”Mahalledeki AKP”: Parti-şirket ve performans sistemi -

Orhan Gazi Ertekin’in Express‘in Ocak sayısındaki bir röportajını okudum. Rus Büyükelçi’nin öldürülmesi ile ilgili bir soruyu yanıtlarken, Türkiye’de Mehmet Ali Ağca, Hüseyin Üzmez veya Ogün Samast gibi eski sürüm suikastçılar hakkında analitik bir tespitte bulunmuş Ertekin. Büyükelçiyi öldüren polisin aksine bu eski sürüm figürlerin ölmeyi göze alan karakterler olmadıklarını, yaptıkları “kahramanca” eylem sayesinde devlet katındakilerle tanışıklık ve dayanışma kurarak, onlarla bir sır paylaşmayı göze alarak, kendilerine maddi ve manevi bir sıçrama tahtası inşa eden birer şiddet müteşebbisleri olduklarını ima etmiş. Yani kamikaze taşkınlığından ziyade, karşılıklılık teamülleri içerisinde icra edilen bir alışverişin tarafı olduklarını, verdikleri karşısında bir şeyler almayı bekleyen girişimciler olduklarını söylüyor.

Bourdieu’cü terimlere tercüme edersek, bir tür “fedailik sermayesi” tanımlıyor Ertekin: ne ekonomik sermayeye/mal mülke, ne kültürel sermayeye/okumuşluğa dayanan; delikanlılık, cüret, milliyetçilik, gözü karalık sayesinde aktive edilebilen ve diğer tür sermaye türlerine – paraya, haysiyete, statüye – tahvil edilebilen bir tür ilişki kurma/eyleme know how’ı, yani Türkiye’deki toplumsal alanlara özgü bir sosyal sermaye.

Zemini, mahallede erkekler arası ortamlarda, takdir ve itibar/saygınlık kazanma yarışıyla yoğrularak öğrenilen, daha sonra yetişkinlik yıllarında yeni kurumsal ortamlarda tekrar kullanıma sokulabilen bir tür ortamlarda öne çıkma kılavuzu. Toplumda, hukukta ve bürokraside birden geçer akçe olan, söylemde vatan-milletçi, eylemde erkekler arası abicim-kardeşimci ortaklığın kur birimini kullanarak, o kurdan değiş tokuş yapmayı öğrenerek girişilen bir tür yatırım/getiri dinamiğinin başarılı tüccarları. Örneğin bugün selamlaşırken kafa vurmanın stilistik inceliklerini iyi bilmeyi gerektiren bir ilişki kurma, davranış bilgisi. Dolayısıyla kamikazeliğe veya intihar bombacılığına benzeyen bir anti-pragmatik eylemin aksine, daha hesaplı kitaplı bir alışveriş. Ertekin’in tespiti hem devlet-toplum ilişkilerine dair analitik bir önerme barındırıyor, hem de taşranın bu “öfkeli çocuklarının” daha işgüzar simsarlar olabileceklerine dair, onlara biraz daha öznellik ve sorumluluk yükleyen, onları beyni yıkanmış zavallılar olarak görmemek gerektiğini hatırlatan bir düzeltme.

*

Ertekin’in bu “müteşebbislik” önermesi, bir süredir kafamı kurcalayan bir soruya ilişti. Sevinç Doğan’ın Mahalledeki AKP kitabını okurken beliren bir soru bu. Kitleselleşen, şehirleşen ve piyasa bağımlılığı artan toplumlarda, bugünün kapitalist demokratik toplumlarında rekabet, girişimcilik ve dinamizm – bir yerlere gelme, yükselme, kendini kasabasının, mahallesinin ötesine atma, genişleme itkisine dair. Doğan, Sanayi Mahallesi’nde AK Parti teşkilatının işleyişini incelediği kitabında önemli bir detay gösteriyor. Parti teşkilatı, mahalle sakinlerini partinin işleyişine katılmaya çağırırken, partiye katılan taban elemanlarına bir tür performans sistemi uyguluyor. Kaç hane ziyareti yapıldığı, kimlerle konuşulduğu, kaç kişiye yardım götürüldüğü gibi başlıklarda formlar tutuluyor mahalle birimleri için. Çalışmanın gösterdiği üzere, partinin bu performans sistemi, bir incentive/teşvik mekanizması gibi işliyor. Mahalle teşkilatı, seçim sonuçlarında zafer kazanmayı sağlayan bir performans gösteremezse, çalışmaları yapanlar muhtemelen cezalandırılacak, belki yeni kadrolarla değiştirilecekler.

