Manifesto’da ekososyalizmin izleri -

21. yüzyılın ilk çeyreğinde her düşünsel/siyasal akım ekolojik krize dair ürettiği yanıtlar ölçüsünde sınanacak. Yani ekolojik krize yanıt üretebildiği ölçüde anlamlı olacak. İçinde bulunduğumuz yüzyılın siyasal, toplumsal, kültürel iklimini büyük ölçüde belirleyecek olan, iklim krizine, su krizine, gıda krizine verilecek yanıtlar. Tüm bu bileşenlerin nasıl, ne ölçüde karşılanacağı, kriz görüngülerinin ne ölçüde geriye döndürüleceği o siyasal toplumsal akımın “başarısını” belirleyecek temel kriter olacak.

Son dönemde Marx’ın ve Marksizmin ekoloji ile ilişkisi oldukça sık tartışılan bir mesele haline gelmiş durumda. Bu tartışmalar içerisinde kabaca üç görüş bulunduğunu söylemek mümkün. Öncelikle Marksizmin ekoloji karşıtı olduğu, temel olarak üretimci, insan-doğa ilişkisini klasik Batı düşüncesindeki ikili kutuplaşma/karşıtlık içerisinde alan, yani doğayı pasif, kadınsı, irrasyonel, insanı ise aktif, fail, erkek, rasyonel olarak gören, dolayısıyla doğaya fetihçi bir yaklaşımla bakan bir düşünce olduğunu vurgulayan bir akım var. Bilhassa akademi dünyasında çok yaygın bir algı bu. Bir başka görüş, Marksizmin ekolojik potansiyelleri olduğunu, bir dizi ekolojik öngörüsünün, sürdürülebilirliğe dair birtakım varsayımlarının olmasına karşın sistemli olarak ekolojist olmadığını ifade eden, yani Marksizmin içinde geliştiği toplumsal, siyasal dönem itibariyle Marx’ın o dönemin biraz önce zikrettiğim ikili karşıtlıkları içinde düşündüğü, üretimci paradigmasına takılı kaldığını savunanlar var. Bir üçüncü görüş de Marksizmin sistematik olarak ekolojik bir görüşe sahip olduğunu, Marx’ın insan doğa ilişkisine dair sürdürülebilirlik nosyonunun egemen olduğu bir paradigmaya sahip olduğunu savunan görüş bulunur.

Peki Komünist Manifesto bu tartışmanın neresinde? Bu kısa siyasal risalede bir dizi ekolojik temaya rastlamakta mıyız ya da Marx ve Engels’in bu eserinde yukarıda belirtilen anlayışlardan hangisini destekleyen görüşler zikredilmiş, ona bakmaya çalışalım. Manifesto genel olarak Marx ve Engels’in son derece ekoloji karşıtı metinlerinden birisi olarak tanımlanagelmiştir. Özellikle Komünist Manifesto’nun ilk bölümleri, yani burjuvazinin kendi suretinde bir dünya yaratması sürecinin betimlendiği kısımlar adeta burjuvazinin bir zafer alayı olarak tanımlanır. Metnin özellikle ilk bölümleri burjuvazinin neredeyse yüz yıllık hâkimiyetinin, insanlığın toplumsal tarihinde o döneme kadar üretici güçlerde edinilememiş büyük dönüşümlere sahne olduğundan bahsedilir. Bu süreç burjuvazinin muzaffer yürüyüşü olarak oldukça renkli bir biçimde tanımlanır: “Burjuvazi sadece yüz yıllık sınıf egemenliği boyunca, daha önceki kuşakların toplamından daha kitlesel ve devasa üretim güçleri oluşturdu. Doğa güçlerinin ehlileştirilmesi,” (bazı çevirilerde “doğa güçlerine egemen olması” diye tarif edilir) “makineleşme, sanayide ve tarımda kimyanın kullanımı, buharlı gemi, demir yolları, elektrikli telgraflar, dünya üzerindeki el değmemiş bölgelerde toprağın işlenebilir hale getirilmesi, ırmakların ulaşım için düzenlenmesi, yerinden koparılan bütün insan toplulukları -daha önce hangi yüzyıl, toplumsal emeğin bağrında böylesine üretim güçlerinin yattığını fark edebilmiştir!” Yani sermaye iktidarı öyle üretici güçler yaratıyor ki insanlığın yeryüzü macerasında o güne kadar böyle bir şey söz konusu bile olmamış.

 

Malthus’a karşı…

Söz konusu pasajda klasik bir şekilde insan merkezci bir doğa ve fetihçi insan algılayışı çok yoğun; doğa pasif, adeta insan amaçları aracı konumunda. Tabii bu eleştiriye baktığımız zaman Marx ve Engels’in yaşadıkları dönem üzerinden bu meseleyi tartışmak gerekiyor. Marx ve Engels’in düşünsel olarak çok yoğun bir şekilde uğraştıkları, adeta bir nefret ilişkisi geliştirdikleri Malthusçuluk meselesine değinmeden bu konuyu tartışmak mümkün değil. O dönem Malthus’un söylediği çok da yaygın kabul gören bir yaklaşım: “Geçim araçlarının üretimindeki artış, nüfus artışının sürekli gerisinde kalıyor.” Dolayısıyla insanlık sürekli olarak kıtlık döngüsünün pençesinde ve bunu kırması mümkün değil.

Dolayısıyla Malthus’un düşüncesi kurtuluşçu ütopyaların imkânsızlığını açıklamaya hasredilmiş bir düşünce. Marx ve Engels işte bu noktada Malthusçulukla hesaplaşıyor, özellikle de nüfus meselesi bağlamında. Nüfus meselesi günümüzde de ekolojik krizin en temel düğüm noktalarından bir tanesi, özellikle ekolojik krize karşı sürekli dile getirilen, popülerleştirilen egemen çözüm metotlarından bir tanesi, nüfusu kontrol altına almak. Küresel güneyin yani yoksulların nüfusunu kontrol altına almak en önemli çözüm yollarından birisi olarak takdim ediliyor. Bu elbette ayrı bir tartışma. Ama işte Manifesto’da burjuvazinin zafer alayı tarif edilirken, Marx bunun, yani bu Malthusçu nüfus sorununun büyük ölçüde aşıldığını dile getiriyor. Malthus’un, geçim araçlarında artışın mümkün olmadığı, dolayısıyla her türlü kurtuluşçu ütopyanın aslında imkânsız olduğu iddiasının aksini ispat etmeye çalışıyor. Burjuvazinin yarattığı dünya bu anlamda aslında kurtuluşçu bir tasarımı mümkün kılabiliyor.

Buradan devam edecek olursak doğanın ehlileştirilmesi, doğaya egemen olma teması, hem Komünist Manifesto’nun ekoloji karşıtı bir metin olarak tanımlanmasına hem de Marksizmin ekoloji karşıtı olarak tanımlanmasında çok kullanılır. Doğaya egemen olma meselesi Marx’ta nasıl yer alıyor? Marx bu konuda döneminin insan ve doğa ilişkisini ikili karşıtlıklar üzerinden kavrayan egemen düşüncesini paylaşmıyor. 1844 El Yazmaları’ndan itibaren başlayan süreçte tarihsel materyalizm görüşünü oluştururken, Marx’ın insan-doğa ilişkisine dair görüşü insanın bizzat doğanın bir parçası olduğu, emeğin bizzat doğanın bir gücü olduğu, yani insan emeğinin kendisinin zaten doğal bir güç olduğunu savunuyor. Dolayısıyla bu ikisini Marx ikili bir karşıtlık temelinde kavramlaştırmıyor. Bir tarafta saf bir doğa, öte tarafta da rasyonel bir insan; ya da bir tarafta kötücül bir doğa, öte tarafta da rasyonel insan var diye düşünmüyor. Ya da günümüzdeki derin ekolojiden esinlenen akımlarda gördüğümüz bir yanda müşfik, saf bir doğa ile öte tarafta da adeta doğaya kanserli bir hücre gibi dayatılan bir insan bulunduğu görüşünü de benimsemiyor. Dolayısıyla bu ikili karşıtlık düşüncesi aslında birbirinin ayna sureti gibi. Yani derin ekoloji ve üretimci anlayışların insan-doğa ilişkisine dair kavrayışından farklı olarak Marx’ta bunların bütünlüğüne dair, yani bunların birleşikliğine dair bir anlayış var.

Alman İdeolojisi’nde Marx’ın ve özellikle de doğa bilimlerine çok canlı bir ilgi besleyen Engels’in sürekli olarak bu alandaki gelişmelere başvurdukları bilinir. Marx açısından zaten bir tane bilim var, o da tarih. İnsanlık tarihi doğa tarihinin bir parçası, yani doğa insanla birlikte evrimleşen iki bileşik güç. Dolayısıyla Marx’ta doğaya hükmedilmesi gibi pasajlara rastladığımız zaman, Marx ve Engels’in çok önemli başka bir dizi metnindeki, hem Kapital’de hem Doğanın Diyalektiği gibi metinlerde, insanın doğa üzerindeki fethinin “dışarıdan bir fetih olmadığı, dışarıdan bir müdahale olmadığı” şeklindeki görüşlerini aklımıza getirmek gerekiyor. Özellikle Engels Doğanın Diyalektiği’nde insanın doğaya bir fatihin, mesela İspanyol bir fatihin Latin Amerika’yı ele geçirmesi gibi dışarıdan fethetmediğini vurgular. Engels’e göre ilk anda bu böyle gözükür ama sonrasında doğa onun bütün bu etkilerini tersine alır. Dolayısıyla yapılması gereken tek şey, onun yasalarını bilmektir. Doğanın yasalarını bilerek onu “kontrol etmek” ya da şöyle söyleyeyim, doğaya itaat ederek egemen olmak. Dolayısıyla doğaya itaat edersiniz ve insani ihtiyaçları karşılamak için doğayı, kurallarını ve ritimlerini düzenleyebilirsiniz.

 

Burjuvazinin Pirus zaferi

Buradan Komünist Manifesto’daki Malthus eleştirisi üzerinden yukarıda değinilen burjuvazinin zafer alayı betimlemesine geri dönelim. Marx ve Engels burjuvazinin ya da sermaye iktidarının kıtlık döngüsünü ortadan kaldırmasını bir başarı olarak tarif eder. Ama bir anlamda Marx bu zafer alayını tanımlarken başka bir noktaya daha geçer. Kapitalizmin hızla, aslında kendi yarattığı bu güçlerin, ortaya çıkardığı bu devrimci güçlerin kontrolünü yitirmeye başladığı, hatta kontrolünden çıkmaya mahkûm olduğu bir süreci tanımlamaya başlar. Manifesto’nun tarif ettiği kapitalizm tam anlamıyla Frankenstein’ın yaratılıp, bir süre sonra sahibine karşı döndüğü, onu tehdit etmeye başladığı bir sistemdir. Kapitalizm de, bütün burjuva mülkiyet ilişkileri de, devasa üretim araçlarını oluşturan burjuva toplumu da kendi çağırdığı cinlere artık hükmedemez hale gelen cinci hocalara benziyor, onların kaderini paylaşıyor.

Peki cinci hocanın hükmedemediği cinleri neler? Marx hemen ticari krizlerden bahseder, aslında aşırı üretim krizlerinden bahseder. İlk defa insanlık tarihinde artı kriz denilebilecek, aşırı üretim krizidir söz konusu olan ve orada kapitalizmin sınırsız genişleme, sınırsız büyüme ama aynı zamanda sınırsız kendini yok etme, yani periyodik olarak üretici güçleri heba etme, boşa harcama nosyonu ile karşılaşıyoruz. Komünist Manifesto’da bu var.

Daha sonra Marx bu düşünceyi özellikle kapitalizmin temeli olarak gördüğü yerde geliştirecektir. Yani Kapital’de incelediği tarımsal kapitalizmin gelişimi sürecinde. Marx tarımsal kapitalizmi bir hırsızlık olarak tanımlar. Çünkü Marx’a göre kapitalist tarım, toprağı tüketen, toprağın döngülerini ihlal eden, kendisini yenilemesini ortadan kaldıran, dolayısıyla insanla doğa arasında, toprak arasında bugünkü terimlerle “sürdürülebilir” bir ilişki zeminini ortadan kaldıran bir süreçtir. Adeta bir hırsızlık; kapitalizm emeği nasıl çalıyorsa, onu basitleştirip niteliksizleştiriyorsa, özel mülkiyet yani meta haline gelmiş toprağı da niteliksizleştiriyor, basitleştiriyor. Marx’a göre zaten kapitalizm bir nicelleştirme mekanizması.

Dolayısıyla Komünist Manifesto’da burjuvazinin bu zafer alayını yani burjuvazinin egemenliğini tanımladığı bölümlerden sonra kapitalizmin yarattığı potansiyel ekolojik krize dair bir dizi iz bulabilmek mümkün. Tabii Marx açısından bunlar aktüel değil. Marx’ın ekolojik kriz tespiti toprak bozulması gibi aktüel bir etki değil. Toprak bozulması en önemli aktüel etkilerden bir tanesi. Elbette aynı zamanda Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu eserinde de, işçi sınıfının içine tıkıldığı kentlerdeki koşullara dair canlı bir ilgisi var. Yani havasız, temiz olmayan, kanalizasyonu bile bulunmayan yerlere taşınmış proletaryanın yaşamına dair kaygıları var. Onlara bugünden baktığımızda, Marx ve Engels’in bugünkü ölçüde ekolojik bir krizi görebildiklerini söylemek mümkün değil belki ama kapitalizmin aşırı üretim krizleri meselesi bir ölçüde ekolojik krizin potansiyel mekanizmasını bize veriyor.

 

Çitleme

Marx ve ekoloji başlığı tartışıldığında iki en önemli çalışması insan-doğa ilişkisine dair tartışmaya başladığı 1844 Elyazmaları ile Kapital. Komünist Manifesto aslında bu başlığa ilişkin daha az nokta ihtiva eden metinlerden bir tanesi. Üretici güçler ve zenginlik, Marx’a göre doğa ve emeğin birleşimi. Zaten üretici güçleri tarif ederken doğayı tarif ediyor. Manifesto’nun ikinci bölümünün hemen sonundaki önlemler meselesindeyse iki önemli nokta var. Bir tanesi toprak mülkiyetinin kamulaştırılması. Biraz önce de söyledik, Marx’ta çok önemli bir nokta kapitalist tarımın oluşumu, yani çitleme süreci. 17. yüzyıldan başlayan çitleme sürecinin kendisi, kapitalizmin gelişiminde Marx için en önemli noktayı oluşturuyor zira İngiliz kırsalının çitlenmesi, toprağın bir mülk haline getirilmesini sağlıyor. Bu süreçte iki şey oluyor, bir tanesi artık bir toprak piyasası gelişiyor ve giderek daha pekişiyor, toprak bir meta haline geliyor. İkincisi de emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan geniş kitleler şehirlere yığılıyor ve emek gücü oluşuyor. Marx’a göre bu ikisi paralel bir süreç. Dolayısıyla Kapital’in üçüncü cildinde Marx, “Bir gün gelecek ki insanın toprak üzerindeki mülkiyeti, insanın insan üzerindeki mülkiyeti gibi abes bir şey haline gelecektir” diyor.

Manifesto’daki toprak mülkiyetinin kamulaştırılması meselesi sadece kapitalist tarıma, çitleme sürecine karşı ve proleterleşme sürecine dair bir mesele olmanın ötesinde aynı zamanda bugün ekolojik bir dönüşüm, yani ekolojik bir devrimin düğümlendiği noktalardan bir tanesi. Manifesto’da bir başka mesele de “tarım ve sanayi işletmelerinin birleştirilmesi; kent ve kır arasındaki farklılıkların süreç içerisinde giderilmesinde etkin olmak”; dolayısıyla kent ve kır arasındaki çelişkilerin giderilmesi meselesi. Manifesto biraz önce zikretmeye çalıştığım, burjuvazinin muzaffer yürüyüşünün betimlendiği kısımda aynı zamanda devasa kent demografisinden bahseder. Hatta bu süreci olumlu bir süreç gibi aktardığını görürüz ama Marx ve Engels’in daha sonraki eserlerinde ve yine Komünist Manifesto’nun kendisinde önemli temalardan bir tanesi de kent ve kır arasındaki bu yarılmanın ortadan kaldırılmasıdır. Marx’ın ütopyasında nasıl ki kafa-kol emeğinin ortadan kaldırılması temel bir temaysa, kent-kır ikiliğinin ortadan kaldırılması, yani bir yanıyla kentlere yığılan, en temel insani yaşama koşullarından, doğal yaşama koşullarından, fiziksel koşullardan mahrum olan proletaryanın koşulları ile kırın izolasyonu, kırdaki insanların fiziksel koşullar açısından daha iyi olmaları ama kamusal yaşamdan uzak tutulmaları meselesi diyalektik bir bütündür.

Kent-kır yarılması, yani kent ve kır arasında bu kadar radikal bir kopuş olması, Marx’a göre aynı zamanda toprağın da büyük ölçüde tükenmesinin, özellikle gelecek kuşaklar açısından tarımda bir krizin ortaya çıkmasının en önemli sebeplerinden bir tanesidir. Dolayısıyla sosyalistlerin de bir dönem paylaştıkları, nasıl üretim güçleri temerküz ediyorsa, merkezileşiyorsa, büyük kentler, mega kentler, mega metropoller oluşması fikrini Marksizmde temellendirmek asla mümkün değil. Marksizmde ve Komünist Manifesto’da böyle bir şey bulmak mümkün değil. Aksine kent ve kır arasındaki ayrımın giderilmesi Komünist Manifesto’da da önemli bir tema oluşturuyor.

Sermaye iktidarı yeryüzündeki tüm canlı yaşamını bir uçurumun eşiğine götürmekteyken, Marksizmin politik eleştirisi bize ekolojik krizle mücadele etmek açısından önemli enstrümanlar sağlıyor ve kapitalizme muhalefet temelinde bir ekolojik dönüşüm imkânının ipuçlarını veriyor. Günümüz kurtuluşçu toplumsal dönüşümlerinin artık ekolojik boyut ihtiva etmeden düşünülmesi mümkün değil. İçinde bulunduğumuz ekolojik krizi çözmeyen, ona dair söz söylemekten imtina eden bir kurtuluşçu toplumsal ve siyasal hareketin önümüzdeki dönem yeryüzünün ezilenlerine, emekçilerine söyleyeceği az şey olacak. Bu mesele, bizim için lüks değil, temel aciliyet taşıyan bir husus. Dolayısıyla Marx’ın ekolojik potansiyellerin keşfedilmesi ve aynı zamanda kapitalizme karşı bir ekolojik devrim, yani bir sosyalist dönüşüm, insani ihtiyaçların karşılanmasıyla ekosistemlerin onarılması perspektifini bütünleştiren bir siyasi pratik arayışı önümüzdeki dönemin kanımca en önemli siyasal, toplumsal arayışlarından bir tanesi olacaktır.

 

Yukarıdaki sunuş Toplumsol dergisi çağrısı ile “Komünist Manifesto’nun tarihselliği ve güncelliği” başlıklı 16-17 Şubat 2013 tarihlerindeki forumda gerçekleştirilmiştir.

Bulunduğu kategori : Kızıl-Yeşil

Yazar hakkında

İlgili Yazılar

Son Yazılar
Yayın Politikamız
“Öğrenci Dayanışması” 6. sayı çıktı: Organize oluyoruz! -

Devrimci hareketin fikri dağınıklığı haliyle gençlik hareketine de sirayet etmiş durumda. Üniversite mücadelesi cılız, dağınık ve motivasyonsuz bir dönemden geçiyor. Fikri dağınıklığı gidermeden mücadele alanlarında güçlenmek, pratik mücadele içerisinde yoğunlaşmadan fikri dağınıklığı aşacak bir ufuk geliştirmek söz konusu değil. Bu nedenle işimiz sanıldığından daha zor. Siyasi bir içeriği olmadan içi boş ‘’sokak ve direniş’’ çağrıları yapmak, gerçekliği görmezlikten gelip oyalanma ve bekleme stratejileri üretmek artık...

Devamı ...