylesi bir durumla karşı karşıya kalırız: Soyut emeğin kısıtlarından kurtulmuş bir sınıf, sermaye ile çelişki içerisinde değildir. Holloway görünüşte, Marx’ın ulaşılması için mücadelesinin verildiği sonuca çoktan varmıştır. Ancak Holloway tam da böyle düşünmüyor olsa gerek, zira sınıf yine kapitalizmden mustariptir, çünkü kapitalizm orada yalıtık duran değil, hayatları kuşatan bir ilişkiler ağıdır.

Holloway, somut emeği gerçekleştiren komünal üretimlerin “genelde yarı zamanlı” olduğunu, “bilinçli bir dışarıda kalma tercihinden” ya da “toplumsal ilişkilerin zorla dışına çıkarılmışlıktan” (Holloway, 2010, p. 33) kaynaklandığını söylerken aslında bu ilişkilerin doğrudan sermaye ile çelişki içerisinde bulunmayan gruplarla ilişkilendiğinin sinyalini veriyor. Pekiyi, proletarya, bu yarı zamanlı etkinliklere katılabilir mi? Proleterin koşulları, maddi ilişkileri ile bu tip yapılanmaların önünde sınıfsal bir kısıt oluşturur. Makineleşmenin artması ve teknolojinin ilerlemesi ile gerekli emek-zamanın kısalmasına rağmen işgünü azalmamıştır. Yaka renginden bağımsız olarak işçiler, sürekli fazla mesai yapmakta, tatil günleri de dâhil olmak üzere sekiz saatin üzerinde çalıştırılmaktadırlar. Doğrudan kapitalist emek sürecine dâhil olan proleterlerin hayatı üretimde ve dağıtımda kapitalizm tarafından kuşatılmıştır. Dolayısıyla negatif bir çağrışım yapan çelişki kavramı, tercihen kullanılan, kutsanan bir kavram değil, maddi gerçekliğin bir tekabülüdür ve onu reddetmek, tercih etmemek ya da kaçınmak, maddi gerçekliğin kendini dayatmasını engellemez.

Böylesi bir durumda, iradi politik bir tercih değilse yarı zamanlı üretime dâhil olma ancak bu yarı zamanlı üretimlerin ekonomik olarak işçilere bir güvence sağladığı durumda mümkün olur ki kapitalist sömürü rejimi altındaki işlerinden ayrılıp daha iyi bir hayat için komünal üretimin yolu tutulsun. Elbirliğine dayalı kolektif komünal üretimler, genelde yereldir ve gelenekseldir. Doğrudan kapitalist olmayan bu emek süreçleri çoğu zaman piyasa kanalıyla az ya da çok kapitalist tahakküm altındadır. Sermaye ise bu ilişkileri dağıtmaya çalışır (örn. Fransa, Cezayir’i işgal ederken ilk önce kendi medeni hukuku ile geleneksel toplumsal ilişkileri çözmüştür). Holloway, doğrudan kapitalist emek sömürüsü ilişkilerinin dışında kalan grupların mücadelelerine odaklanıyor gibidir: örneğin işsizler. Ancak işsizler de üretim araçlarına sahip olmamaları ve emeklerinden başka satacak bir şeyleri olmadığı için proletarya içerisinde yer alırlar. Oluşturdukları artık nüfus, işgücünün değerini düşürmek amacıyla kullanılır ya da kapitalistin kâr dürtüsü nedeniyle maliyetleri düşürmek için işsiz bırakılırlar. Bu onlar için tesadüfi bir durum değil, bir semptomun ortaya çıkışıdır.

Devletin eleştirisi

Holloway’e göre Ortodoks olan Marksizm “ilerlemenin tek yolunun sistemi bir bütün olarak parçalamak, devlet iktidarını almak, kapitalizmi yıkmak ve sosyalizmi inşa etmek olduğunu söyler,” (Holloway, 2010, p. 103). Ancak Marx’ta da Marksistlerde de durum biraz farklıdır. Farklılık Holloway’in bir aşama eksik aktarmasından, aşamayı ise amaç olarak göstermesinden kaynaklanır. Amaç, sosyalizmi değil, komünizmi inşa etmektir. Bu Holloway tarafından artniyetsizce unutulmuş bir nokta olmasa gerektir. “Oysa bu işe yaramaz, zaten yaramamıştır da” diye ekler (Holloway, 2010, p. 103). Alışıldığı gibi Holloway reel sosyalizm projesinin başarısızlığını temel alarak önceden bir çıkarım yapıyor. Benzer yöntemi takip edecek olursak devlet tarafından dağıtılan her komün evinin, sönümlenen her müşterek girişimin, otonomist hareketin teori ve pratiğinin başarısızlığı sayılması gerektiği sonucuna varırdık. Ama tarihte eğer hata varsa, bunlardan ders çıkarmalar ve yılmadan yürütülen mücadeleyle mukabildir. Tıpkı Marx ve Engels’in bugüne kadarki tüm toplumların tarihinin sınıf mücadeleleri tarihi olduğunu söylemesi gibi… (Marx & Engels, Komünist Manifesto, 2014, p. 40) Bu anlamda kısaca kestirip atmadan teorik olarak hem otonomist fikri hem de Marksizmi incelemeye devam etmek gerekiyor. “Tek seçeneğimiz, tikel olandan başlayarak mücadele etmektir,” (Holloway, 2010, p. 103) derken Holloway, sınıf savaşımını ve Marksist örgütlenme tarzını bir “genellik, tümdengelim” olarak ortaya koyuyor. Şuraya bir şerh koyarak devam edelim: Tikelden başlamak ile geneli örgütlemek pekâlâ bir arada ve aynı anda var olabilir.

“Toplumun gerçek belirleyicisi devletin ve ekonominin ardına gizlenmiştir: Asıl belirleyici güç, gündelik etkinliklerimizin örgütlenme tarzıdır; eyleyişimizin soyut emeğin buyruklarına tabi hale gelişidir; yani değerdir, paradır ve kârdır.” (Holloway, 2010, p. 161) Elbette ki toplum salt bir bireyler toplamı değil ancak tüm bir ilişkiler toplamıdır. Onu oluşturan ilişkisiz yalıtık bireyler değil, bireylerin ilişkileridir. İşçi sınıfı, soyut emeğin buyruklarına tabi hale gelmiş ve ona katı bir determinist belirlenimle bağlı gibi görünürken ve bu nedenle devrimci rol artık ona atfedilmezken, Holloway’in seslendiği kitle soyut emeğin buyruklarına tabiyetten iradi olarak çıkabilir gibi görünmektedir.[1] Bu ilişkilerin dışında durmanın iki koşulu vardır: (i) Kolektif arzuyu yaratacak ve destekleyecek maddi koşulların var olması ve (ii) ilişkilerin dışında durarak soyut emeği reddedecek iradeye/koşullara sahip bireyin kararını destekleyecek maddi koşulların var olması. Bir kişi tek başına kapitalizmin dışında yaşayamaz. Kapitalizmin kapma dürtüsü bir “dışarısı” bırakmamıştır ve bireysel kurtuluşun ufkunu sınırlamıştır. Kapitalizm dışında bir bireyin özgürleşme koşulu ancak elbirliğine dayanır ve bu da kolektif arzunun oluşturulmasını gerektirir. Kolektif arzunun yokluğu durumunda bireysel kurtuluş için maddi koşullar ortaya çıkarılamaz. Kolektif arzunun ortaya çıkma arzusu ise daha önce kısaca belirttiğimiz iki yöntemsel ayrımda belirir: Otonomist-komünalist-anarşist yöntem ve sosyalist yöntem. Amacın her iki grupta da komünizm olduğunu, ancak araç olarak yöntemde farklılaşma gösterdiğini bu kavramları çok açmadan söyleyelim.

Ancak, “öyleyse devletin eleştirisi, kendi gücümüzün dışsallaşmasının eleştirisi, devleti bizim dışımızda duran bir otorite olarak sürekli yeniden yaratışımızın eleştirisi ve gündelik yaşantımızdan, eyleyişimizden, yemek yeme ve sevme etkinliğimizden ayrı bir alan olarak görülen politikanın eleştirisidir,” (Holloway, 2010, p. 163) derken Holloway, dışlaştırılan gücün, yani yabancılaşmış emeğin, ya da onun toplumsal belirlenimi olan soyut emeğin, insana yabancı ve onun üzerinde egemenlik kuran, onun etkinliğinden bağımsız ve ona hükmeden bir iktidar formuna dönüştüğünü söylüyor. Bunun temellendirilmesi neye dayanır? Çok zor olmasa gerek: Yabancılaşma teorisinde meta haline gelen emek ürünü, insanın hükmü altında olmaz; ancak ona hükmeder artık –ki buradan sivil toplum ve devlet ayrışmasının, devletin birey ve topluma yabancılaşmasının bir sonucu olduğunu, bürokratikleşmenin de tam da bu anlama geldiğini çıkarsayabiliriz. Bu nedenle eleştirinin ekseni, devletin ve sermayenin, emeği soyut emek olarak sınıflaştırması ve sosyalist devrimci teorinin amacının devlet aygıtına saplanıp kalmış olduğudur. Böylece özgürleşme ve somut emeğin egemenliği kurulamaz ancak sermaye konumundaki devlet ile emek arasındaki çelişki devam eder, özgürleşmenin olanağı ortadan kalkar.

Kapitalizmi aşmak

Ancak Holloway bazı noktaları hızlıca geçmektedir. Devlet aygıtı (aygıt=araç) komünistlerin amacı değildir. Komünizme gitmede kullanılan bir araçtır. Bu anlamda Holloway’in söylediği gibi “yararlı emekle (eyleyiş) soyut emek arasında başlangıçta var olan çatışmanın üzeri, ücretli emek ile sermaye arasındaki sömürü eksenli çatışma tarafından örtülür,” (Holloway, 2010, p. 188) değildir. Eğer böyle bir durum varsa, bu Marksizmden sapmayı içerir. Nitekim hiçbir komünist, devlet fetişisti değildir. Devlet gibi bir yabancılaşmış biçimin fetişisti olmadığı gibi soyut emek gibi bir yabancılaşmanın fetişisti de değildir. Kısacası Holloway’in eleştirdiği teoriyle uyuşamadığı nokta yöntemdir. Kendisinin de söylediği gibi “iki farklı sınıf mücadelesi düzeyi” arasındaki öncelik meselesidir. Yani öncelikli ve başat olan emek-sermaye çelişkisi midir yoksa emek-eyleyiş çelişkisi mi?

Holloway, doğrudan kapitalizm dışı bir dünya kuruluşuna aşamasız olarak geçişi ve somut emeği geçerli kılmayı, etkinliğin olumlanmasını –burada spesifik olarak “olumlama”yı diyalektik ilişkinin dışında oluş olarak kullanıyorum- savunurken Marksistler, bu amaca aşamalı olarak geçmeyi teorileştirmişlerdir. Açıkçası burada mugalata vardır. Zira Marx’ın kendisi de soyut emeğe kapitalizm eleştirisinde karşı çıkmaktadır. Ve Leninizm de bu görüşe dayanan bir devlet teorisine sahiptir. Şimdi bu örnekleri inceleyelim. Holloway’e göre (ki bunu doğruca ortaya koyar): “Eyleyişin (somut emeğin) emek (soyut emek) biçiminde soyutlanışı, eyleyişin homojenleştirilmesidir” (Holloway, 2010, p. 263) ve Marksist isyanlar, “soyut emek üzerine inşa edilmiş bir örgütsel ve kavramsal çerçeve içine hapsolmuşlardır,” (Holloway, 2010, p. 195).

Teoriyi pratikten feyz alarak eleştirmek doğrudur, ancak pratiğin teorinin bir uygulaması olmadığını da söylemeliyiz burada. Çünkü Marksist teoride komünizm iki aşamaya sahiptir. Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde açıkça ortaya konduğu biçimiyle bu iki aşamadan birincisine alt-aşama ya da sosyalist devlet aşaması diyebiliriz. Bu aşamada soyut emek varlığını sürdürür çünkü “birey olarak ele alınan üreticiler arasında [bireysel tüketim araçlarının] dağıtımı konusunda egemen ilke, eşdeğer metaların değişimine hükmeden ilkeden farksızdır: bir biçimdeki belli bir miktar emek, başka biçimdeki eşit miktar emekle değişilmektedir.” (Marx, 1989, p. 86) Bu burjuva haktır ve ortadan kaldırılmalıdır. Ancak geçiş aşamasında dağıtımı düzenlemede kullanılmaktadır çünkü somut emek gibi ölçülemez ve karşılaştırılamaz olan tekilliğin ve kendindeliğin uygulanabilirlik koşulları henüz mevcut değildir. “Bu kusurlar, uzun ve sancılı bir doğumdan sonra kapitalist toplumdan çıkıp geldiği şekli ile komünist toplumun birinci evresinde kaçınılmaz şeylerdir.” (Marx, 1989, p. 87)

Ancak esas olan emeğin ölçülemez olduğu bir toplumsal ilişki biçimidir. Somut emeğin ya da eyleyişin egemen olacağı durum, komünizmin üst aşaması olacaktır. Marx, burada emeğin soyutlanmasının ve emek-zaman ile ölçülmesinin, burjuva emek teorisinin bir özelliği olduğunu ortaya koyar. Andre Gorz’un açıklamalarına benzer biçimde işçi sınıfını soyut emeğin teknik çalışma süreci içerisindeki konumundan feyz alarak tanımlama çabasındaki Holloway, bir anlamda devrimciliği “kapitalist üretimin dışında temiz kalan vicdanlılar”dan bekler gibidir. Ancak sınıfı sömürü ilişkileri açısından tanımlamaktan imtina eden bu eğilim, “son derece kısıtlayıcı bir ‘işçi sınıfı’ anlayışının açıklanmasına” sebep olur (Wood, 2011, p. 39). Ayrıca işçi sınıfını tamamen kapitalist üretim biçiminin belirliyor olduğu argümanı, “sömürülen bir sınıf olarak işçi sınıfının çıkarlarıyla, deneyimleriyle, mücadeleleriyle” ve bu deneyimler neticesinde onun hafızasının şekillenmesi ve sınıf bilincinin oluşmasıyla çok az ilgilidir ve bu da onu “tarihsel ve toplumbilimsel değil, metafizik bir tanım” kılar (Wood, 2011, p. 39). Yani Holloway’in amacı somut emeği savunmak değil, işçi sınıfını kuramdan ve pratikten uzaklaştırmak, sınıfı muğlaklaştırmaktır.

‘‘Hemen, şimdi ve burada’’

Sözün özü şudur: Holloway’in yöntemine H diyelim, Marksistlerin yöntemine M. H, doğrudan sermaye karşıtı bir sınıf mücadelesine girmeden eyleyişi temel alan bir devrimciliği savunur. Böylece politik mücadelesinin içinde ekonomik mücadele, eyleyiş için mücadelenin içerisinde sermaye karşıtı mücadele içerilmiştir. M’de ise ekonomik mücadele ile politik mücadele geliştirilir ve iktidar aygıtı ele geçirilir. Burada artık-değer sömürüsü ortadan kaldırılır, yani ilk etapta (komünizmin alt aşaması) emek-sermaye çelişkisi, ardından ikinci aşamada (komünizmin üst aşaması) soyut emek ile somut emek arasındaki çelişki çözülür ki Marx bunu şu koşullara bağlar: (i) işbölümüne kölece boyun eğmenin ve onunla birlikte de kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin ortadan kalkmasından, (ii) emeğin, yalnızca yaşam aracı değil, yaşamın birincil gereksinmesi haline gelmesinden sonra, (iii) bireylerin her yönüyle gelişmesiyle birlikte, üretici güçlerin de artması ve bütün kolektif zenginlik kaynaklarının gürül gürül fışkırmasından sonra… (Marx, 1989, p. 87) H’nin aksine M, tüm çelişkilerin çözümünü aynı yöntemde içermekten ziyade, somut emeğin geçerli olmasının koşullarını oluşturmak için burjuva toplumunun tüm değerleri ve kurumları silinene dek toplumsal düzenlemeler yapar ve böylece bir sınıfın başka bir sınıfı tahakküm altına alma amacı olan devlet, sınıfların ortadan kalkmasıyla sönümlenir. Holloway ise komünizmin somutlaşmasını herhangi bir aşamaya gerek kalmadan, “hemen şimdi ve burada” ister.

Ancak bu isteğin tarihsel ve toplumsal hataları vardır. Bunları sırasıyla ele alalım.

H’ye göre soyut emek biçiminde yabancılaşmış emek ortadan kaldırıldığında ve elbirliğine dayalı komünal üretim yapıldığında amaca ulaşılmış olunacaktır. Sonrası, bu etkinliğin yerelden ve tikelden başlayarak büyütülmesi olacaktır. Ancak H’ye göre tikel direnişler ve toplumsal ilişkiler (örneğin Chiapas’ta Zapatistaların direnişi ve oluşturdukları komünal yaşam tarzı) komünal tarımsal faaliyet emeğe yabancılaşmayı ortadan kaldırmış olsa da emeğe tabiyeti ve doğa ile mücadeleyi tarımda makineleşmenin çok gerisine atmıştır. Bu anlamda komünizmin yerellerde kurulduğu iddiası, üretici teknik bileşimin tüketimi karşılayamayacağı belli noktalarda kapitalist ilişkilere zorunlu dâhil olmayı gerektirecektir. Bunun önündeki tek engelse, gerekli teknik yetkinliğe ve üretim gücüne sahip olunmadığı durumda, sadece irade olabilir. Bu anlamda bulunduğu konum, söylemde bir özgürlük sunuyor olsa da doğayla mücadelesi içinde tarihsel olarak bir gericiliğe tekabül etmektedir. Bu durum, Marx’ın “Komünist Manifesto”da ütopyacı sosyalistlere yaptığı eleştiriye benzemektedir –Nitekim bu durum da üretim ilişkilerinin üretici güçler önünde henüz bir engel teşkil etmediği bir durumu belirtir:

“Toplumsal faaliyetin yerini onların kişisel yaratıcı faaliyeti, kurtuluşun tarihi koşullarının yerini onların kafalarında yarattıkları koşullar, proletaryanın adım adım sınıf halinde örgütlenmesinin yerini de bu mucitlerin kendi kafalarından özel olarak bulup çıkardıkları bir toplum örgütlenmesi alacaktı.” (Marx & Engels, 2014, p. 80)

Toplumsal hata ise maddi durumların iyi analiz edilmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. “Emeğin reddi” olarak soyut emeğin reddi, hangi kitleye hitap etmektedir? Eğer bu modern sanayi proletaryası ya da 21. yüzyılın önde gelen işçileri olarak beyaz yakalılar ise, bu işçilere emeği reddederek sistemden çıkma çağrısı, Nozick’in işçilere “Eğer kaderlerinin kontrolünü kendi ellerine almak istiyorlarsa neden kendi işletmelerini kurmuyorlar,”[2] diye sormasına benzemektedir.

Devrimci öznelliğin yaratılması

Burada birinci sorun, kapitalist tahakküm altında kapitalist ilişkilere başkaldıracak, emeğin soyutlanmasına karşı çıkacak öznelliklerin yaratılmasıdır. Kapitalizmin her türlü toplumsal ilişkiyi kapıp kuşattığı bir durumda yerel ve küçük örgütlenmelerin bir devrimin ufku olması ancak kısa zamanda kendisine yönelik kapitalist saldırıları çözebilmesine bağlıdır. Bu da ikinci sorunu akla getirir: Kapitalist ilişkilerin henüz kapıp kuşatmadığı ya da eyleyiş mücadelesi veren öznelliklerin –genelde geleneksel üretim tarzlarına bağlı olan küçük bir nüfus ya da doğrudan sermaye ile ücretli emek ilişkisine girmemiş kitlelerin- mücadelesi nasıl sürdürülebilir?[3]

Kapitalist saldırıları kısa zamanda çözebilme gücü, toplumsal olanın ikinci sorununu oluşturur. Kısa zamanda genişleyebilmenin, tikelliklerin çoğalmasının koşulu, kolektif arzunun yaratılmasıdır. Elinde devleti ve devletin ideolojik aygıtlarını bulundurup kendi suretinde öznellikler yaratan sermaye, arzuları da şekillendirir.[4] Sermaye, arzunun yönelimini hem devlet eliyle, hem de kendi tabiiyet ilişkileriyle belirler. Bu anlamda eyleyişin direnişi, kapitalizmle ilişkisiz değildir. Yani, eyleyişin direnişi soyut emeğe karşı iken aynı zamanda içerisinde anti-kapitalizmi de barındırır. Eğer soyut emeğin kuruluş koşulu kapitalist ilişkiler ise, soyut emekten çıkış, kapitalizmi zayıflatmaya yönelik bir hamledir. Holloway, kapitalizmin reflekslerini, reflekslerin ötesinde bu duruma karşı sistematik aktif savunmasını hiç hesaba katmaz ancak kolektif arzunun kendini olumlamasını dağıtacak çok sebep vardır.[5] Kapitalizm, krizle karşılaştığında faşizmi devreye sokabilecek ve emek mücadelesini kırmak adına OHAL aracını kullanmak gibi[6] her türlü yöntemi izleyebilecektir –izlemiştir de. Benzer bir durumda işgücündeki azalma ya da işgücü değerinde artma, kapitalistleri tekrar bir ilksel birikim sürecine sürecektir: Bu defa komünal üretimler üzerine. Bu tür durumlar kolektif arzunun kırılganlığını ortaya koymaktadır. Özellikle de bu arzu aslında kolektifleşememiş ve dağınık, “çatlaklar” halindeyse…

Kırılganlığın ortadan kaldırılması ise ancak örgütlenme ile mümkündür. Sermayeye karşı bir güç olmak, (i) emeğin üzerindeki tahakküm ve sömürü koşullarını ortadan kaldırma arzusundaki kararlı öznellikleri yaratacaktır ve aynı zamanda bu kurucu güç, (ii) herkesin politik arzusunun garantisi olacaktır. Yani H’nin reddettiğinin aksine M’nin birinci veçhesi (i), yeni öznelliklerin kurulmasını ve kapitalist tahakküm altındaki öznelliklerin dönüştürülmesini sağlayacaktır –ki bu da yukarıda bahsedilen birinci soruna cevap olacaktır-, ikinci veçhesi ile de (ii) kurulu öznelliklerin ve mücadelenin kapitalist saldırılara karşı kırılganlığını ortadan kaldıran güç olacaktır –ki bu, sürekliliğin sağlanması sorununa verilmiş bir cevaptır. Bu anlamda, devrim öncesinde sınıf birliğinin sağlanması ve devrim sonrasında burjuva direnişinin kırılması için “alternatif bir mücadele”den fazlası gerekmektedir. Böylesi bir gücü örgütleyebilecek bir yapılanma bürokratik değil demokratik olduğu müddetçe reel sosyalizmin hatalarına düşmeyecek ve doğru politikalarla emek, soyut emek olarak devlet tarafından sınıflaştırılamayacak, böylece devlet, sınıfların ortadan kalkması ve kendi sönümlenme koşullarına tabi olacaktır.

Sömürünün ortadan kaldırılması soyut emek-somut emek çelişkisinin ortadan kaldırılmasına yetmez. Soyut emeğin çıkış noktası da artık-değer teorisi değildir. Dolayısıyla emek-sermaye çelişkisinden farklıdır. Soyut emek ise ancak sömürü koşulu altında sermaye üretir. Öyleyse sömürünün ve sermayenin ortadan kaldırılması zorunlu olsa da soyut emeğin ortadan kalkışını gerçeklemez. Emeğin ölçülemez kılınması ancak onun ölçülemez kılınmasını sağlayacak maddi gerçekliğin gerçekleştirilmesine bağlıdır ki bu da emek-sermaye çelişkisinin aşılmasını bir aşama olarak zorunlu kılar. Bu zorunluluk, soyutlamayı pekiştiren sermaye birikimini engellemek ve yabancılaşmaya yol açan özel mülkiyetin kapitalist biçimini, böylece soyutlamanın koşullarını ortadan kaldırmaktan ileri gelir.

Sonuç olarak, Holloway’in düşündüğünün aksine, başat çelişki soyut emek-somut emek çelişkisi değil, emek-sermaye çelişkisidir. Temel çelişki ise Marx’ın da Holloway’in de düşündüğü gibi soyut emek-somut emek çelişkisidir. Eğer konuyu bu şekilde ayırmazsak bir durumda sınıf çelişkisinin anlamlandırıcı gerçekliğinden kaçınmaya dayanan bir uğraşa, diğer durumda devlet fetişizmi ile sonuçlanan kısır bir politik devrime saplanıp kalırız. Elbette ki soyut emek sorununun devrimden sonraya bırakılması komünist öznelliklerin yaratılmasının önünde engel değildir. Marksist yazında çokça tartışılan amacın aracı meşru kılıp kılmayacağı sorunu temelde komünist öznelliklerin üretimine dayanır. Komünist ahlakın var olabilmesi için nasıl ki komünizmin gerçekleşmiş olması gerekmiyorsa, komünist öznelliklerin üretimine çabalamak için de devrimi beklemeye gerek yoktur. Komünal deneyimler bir komünizm ifadesi olmasa da komünist öznelliklerin üretimi için önemlidir. Özellikle emek-sermaye çelişkisini doğrudan yaşamayan toplumsal grupların, proletarya dışındaki öznelerin anti-kapitalist mücadele ve üretim biçimleri için ideal olan komünal üretim, aynı zamanda hem anti-kapitalist mücadeleyi güçlendirir, hem de komünist öznelliklerin üretimi için model oluşturur. Ancak bu tip girişimler sınıf mücadelesinden ya da sınıf mücadelesi yürütücülerinden bağımsız değil, onların mücadelesinde olmalıdır. Kısmi mücadelelerin bir araya toplandığı, birleştiği yer parti olmalıdır.

 

Kaynaklar

Bottomore, T. (2012). Marksist Düşünce Sözlüğü. İstanbul: İletişim Yayınları.

Cohen, G. A. (2001). If You’re an Egalitarian, How Come You’re So Rich? Cambridge: Harvard University Press.

Holloway, J. (2010). Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak. İstanbul: Otonom Yayıncılık.

La Boétie, E. d. (2014). Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev. Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.

Marx, K. (1989). Critique of the Gotha Programme. In K. Marx, & F. Engels, Collected Works (Vol. XXIV, pp. 75-99). New York: International Publishers.

Marx, K. (2013). Kapital (Vol. I). İstanbul: Yordam Kitap.

Marx, K., & Engels, F. (2014). Komünist Manifesto. İstanbul: Yordam Kitap.

Wood, E. M. (2011). Sınıftan Kaçış. İstanbul: Yordam Kitap.

—–

[1] Bu anlamda Holloway, La Boétie’nin (1530-1563) “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” eserinde vurguladığı “Üstelik bu yalnız olan tirana karşı koymak, onunla savaşmak gerekmez bile. Ülke ona kulluk etmemeye karar versin bir kere, tiran kendiliğinden yok olup gider,” (la Boétie, 2014, p. 22) ilkesini çağrıştırmaktadır ki, Holloway de La Boétie’yi genişçe alıntılar (bkz. Holloway, 2010, pp. 15-16). Bunu biz de isteriz ve bunun gerçekleşmesi için örgütleniriz, bunun için çalışırız. Ancak, Marx’ın, Feuerbach’ın din eleştirisini eleştirisine benzer bir biçimde: “Pratik, yanlış teoriyi sürekli yeniden üreten yapıları devirene kadar hakiki teori ya da dünyanın illüzyonsuz bir kavranışı üstün gelmeyecektir. […] Feuerbach’ın aksine Marx’a göre sadece teorileştirmek illüzyonu ortadan kaldırmaz. Felsefeyi gerçekleştirmek için felsefi içgörü ve maddi güç arasında bir birlik gereklidir.” (Cohen, 2001, pp. 97, 98)

[2] Jonathan Wolff, “Robert Nozick: Property, Justice, and the Minimal State”. Wolff, Nozick’in bu sorusuna cevabı söz konusu eserde farklı açılardan vermiştir.

[3] Kent-kır nüfus oranı dünyanın her yerinde sürekli artarken ücretli işçi oranı daha yavaş artmaktadır. Bu demek oluyor ki genel olarak dünya nüfusu kentlerde ücretli işçileşiyor. 4. Endüstri Devrimi ile işsizleşecek işçilerin durumu için işsizlerin sınıfsal konumlarını göz önünde bulundurmak önemlidir.

[4] Bkz. Frederic Lordon, “Kapitalizm, Arzu ve Kölelik”.

[5] Fırat Bayram’ın yazısı bu konu açısından önemlidir: http://sendika15.org/2014/09/sosyalizm-mi-demokratik-ozerklik-mi-firat-bayram/

[6] T.C. Cumhurbaşkanı’nın ifadeleri, sınıf savaşını kaçınılmaz bir netlikte ortaya koymuştur: http://www.birgun.net/haber-detay/erdogan-ohal-i-grev-tehdidi-olan-yere-mudahale-icin-kullaniyoruz-169437.html

Bulunduğu kategori : Örgütsel Deneyimler

Yazar hakkında