Seçimler arası dönemde de bu performans formları sayesinde, teşkilatın seçkinlerinden olmayan, yeni katılmış ama bu şebekeye katılıp yükselmek isteyenler hep diken üstünde tutuluyor, teftiş edildikleri onlara hatırlatılıyor. Öte yandan, mahallenin AK Parti kalesi olarak kalması durumunda bu başarıyı inşa eden “satış pazarlama elemanları” çok geçmeden belediye ekonomisinden, kent rantı müteahhitliğinden pay alarak ödüllendirileceklerini biliyorlar. Yani, AK Parti Türkiye’nin idari ve hukuki düzenini etkin çalışan “milli bir şirket” modelinde değiştirmeyi öneren Başkanlık sisteminden çok önce, kendi iç yapısını bir “parti-şirket” modelinde tasarlamış. Ve bu başarılı bir tasarı eğer başarıyı kazanmak, seçim zaferi olarak görürsek – ki bizzat parti böyle gördüğü için, evet, başarılıdır. AK Parti girdiği neredeyse bütün seçim yarışlarını kazandı ne de olsa.

Sevinç Doğan, verdiği birkaç mülakatta, AK Parti’nin tabanıyla kurduğu ilişkinin sağlamlığını, parti tabanının ekonomik ve sosyal kaderinin partinin seçim başarısına sıkı sıkıya bağlı olmasıyla açıklıyor. Yani, dikey dayanışması kuvvetli bir örgüt: taban ve tavan, aynı geminin yolcularılar ve bu gemi, büyük bir ihaleler, kadrolaşmalar, belediye şirketleri ile örülü bir idari şirket niteliği taşıyor. Partinin üst kademeleri ile alt kademeleri arasındaki dikey dayanışma, alttan üste yükselme vaadi ile, yani girişimcilik ile dinamizm yoluyla, yükselme ve büyüme vaadi ile sağlama alınmış. Bir diğer sonucu şu: Bir ekonomik dayanışma olduğu için, AK Parti dışından rakiplerin bu yarışmacı içselliğin dışında tutulması, içeriye yönelik vaatlerin gerçekleşmesi, sözlerin tutulması için muazzam bir işlevsel öneme sahip. Zira pasta hep sınırlıdır ve aşırı rekabet sınırlı pasta bölüşümünü zorlar, hiç değilse ödülleri ufaltır. Öyleyse Parti teşkilatı, sosyal tanışıklık ve siyasi sadakat pasaportuyla regüle edilen bir “ulus-devlet içi gümrük vergisi” tesis etmiş diyebiliriz: iç piyasasını genişletirken dış sermayeye mesafe alarak, bir nevi toplumu gayriresmi yollardan ikiye yarmış, içeri-dışarı, bizden-onlardan, yerli-yabancı karşıtlıklarına kendine özgü yeni bir form vermiş olabilir.

AK Partinin toplumdaki yaygın kabülünü düşünürken, Doğan’ın kitabında betimlediği performans sistemi iyi bir başlangıç metaforu olabilir. Kitleselleşmiş, şehirlilik oranı artmış ve piyasa bağımlılığı derinleşmiş kapitalist bir toplum, ister istemez rekabetçilik dozu yüksek, toplumun orta sınıflarını fırsatları kollayıp piyasada başarı yoluyla büyümeye özendiren bir ilişkiler yumağıdır. Yükselmek için girişim yapmak, o alana kimin girip kimin girmeyeceğini yakından takip edip hazırlıklı olmak, fırsatları rakiplere kapatmak, hızlı davranmak, ekonominin rekabetçileştiği bir ortamda mutlaka bu tür bir yarışmacı dinamizmi besleyecektir. Belki AK Parti’nin seçim yarışlarındaki başarısı, fırsat kollama merakının yaygınlaştığı yarışmacı bir “müteşebbislik” düzenine çok uygun bir örgütlenme modeli kurabilmiş olmasındadır ve ekonominin hızlı büyüdüğü bir on yılda bu dinamik dalgada iyi sörf yapabilmiş olmasındadır. En azından rıza üretiminde bu sörfün çok önemli rol oynadığını, nakit yardımlar ile ortanın altını da geminin alt katlarındaki kamaralara dahil ettiğini sosyal politika çalışmalarından iyi biliyoruz fakat partinin siyasi danışmasını inşa edenlerin başında yardım alanlar gelmiyor. Doğan’ın kitabı gösteriyor ki partinin siyasi devinimini ayakta tutan sınıflar yoksullar veya alt sınıflar değil, akıllı, çalışkan ve fırsatçı girişimciler ve profesyonel şirket yöneticileri, çalışanları. Parti teşkilatının çekirdek kadrosunun birkaç halka dışında olup içeriye/parti seçkinlerine özenenleri motive ve mobilize eden, onların dinamizm ve yükselme hırslarını ve ihtiraslarını soğuran, yöneten ama aynı zamanda sıcak tutup ateşleyen, teşvikler yoluyla katılıma özendiren bir parti modeli tesis edebilmiş olması, AK Parti’nin başarısında kilit rol oynamış.

Demek ki parti teşkilatı ile yakın olmak, böyle bir rekabetçi sistemde kazanmaya giden, zamandan kazandıran ve anaparayı verimli kullanmayı sağlayan bir formül. Sadece kıyak ekonomisi ve yolsuzluk olarak düşünmemek gerekir bunu. Aynı zamanda nerede nasıl fırsatların açıldığı, hangi sektörün nasıl işlediği, yeni projelerin ne tür ihaleler gerektireceği gibi knowhow’ların çabucak öğrenildiği, bir tür yatırım kılavuzu, yeni ve yükselen seçkinler arası sosyal-ekonomik-siyasal ilişkiler kurma kulübü gibi de işliyor olması çok muhtemel parti teşkilatının. Ve bu dayanışmayı iller-üstü, Türkiye çapı bir ölçekte yapabiliyor olması, AK Parti’nin en büyük başarısı.

AK Parti’nin, en azından iç piyasaya yönelik başarılı bir kapitalist verimlilik ethos’u tesis ettiğini düşünebiliriz – kısa süreliğine uluslararası kapitalist rekabet sorununu paranteze alırsak. Yanlış anlaşılmasın, burada rekabetçi piyasaları kalıp, genelgeçer kurumlar olarak kabul edip AK Parti’nin ve kapitalizmin tarihselliğini doğallaştırmak, piyasa mekanizmasına indirgemek istemiyorum. Tam tersine, AK Parti’nin ve Türkiye’nin tarihselliğinde, toplumsal/ekonomik/siyasal kurumların iç mantıklarını harekete geçirerek, iç ilişkilerinin kur birimlerini kullanarak oluşan, olumsal bir rekabetçi toplumsal saha kurduğu hipotezini ortaya atmak istiyorum. Başka türlü söylersek, sınıflı bir topluma içkin ihtirasları farklı kanallara akıtmakta başarı sağlayan bir yeni müteşebbislik tarzı kurduğunu. Türkiye’de siyasal yarışmacıların iç dayanışmalarının inşası ve rakiplere karşı özümsedikleri çekişme/karşıtlık stratejileri, Türkiye toplumunda var olan farklı tür sermaye kompozisyonları arasındaki dinamik rekabet içinde anlaşılmalı.

*

Ertekin’in “müteşebbislik” tanımı bu açıdan çağrışım sağlıyor. Buradaki müteşebbislik, kapitalist rekabetçi pazarın modüler tanımına göre, başarılı bir firma yöneterek karlılık sağlayan ekonomik bir birimi anlatmıyor. Yine de, bir girişim/atılım ile yükselme istemine, mahallenin kısıtlı dünyasından, mahaller ve muhitler üstü ilişkilere uzanan kurumlara katılarak, “devler arenasına” çıkma, mahalleden büyük bir ölçekte tanınma, itibar kazanma, devinim yaratma, kazanç sağlama arzusuna işaret ediyor. Mahalleler ve muhitler üstü yatay bağlar kuran en büyük kurum elbette mülki idarenin sosyal ilişkileri ve “rotasyonu” ile devlet kurumları. Fakat AK Parti için daha merkezi olan, bizzat partinin kendisi: ağaçsı biçimiyle, dallardan gövdeye, mahalleden ilçeye, oradan il merkezine ve genel merkeze bağlanan parti teşkilatları. Bu teşkilatların ekonomik can damarları, partili belediyeler ve partili belediyeler arası, coğrafyalar-üstü yatay ilişkiler. Yani müteşebisslik; toplumsal, ekonomik, idari ve siyasi ilişkileri birden kateden, tanışıklık-ekonomik fırsatçılık-siyasi sadakat katmanlarını birbirine örüyor, bu üç alanı birden kapsayarak partiye katılma, ekonomik girişim kollama ve birer parti müteşebbisine/partinin ayaklı propagandistine/mümessiline dönüşme eylemlerini birbirine bağlıyor olabilir.

Bir nevi, kendi tarihselliği olan ama oldukça yarışmacı içerikte bir özneleşme/gruplaşma dinamiğini toplumda yaygınlaştırmış olabilir. Bu, rekabetçilik/ekonomik serbestlik ile anti-demokratiklik arasında illa bir zıtlık olmadığını, kuvvetli bir yarışmacı/rekabetçi itkinin bir tür “adaletsiz yarışma” mekanizmasıyla hizipçilik, tarafgirlik, saldırganlık, korumacılık ve çirkeflik gibi değeleri/eğilimleri güçlendirebileceğini düşündürüyor. Dolaylı olarak kendisi de kazanacağı için tuttuğu tarafın kazanması için elinden geleni ardına koymayan, cefakar, alttan, tepeden zorlama olmadan, tabandan katılımcı bir siyasi-toplumsal-ekonomik müteşebbislik ethos’unun viral şekilde yaygınlaştığını düşündürüyor ayrıca. AK Parti döneminde hem belediyelerin, hem parti teşkilatının, performans sistemiyle ve şirketleşerek örgütlenmesi, toplumdaki yükselme ve dinamizm isteminin hem başarıyla soğurulduğu hem başarıyla ateşlendiği bir tür parti-şirket modelini, performansa dayalı yeni bir toplumsal-siyasal norm olarak tesis etmiş olabilir.

 

*

Bu yazı ilk olarak yazarın blogunda yayımlanmıştır:

https://canevren.wordpress.com/2017/02/04/mutesebbislik-rekabet-dinamizm/#more-6620

 

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında