Milliyetçi Cephe’nin tutmayan dikişleri ve referandumun olası sonucu -

Sandıkların açılmasına iki gün kala bir bilanço çıkarabilmek, muhtemel sonuçların ne anlama gelebileceğini değerlendirebilmek için önce başa dönmek, referanduma neden gidildiğini hatırlamak lazım: Erdoğan 15 Temmuz’un ertesinde, darbe girişiminin devlet katında yarattığı zafiyet nedeniyle düzen içi hiziplere yaslanmaya mahkûm olmuştu. Ancak sonuçta gücün paylaşılması anlamına gelebilecek bu durum ilanihaye böyle devam edemezdi. Alaturka Bonapartist kliğin iddiası basitti: Darbe girişiminin yerle yeksan ettiği iktidar blokunun yıkıntıları arasında kalan devletin kırılganlığı, ancak güçlü lider aracılığıyla telafi edilebilirdi. İşte (referandum değil) plebisit, yani liderin oylatılması, Erdoğan’a devlet içi hiziplerle ilişkisini kendi belirlediği koşullarda tanzim etme ve böylece devletin birlik ve bütünlüğünü kendi bedeninde tesis etme imkânı sağlayacaktı. Hesap da basitti: Darbenin püskürtülmesinin havasını arkasına alan iktidarın tabanının yanına MHP oylarını eklediğinizde %60’ı aşan “rahat” bir çoğunluk çıkıyordu.

Bir büyük “sürpriz” olmazsa, bilmediğimiz, göremediğimiz bir “evet” dalgası söz konusu değilse, evdeki hesabın çarşıda tutmadığını söylemek şimdiden mümkün. Sağı Erdoğan liderliği etrafında bloklayıp yeni milliyetçi cephe aracılığıyla ileriye doğru kaçma girişimi, sağın kendi içerisindeki çelişki ve ihtilafların görünür olması gibi paradoksal bir sonuca yol açmış görünüyor.

MHP’nin durumu malum. Parti içindeki yarığın sayısal karşılığını ancak 16 Nisan gecesi öğrenecek olsak da onun kemiğe değecek kadar derin olduğu belli. MHP muhaliflerinin beklenmedik performansıyla çantada keklik olmadığı anlaşılan milliyetçi oyların bir de AKP’nin mütedeyyin-muhafazakâr Kürt tabanında firelere yol açma ihtimali var. Bahçeli’nin “eyalet sistemi” resti, pirince giderken bulgurdan da olunması riskinin ne denli ciddi olduğunun son işaretidir. Saadet’in “hayır” ısrarı, parti tabanındaki karşılığı ve sayısal ifadesi ne olursa olsun, mütedeyyin kesimdeki politik birliği bölmüş, bu kesimde “hayır” oyuna bir kimlik ve adres vermiş, onu “meşru” hale getirmiştir. Bir saray daveti neticesinde dümeni “evete” kıran BBP liderliği dahi kendi tabanıyla sorun yaşıyor.

Dahası var. Bir “istikrar ve büyüme” koalisyonu olduğu söylenen AKP adlı siyasal makine bir türlü tam kapasiteyle çalıştırılamıyor. Mesele sadece Gül, Arınç, Davutoğlu gibi küskünlerin “evet” kampanyasına katılmayıp renk belli etmeme ısrarı değildir. Sorun, parti tabanındaki iki duyarlılık biçiminin birbiriyle telif edilebilmesinin giderek daha güç hale gelişidir. Erdoğan’ın özellikle son üç yılda tabanı ideolojikleştirerek sıkılaştırma gibi bir arayış içerisinde olduğu malum. Bunda belli bir başarı sağlanmış olduğu da aşikâr. Ancak bu kutuplaştırıp politize ederek konsolidasyon girişiminin “doğal” sınırları olduğunu unutmamak gerek.

AKP’nin 2001 krizinin ardından çöken merkez sağdan tevarüs ettiği ve Türkiye sağına has “büyüme ve istikrar” vaadi dolayısıyla AKP’ye oy veren kesimlerle ideolojikleştirme kampanyalarıyla sıkılaştırılmış “reisçi” kesim arasındaki (çelişki demeyelim ama) açı, giderek büyüyor. Erdoğan liderliğinin şimdiye değin birliğini sağlamakta pek zorlanmadığı bu iki kesimin siyasal hedef, duyarlılık ve söylemlerindeki ayrışma daha görünür oluyor. “Merkez sağ” kökenli “endişeli pragmatistlerin” memleket ahvaline dair kaygıları sandığa yansır mı bilinmez. Kesin olan, bu kesimin gidişata dair endişelerinin AKP’nin dinamik ve tutarlı-bütünlüklü bir kampanya yürütmesine mani olduğu.

Neticede referandum yeni milliyetçi cephenin dikişlerini sağlamlaştırmaktan ziyade zayıflatmış görünüyor. Milliyetçiliğin tutkalı olduğu bir yeni hegemonik blok inşası göründüğünden çok daha netameli bir işe dönüşmüş durumda. Bu halde sandıktan az bir farkla “evet” oyu da çıksa, Bonapartist klik iddialarının altında kalmış olacaktır. Devletin kurumsal mimarisini şef merkezli bir biçimde yeniden tanzim etme, fiili şefçi rejimi anayasaya yazarak stabilize etme girişimi, bir-iki puanlık bir farkla kotarılabilecek bir iş değildir. Az farkla, yüzde elli küsürlük bir “evet”, devlet içi fraksiyonları şef merkezi bir hiyerarşiye tabi kılmaya, Erdoğan’dan toplumun tüm sınıf, katman ve kesimlerinin üzerine çıkan bir Bonapart yaratmaya yetmez. Böyle bir sonuçla yeni rejimin istikrar kazanması, “devletin birlik ve bütünlüğünün” temini mümkün değildir. Bu tür bir (neredeyse) “Pirus zaferinin” kestirilebilir tek sonucu, kırılganlığın, istikrarsızlıkta istikrarın devamı olacaktır.

Aksi ihtimal söz konusu olursa, yani sandıktan az bir farkla olsa “hayır” çıkarsa da pek bir şeyin değişmeyeceği, “reisin” ne yapıp edip duruma yeniden hâkim olmanın bir yolunu bulacağı kestirimiyse gerçekçi değildir. Olası bir “hayır” sonucunun yaratacağı türbülansı 7 Haziran’la kıyaslamak yanlıştır. Bu kez söz konusu olan bir başka seçim değil, Troçki’nin “Bonapartizmin demokratik ayini” diye tanımladığı plebisittir, bizzat liderin oylanmasıdır. Terazide tartılıp yüzde ellinin altına düşen bir liderin aynı oyunda ısrar etme güç ve iddiası bir hayli zayıflayacaktır. Bu bakımdan muhtemel bir “hayır” oyu, Bonapartçı kliğin dengesini bozacak, onu destabilize edecektir. Dikişleri tutturulamayan sağ blokta çözülme böyle bir ihtimalde hızlanacak, düzen içi hizipler arasında görünen ve görünmeyen ihtilaflar iyice kızışacaktır.

Yaşayıp göreceğiz…

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar