“Ötekilerin bildiği her şeyi biz de bilmek istiyoruz”: ‘Ne Yapmalı’ üzerine -

Ne Yapmalı’nın sosyalist solca yaygın anlaşılış tarzına damgasını vuran, işçilere yönelik güvensizliktir. Bu bakışa göre Ne Yapmalı, onlara kumanda edecek bir gücün yokluğunda ya davulcuya ya zurnacıya kaçacakları kesin olan işçi kitlelerini “Otur!” deyince oturtacak, “Kalk!” deyince kaldıracak, dünyanın kirinden pasından ve yanılgılarından azade, bu avantajın getirdiği bir güzellik olarak içinde herhangi bir tartışma dönmesine de gerek olmayan bir öznenin kurulmasına yönelik bir çağrıdır. Sıfır güven, sıfır tartışma ve tüm bunların katkısıyla elde edilecek bir yüzde yüzde başarı hayaliyle karşı karşıyayız.

Öte yandaysa kendisini Lenin’in dostu değil de düşmanı olarak gören hayli geniş bir kesim var ve bu kesimin Lenin ve Bolşevikler algısı tam da yukarıdaki paragrafta ifade edilen Lenin yorumuyla, bu güvensizlik vurgusu söz konusu olduğunda, koşutluk içinde.

Bu algı şudur: Lenin iktidar hevesiyle gözü dönmüş, aşırı derecede pragmatist, komplocu bir politikacıydı. Amacı geniş kitleler için özgürlük, sosyalizm, vs. değil, ezilenleri piyon gibi kullanarak kendisi ve diğer iktidar hayaliyle gözü dönmüş, kitlelere güvensiz yeni elitler, yani Bolşevik yandaşları için hükmetme olanağına kavuşmaktı. Heyhat, elde etti de bunu. Ama şükürler olsun ki bürokratik sosyalist devletler yıkıldı da, tabii yine eksiksiz olmayan, ama en azından belli ölçülerde demokrasi ve özgürlüğün olduğu bir dünyaya kavuştuk!

Elbette güvensiz ve (demokratik merkeziyetçilik savunusu arkasında) ultra-merkeziyetçi bir özne yaratmak isteyenlerle komünizm düşmanlarının konumları aynı değildir. Ancak kontrol edilmesi ve kontrol etmesi gerekenler ikiliği iki kesimin hikayesinde de merkezi bir yer tutmakta. İkinci algıyla işimiz olmaz; ilkiyse bir özne değil, kast yaratma çabasına benziyor (niyet ne olursa olsun).

Bu noktada Lars T. Lih’in Lenin: Farklı Bir Yol [1] isimli kitabı alternatif bir bakış sunuyor. Lenin’in yaratmak için mücadele verdiği öznenin ayırıcı vasfının işçilere güvensizlik değil, güven olduğu öne sürülüyor. Bağlı mevzular olarak ‘konspirasyon’, yeraltı çalışması da yeniden okunuyor ve şu önemli sorulara cevaplar veriliyor: Bu, işçi sınıfına güvensiz bir kontrolcü elitler zümresi yaratma girişimi mi yoksa tersine itici gücünü kitlelere ve hayatını mücadeleye adayacak devrimcilere (bu ikisi kesişmemek zorunda değil, kesişmek zorunda!) güvenden alan bir toparlanma çağrısı mı? Tüm bunların siyasi özgürlük hedefiyle olan ilişkisi nedir? Lenin için SPD ve önderlerinden Kautsky hep mücadele edilmesi gereken bir ‘dönek’lik abidesi miydi yoksa temel düşüncelerini derinden etkilemiş kuvvetli bir odak, bir işaret feneri miydi?[2]

Bu yazıda Lih’in sunduğu alternatif bakışa yerleşerek Ne Yapmalı’nın esas derdinin ne olduğuna ve günümüzde bu derdin taşıyıcılarının inşa etmek göreviyle karşı karşıya oldukları sosyalist / komünist öznenin nasıl bir özne olması gerektiğiyle ilgili kimi saptamalarda bulunmaya çalışacağım.

Lenin’in özne anlayışının temeli: Bir kahramanlık senaryosu

Kitabın altbaşlığının (Farklı Bir Yol) ödünç alındığı hikaye tanıdıktır; Lih’ten dinleyelim:

“Bu deyişin kökeni, Lenin’in küçük kız kardeşi Mariya’nın 1924 yılında Lenin’in cenazesinde anlattığı bir anekdota dayanır. Mariya’nın aktardığına göre, ağabeyinin başarısızlıkla sonuçlanan terör girişimini haber alan on yedi yaşındaki Lenin, dişlerini sıkarak şöyle demiştir: ‘Hayır, biz bu yoldan gitmeyeceğiz – gitmemiz gereken yol bu değil.’ Tarihçiler, Lenin’in gerçekte böyle bir şey söyleyip söylemediği meselesine haklı olarak epey şüpheyle yaklaşmaktadırlar. Bir kere, her şeyden önce, Mariya o yıllarda henüz dokuz yaşındadır ve Lenin de o zamana dek yalnızca derslerine odaklanmış, kararlı bir devrimci yaklaşım benimsemek şöyle dursun, siyasetle hemen hemen hiç ilgilenmemiştir.”[3]

Burada hikayenin gerçekliğine olan şüphenin nedenleri sıralanırken Lenin’in çocuk olmasına vurgu gibi beklenir bir yanlışın yapılmamış olması son derece değerlidir. Peki bu hikayenin gördüğü işlev ne? Bir lider efsanesi yaratma girişimi olduğunu düşünüyorum bunun.

Bu hikayenin de diğer lider hikayelerinden pek bir farkı yoktur. Bu tip hikayelerde liderler doğduklarından beri, hep liderdirler; öyle bir ‘öz’e sahiptirler ki birikimleri, ‘görünüş’leri, kendilerini koşullar ‘görünen’ etmenler ne olursa olsun ilahi ateşleri kendini belli eder ve onları diğer sefil insancıklardan ayırır.[4] Bu dünyada olmalarının bir nedeni vardır ve bu nedenin de bilincindedirler hep. Örnek vermek gerekirse, Atatürk çocukken uzun eşek oyunlarına sadece yastık olmak kaydıyla katılır mesela; eğilmek onun gibi şerefli bir kurtarıcının sınırları dahilinde değildir.

Bu mitos yaratımı serisini izleyerek şöyle laflar da uydurulabilir ‘küçük Vladimir’ için: “Baba, bir gün öyle bir gaste kuracam ki feleğiniz şaşacak!” veya “Anne, Rusya’da işçi sınıfı oluşuyo; temel hazır. Bi de onlara dışardan bilinç verebilsem var ya…” gibi.

Ancak, gerçekte vuku bulmamış da olsalar, bazı hikayeler ufuk açıcı, belli durumları anlamamıza yardımcı bir işlev görebilir. Lih de “farklı bir yol”u bu bağlamda kullanıyor: Narodnaya Volya militanlarının karşı karşıya oldukları paradoks ve Lenin’in bu paradokstan çıkmanın, onu parçalamanın yolunun nelere, hangi dinamiklere yaslandığını (yani ‘farklı bir yol’u) göstermesi. Bir “kahramanlık senaryosu” olarak adlandırılıyor bu.

Bahsedilen paradoks ve içinden çıkabilmek için işaret edilen / önerilen çözüm şudur:

“Aleksandr Ulyanov [Lenin’in ağabeyi] ve bütün bir Rus devrimci geleneğinin karşılaştığı ikilem, kitlelere dayanan sosyalist bir devrime hazırlanmak için siyasi özgürlüğe ihtiyaç duyulması, fakat bir kitle hareketi olmadan da siyasi özgürlüğün kendisinin imkansız olmasıydı. Peki ama muazzam ve karşı konulamaz bir güç o zaman için bile devrede ve ayrıca çarlığın baskılarına rağmen bir kitle hareketinin ortaya çıkma potansiyelini büyük oranda artırıyor olamaz mıydı? Böyle bir durumda bu potansiyelden istifade etmenin bir yolu bulunabilir, görece çelimsiz ve baskı altındaki bir Sosyal Demokrat parti bile büyük bir etki yaratabilirdi.”[5]

Lenin için bu ‘muazzam ve karşı konulamaz güç’, Rusya’nın kapitalist dönüşümüydü. Çarlığı devirecek bir demokratik devrim planıydı kafasındaki ve bu planda narod’u (halkı) peşinden sürükleyecek olan da oluşan işçi sınıfıydı. Bu dönüştürücü güçle etkileşime geçecek ve işçileri sosyal demokrat mücadeleye kazanacak, var olan tüm mücadeleleri ve hoşnutsuzlukları mutlakiyetin yıkılması hedefi yolunda adımlara çevirecek bir örgütlenmeye, özneye ihtiyaç vardır.

Lenin’inki işçi sınıfına, onun öncülüğünde yürüyeceğini düşündüğü narod’a ve hayatlarını devrim davasına adayacak profesyonel devrimcilere duyduğu güvenin üzerine inşa ettiği bir kahramanlık senaryosudur. Burada özne, bu kahramanlık senaryosunun gerçekleşebilmesi için var olan mücadeleleri dolayımlama ve birbiriyle ilişkilendirme rolünü üstlenir.

Konspiratsiya, SPD, Kautsky

Ancak güvensizliği ilke edinmişlerin Ne Yapmalı’da adım başı komplocuk bulmaları (yahut adım başı bunu bularak böyle bir ilke edinmiş olmaları) da hayli sık rastlanır bir durum. Lenin, Alman SPD’sini ve Batılı sosyalist parti modellerini tamamen reddediyor ve Narodnaya Volya’nın biraz daha güncellenmiş bir versiyonunu istiyordu, bu alımlamaya göre. Tüm bunlara da işçilerle ilgili endişe damgasını vuruyordu tabii:

“[Bu yoruma göre] Lenin’in bu yeni tasarısına yön veren şey zorunlu olarak ‘işçilerle ilgili bir endişe’, yani Lenin’in işçilerin tabiatları gereği reformist oldukları ve dolayısıyla devrimci bir partiyi kendiliklerinden desteklemeyecekleri, hatta destekleyemeyecekleri yönündeki kanaatiydi. O da bu nedenle partinin yalnızca pişmiş devrimci entelektüellerden oluşmasını sağlamaya çalışıyordu – daha doğrusu bize böyle anlatılıyordu.”[6]

Lih bize bilinenin tersine Lenin’in kafasındaki kitlelere parti kampanyalarıyla, siyasi gerçeklerin çok yönlü açıklanmasıyla ilham vermek yönündeki düşüncelerin SPD stratejisinden ilham aldığını söyler. Zaten Ne Yapmalı, Alman sosyal demokratlarına (başta Kautsky olmak üzere) övgülerle doludur. Onların olanaklarının, politik faaliyetlerinin genişliği ve Marksizmi savunuşları sıklıkla övülür.

Peki komploculuk meselesini ne yapacağız? Lih burada Rusça konspiratsiya kelimesini deşmek ve hangi bağlamda kullanıldığını bilmek gerektiğini söylüyor.

Konspiratsiya Fransızca conspiration [entrika, komplo, fesat, gizli ittifak] kelimesinden gelmekle birlikte, Rusçada, örgütü daha geniş bir cemaate bağlayan iplikleri muhafaza ederken bile polise yakalanmamak için gereken pratik davranış kurallarını ifade eden, kesinlikle tam ters bir anlam kazandı. Konspiratsiya ‘tutuklanmama sanatı’ olarak tanımlanabilir.”[7]

Yani mesele nefes aldırmayan çarlık polisi ve jandarmasının elinden kaçıp kurtulabilecek şekilde yetişmiş bir illegal devrimciler örgütüne sahip olmaktır. Ancak hedef başka bir Narodnaya Volya olmak değildir. Eski bir Bolşevik olan Lyadov’un sözleriyle hedef şudur: “Gizli örgütün çerçevesini mümkün olduğunca genişletmek ve bir yandan [parti] üyelerinin konspiratsiya karakterini değişmeden muhafaza ederken, bir yandan da onları bir dizi iplikle kitlelere bağlamak.”[8]

‘Dışarıdan bilinç verme’: Ekonomizm tartışması

Peki Ne Yapmalı’daki örgüt anlayışı yalnızca mutlakiyet baskısıyla açıklanabilir bir durum mu? Ayrı örgütlenmenin başka bir mantığı, anlamı da yok mu? Kanımca var. Burada ‘dışarıdan bilinç verme’ dediğimiz ilişkiye değinmeli.

Ne Yapmalı’da Kautsky’den uzun bir alıntıyla ‘dışarıdan bilinç verme’ ilişkisi ve bu ilişkinin tarafları anlatılır: İşçi hareketi ve Marksistler. Bu ikisi ayrı bölgelerde, birbirinden bağımsız olarak başlamış ve büyümüştür. Mesele bunları, yani işçi hareketiyle Markszimi buluşturmaktır.

Peki ‘dışarıdan bilinç verme’ye dikkat çektiğimizde kabus gibi her şeyin üstüne çöken ultra-merkeziyetçi, bir elitler klübü olan parti hayaletini yeniden çağırmış olmuyor muyuz?

Sanmıyorum. Çünkü bu mefhum Lenin’in kitap boyunca yürüttüğü ekonomizm tartışmasından bağımsız değil ve dışarısının neresi, içerisinin neresi olduğunu da bu tartışma bize gösteriyor.

Lenin’in meselesi şudur: Bu dışarıdan vermemiz gerektiğini söylediğimiz şey, bilinç, nedir? ‘Dışarısı’ neresidir, neyin dışıdır? Neyin propagandasını ve ajitasyonunu yapmalıyız? Marksistlerin görevi nedir? Buna karşı ekonomistler neyi savunmaktadır?

Ekonomistler şunu savunur: Ekonomik mücadeleyi siyasal mücadeleye dönüştürmek yahut ona siyasi bir muhteva kazandırmak gerekir. Mücadele rotamız budur. Lenin’se bunun trade-unioncu bir politika olduğunu söyler. İşçilerin kendi mücadeleleri içinde kazandıkları deneyimlerini yeterli gören bir anlayıştır çünkü bu. ‘Elle tutulan sonuçlar vaat eden’ mücadelelerin önemine vurgu yaparak politikaya olan ihtiyacı gizlemeye çalışanların yoludur. ‘Bir rubleye bir kapik ekleme’ mücadelesidir onlarınki. ‘Bir rubleye bir kapik eklemek’ (ücretlerin yükseltilmesi mücadelesi) değersiz olduğundan değil; Lenin ekonomik mücadelenin önemini teslim eder; yalnızca bu mücadelenin Marksistlerin ufkunun sınırı olmasına razı değildir. “Neden ekonomik mücadeleyle ufkunuzu sınırlıyorsunuz sersemler” diye işçileri azarlama hakkını görmez kendisinde; işini yapmaya çalışan bir Marksist olarak diğer Marksistlere haykırır: “Neden işçilerin bu sınırın ötesine geçmesine yardım etmiyorsunuz! Eğer etmeyecekseniz neden Marksistsiniz, neden kendinize sosyal demokrat diyorsunuz!”[9]

Ekonomistler kendiliğindenliğe taparak önünü açmaları gereken işçi sınıfının kuyruğuna takılmakta, Lenin’in Plehanov’dan ödünç aldığı deyimle, saygılı bir tavırla onun kıçını seyretmektedirler.

Bunlara hayali bir işçinin ağzından seslenir Lenin:

“Somut, elle tutulur sonuçlar vaat eden talepler formüle ederek hepinizin desteklemek istediği biz işçilerin arasında bu ‘etkinlik’ zaten mevcut ve günlük sıradan sendikal çalışmamızda bu somut talepleri sık sık ve aydınlardan hiçbir yardım almaksızın kendimiz öne sürüyoruz. Fakat böyle bir etkinlik bizim için yeterli değil; biz yalnızca ‘ekonomik’ politika lapasıyla geçiştirilebilecek çocuklar değiliz. Ötekilerin bildiği her şeyi biz de bilmek istiyoruz, politik yaşamın bütün yönlerini en ince ayrıntılarına kadar öğrenmek ve her politik olayın içinde etkin olarak yer almak istiyoruz. Bunun için, aydınların, zaten bildiğimiz şeyleri bize daha az yinelemeleri, ama henüz bilmediğimiz, fabrika ve ‘ekonomik’ deneyimlerimizden hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz şeyleri daha çok aktarmaları gerekiyor: Politik bilgi. Bu bilgiyi siz aydınlar edinebilirsiniz ve onu bize, şimdiye dek aktardığınızdan yüzlerce, binlerce kat daha fazla aktarmakla yükümlüsünüz.[10]

Ne Yapmalı’nın bir yerinde zaten bizatihi polisin grevleri bastırarak, işçileri tutuklayarak, vs. ekonomik mücadeleye siyasi bir muhteva kazandırdığını (!) söyler Lenin. Yapılması gereken, hayali işçinin söylevinde olduğu gibi, farklıdır. İhtiyaç ve görev bu yapılan değildir. İhtiyaç ve görev; işçilerin (ve sadece işçilerin değil, halkı –narod’u- oluşturan diğer sınıf ve katmanların da) ülke ve dünya siyasetiyle ilgili, farklı sınıflarla ve onların birbirlerine karşı konumlanışlarıyla, vs. ilgili, geniş bir siyasal gerçekleri açıklama kampanyasıyla, kahramanlık senaryosunun baş rol oyuncuları haline gelmelerine yardımcı olmaktır. Burada sosyalist propaganda, ajitasyon ve bunun çok önemli bir türü olarak teşhir, yani siyasi gerçekleri açıklama kampanyası öne çıkar.

Dışarısı, ekonomik mücadelenin dışıdır. Vurgu politik olanadır.[11]

Iskra: Amatörlük ve israftan kurtulmak

Sıkı gizlilik koşullarına riayet eden ve bu sırada da kitlelerle bağlarını tesis eden ve koparmayan, onları sosyal demokrat mücadeleye kazananacak bir profesyonel devrimciler örgütü nasıl yaratılacaktır peki? Burada Lenin tüm Rusya’yı kapsayacak bir gazete planı önerisinde bulunur.

Birçok yerel örgüt birbirinden bağımsız olarak çalışmalar yürütmekte, ancak bir süre sonra polisin ve jandarmanın işleri daha bir çekip çeviren öncüleri yakalamasıyla bir çalışma daha sona ermekte, bir çevre daha dağılmaktadır. Herkes kendi sınırlı pratiği içerisinde Amerika’yı yeniden keşfetmekte, bu nedenle de örgütsel süreklilik sağlanamamaktadır.

Bu her anlamda israftır. Yayınlar konusunda da. Yerel yayınlar elbette ki değerlidir ve bu yayınlara yazan işçilerin davayı sahiplenmesinde, kendini bir özne olarak kurmasında büyük yararları vardır. Ancak birçok yerel örgütün deneyimlerini toplayacak, bunları birbirinden ve ülkede ve dünyada olup biten her şeyden haberdar ederek mutlakiyete karşı mücadelede birliği örgütleyecek bir gazete planı yanında kısır kalmaktadırlar.

Günümüzde de durum farklı değil. Pek çok örgüt, çevre, vs. belli ilişki ağlarına sahip ve değerli çalışmalar yürütmekte. Ancak bunlar birbiriyle gerçek bir etkileşime nadiren girebilmekte ve sosyalist sol uzun zamandır gerçek bir güç olarak varlığını hissettirememekte.

İhtiyacımız bir sosyalist / komünist özne. Bunu yaratmak için de mücadelenin içinde sınanarak, belli politik hedeflerde birleşerek bir tartışma yürütebilmeliyiz. Çünkü her biri ne kadar değerli de olsa hepimizin kendi dar, kısmi çalışmalarımızla yetinerek böyle bir özneyi kuramayacağız.

“Komünist olmak”: Bir paye mi?

Kurulması yaşamsal önemde olan özneyi / partiyi neredeyse bir kast oluşturma mücadelesi olarak görenler de var ancak. Onların yolunun Lenin’inkinden epeyce ‘farklı bir yol’ olduğu ortada. Bu yolda yürümek, adamakıllı bir politik faaliyeti engellemenin yanında insanları, ‘kitle’yi küçümseyen, alabildiğine sekter kişilikler yaratıyor.

Kitle ne demek mesela böyle bir sosyalist için? Grev yapan, ayaklanan (işçi sınıfı yalnızca harekete geçtiğinde muhatap alınabiliyor esas olarak) ve zaten bunları yapmak ödevi olan ama yazık, kafası basmadığı için aslında hiçbir gerçek etki de yaratamayan, devamlı olarak akıl verilmesi gereken bir zavallılar topluluğu. Yani biz sahip olduğumuz ve büyük kitlelerin sahip olamayacağı bir ‘öz’ sayesinde (yukarılarda bir yerde olmak anlamında) herkesten farklıyız (ayrı örgütlenmek de bu ‘yukarıda olma’ haliyle alakalı bir elitizm meselesi haline geliyor bu durumda).

Sahiden gündelik hayat dediğimiz şeyin ne derece zor olduğunu, bununla yaşayabilmenin, her gün yeniden hayata başlayabilmenin ne derece zorlu olduğunu görmek bu kadar zor mu? ‘İşçiler muhteşem insanlar; parıl parıl parıldıyorlar’ edebiyatı yapmak değil niyetim. Sadece güç ise aradığımız, bu güç atıl haldeyken bile nasıl direngenlik gösteriyor, buna işaret etmeye çalışıyorum.[12]

Komünist olmak kendimize yakıştırdığımız bir paye, bizi diğerlerinden (olumsuz anlamda) ayıran bilgili başımızın etrafındaki hale değil. E peki hiç mi ayırıcı bir vasfımız yok, olmamalı?

Elbette var ve olmalı. Ama nasıl? Tarihimizdeki önemli, kurucu belgelerden biri olan Komünist Manifesto’ya atıfla anlamaya çalışalım bunu.

Manifesto’da komünistlerin işçi sınıfının çıkarları dışında bir çıkarları ve sekter ilkeleri olmadığı yazar. Ancak komünistleri işçi hareketinden ayıran iki mevzu da öne çıkarılır: Birincisi, sınıfın ulusal değil uluslararası çıkarlarını; ikincisiyse kısmi değil bütünsel çıkarlarını savunmaları.[13] Bu nedenle tabii ki ayrı örgütlenme gerekli. Özne dediğimizde bunun ayırıcı vasıflarından birinin bu olması gerektiği açık. Ancak meselenin öğretme kısmı şişirilip (ve bir de üstüne bu becerilemeyip) öğrenme kısmından bahis açılmaması en hafif deyimle ilginçtir.[14]

Bitirirken

Elbette ki hiçbir okuma masum değil. Ne Yapmalı da Lenin de kendi içinde tutarlılıklar yanında çelişkiler, uyuşmazlıklar da taşıyor. Dolayısıyla bu yazı çok önemli sorular sorduran bir yanıt hakkında birkaç doğru şey söyleyebilme denemesidir.

Oedipus’un Sfenks’in bilmecesine cevabı “insan”dı. Ancak tam da bilmecenin kendisi “insan” olarak düşünülemez mi? Komünizmi de böyle düşünmeyi deneyelim. Komünizm tarihin çözülmüş bilmecesidir, evet. Doğru yanıt komünizm, evet. Ama çözmemiz gereken bir yanıt.

Notlar

[1] Lars. T. Lih, Lenin: Farklı Bir Yol, çev. Aslı Önal, Ayrıntı Yayınları, 2017.

[2] Lih’in Lenin bu sorulara farklı yanıtlar veren yorumu büyük ölçüde yanlış anlaşıldığını düşündüğü Rusça kavramlara dayanıyor. Örneğin Ne Yapmalı’yı okurken bu metinde sıkça geçen konspiratsiya, praktiki gibi kelimelerin gerçek anlamlarını bilmeden yapılan bir okumanın yanlış bir okuma olacağını söylüyor.

[3] Lih, Lenin, s.29-30.

[4] Bu, kişiyi diğerlerinden farklı yapan ‘öz’, devrimci özneler; özne olduğunu iddia eden veya yaratma derdinde olduğunu söyleyenler için de büyük ölçüde geçerlidir: Burası, bizim örgütümüz tertemizdir. Biz sosyalistler / komünistler olarak herkesten ayrıyızdır ve büyüğüzdür. Adım başı karşımıza çıkan sekterlik boşuna değil. Komünistliği bir paye, elit olduğuna dair bir nişane olarak taşıyıp dolaşanın varacağı yer sekterlik. Böyle birinin merak etmeye, öğrenmeye de ihtiyacı yok. Ayrıca hiçbir şeye şaşırmanıza da gerek yok. Sizin için her şey aşağı yukarı olup bitmiş durumda zaten.

[5] Lih, Lenin, s.41. Vurgu metnin orijinalindedir.

[6] Lih, Lenin, s.76

[7] Lih, Lenin, s.78

[8] Lih, Lenin, s.78

[9] Ekonomizm tartışmasıyla ilgili benzer bir vurguyu Brecht’in Ana oyunundaki işçilerin oportünistlere çağrısı / karşı çıkışı olan Yırtılan Giysi Şarkısı’nda özlü ve coşkulu bir biçimde görüyoruz; işçiler şöyle seslenirler bu şarkıda önlerini açmayanlara: Giysimiz yırtıldığında, ekmeksiz kaldığımızda bizi temsilen siz, koşar gidersiniz hep baylara; biz üşüyerek ve aç açına beklerken ’büyük bir zafer’ olarak bize getirdiğiniz ne ola peki? Bir parça yama, bir dilim ekmek. Halbuki biz sizin sandığınızdan daha ‘ileride’yiz; özlemlerimiz, taleplerimiz çok daha geniş, sınırsız: “Yamayı ne yapalım biz / Bize bütün bir giysi gerekli. / Dilimi ne yapalım biz / Bize ekmek gerekli. / Bize yalnızca iş değil / Bütün fabrika, kömür ve madenler ve / Devlette güç gerekli. / Ama siz / Ne veriyorsunuz bize?”

[10] V. I. Lenin, Ne Yapmalı: Hareketimizin Acil Sorunları, çev: Arif Berberoğlu, Evrensel Basım Yayın, 2011. Vurgular metnin orijinalindedir.

[11] Politik olan derken ne menem bir politika olmalı kafamızdaki; bununla ilgili bir zihin açıklığı da gayet gereklidir. Bizim politikamız ayırıcı vasıflarını ve sınırlarını daima diri tutan, gücünü ve sınırsızlığını, alabildiğine büyüme potansiyelini de buna borçlu olan / olacak bir politika yapma, siyaset taşıma tarzı olmalı. Bu tip bir mesele olarak andaki mücadele için sınırları alabildiğine geniş çizilmiş bir Erdoğan karşıtlığının tehlikeleri ve buna karşı ve alternatif olarak neler yapılabileceğiyle ilgili yakın zamanda yapılmış Webiz’deki Foti Benlisoy söyleşisine bakılabilir: https://youtu.be/W3z8VHu3Pp4

[12] Aynı zamanda sınıf bilinçli, sosyalist / komünist işçiler de orta sınıfa mensup yoldaşlarından çok daha fazla çaba sarf etmek zorunda kalmakta ve açıkçası bazen de buna zorunlu bırakılmaktadırlar. Bunu ayrımcılık yapmak amacıyla değil, şundan söylüyorum: Yukarıdakiler-aşağıdakiler hiyerarşisi bu ilişkilerle alakasını kesmeyi politik faaliyetinden ayrı bir mesele olarak görmemesi gereken ‘yer’lere de sinmiş durumda. Bu vurguya ihtiyaç bundan.

[13] Tabii Marx ile Lenin’in parti anlayışlarının aynı, birinin diğerinin doğal devamı olduğunu söylemek istemiyorum ama bir süreklilik olduğu açık.

[14] Bir de devamlı öğrenmekten bahsedenler var. Bir de tabii burada pedagojik bir ilişkiden bahsetmiyoruz. Mücadelenin içinde öğretme ve öğrenme, biz müdahale edemiyoruz pek belki ama, gerçekleşiyor zaten. Belki komik kaçacak, bilemiyorum ama ‘90’lı yıllarda solcu olup o güne kadar sokağa çıkmamış, belli deneyimleri olan bir kimseyle birkaç öğrenci Gezi’de barikat kuruyorlar örneğin. Bu bir deneyim aktarımı değil mi şimdi ve yapılması gereken bu bağın, karşılıklı aktarımın, insanların biriktirdiklerinin vs. bir şekilde sürekliliğini tesis etmek değil mi?

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar