Kuvvetler ayrılığı miti yahut sol uydulaşırken… -

Adli yılın başlangıcı vesilesiyle memlekette kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığının yerinde yeller estiği haklı olarak vurgulandı. Erdoğan’la çay toplayan yüksek yargı mensubu dahi, günün anlam ve ehemmiyetine binaen olacak, kendini yargı bağımsızlığının öneminden bahsetmek zorunda hissetti.

Kuvvetler ayrılığı denince ilk akla gelen isim hiç şüphesiz Montesquieu ve onun “Kanunların Ruhu” adlı eseridir. Althusser, Montesquieu üzerine çalışmasında meselenin, kuvvetlerin ayrımından ziyade “kuvvetlerin dağılımına”, yani güçler ilişkisine dair hukuki değil, siyasal bir sorun olduğu tespitini yapar: “Demek ki, ünlü güçlerin ayrılığı, gücün belli güç odakları arasında, yani kral, soyluluk ve ‘halk’ arasında dengeli bir biçimde paylaştırılmasından başka bir şey değildi.”  Söz konusu “güç odakları” (Montesquieu örneğinde kral, soyluluk ve ‘halk’ yani ‘üçüncü zümre’-burjuvazi) belli bir toplumsal formasyonda iktidar bloğunu oluşturan sınıf ve sınıf fraksiyonlarından başka bir şey değildir.

Yani kuvvetler ayrılığı ya da devlet sistemini oluşturan devlet aygıtları arasındaki “denge ve fren” mekanizmaları, iktidar bloğunun parçası olan ve farklı devlet aygıtları üzerinde çeşitli biçimlerde etkide bulunup denetim uygulayan sınıf ve fraksiyonlar arasındaki güç dengesinin bir ifadesidir. Bu denge bozulduğunda, yani iktidar bloğunda kartların yeniden karılmasını zorunlu hale getiren akut bir siyasal bunalım gündeme geldiğinde devlet sisteminin yeniden düzenlenmesi söz konusu olur. Böylece devlet aygıtları arasındaki mevcut ilişki ve dengeler (dolayısıyla da kuvvetler ayrılığı ve hatta yargı bağımsızlığı) tartışılır hale gelir. Türkiye’de söz konusu olan budur.

Somutlayalım: AKP, uzunca bir dönem neoliberal politikalar aracılığıyla sermaye fraksiyonlarının sınıfsal birliğini sağladı; genişleyen bir ekonominin sürekliliği yoluyla “orta sınıfların” farklı siyasal aidiyetlere sahip kesimlerini içerebildi. Neoliberal bir sosyal politika rejimi ve siyasi saflaşmanın “otoriter-bürokratik” bir iktidar bloğuna karşıtlık ekseninde kurulmasını hedefleyen popülist stratejisi yoluyla emekçiler üzerinde hegemonya tesis edebildi.

Ancak 2008-9’da patlak veren kapitalist kriz ve uluslararası siyasal sistemde ABD’nin göreli gerileyişiyle karakterize olan hegemonya bunalımı, bu manzaranın değişmesine yol açacak basınçları açığa çıkardı. İktidar bloğunun sınıf bileşenleri arasındaki gerilimlerin yatıştırılıp uzlaştırılarak yönetilmesini mümkün kılan ekonomik iklimin ve siyasal araçların zayıflaması, AKP’nin sermaye sınıfını parlamenter yollar ve “geleneksel” temsil mekanizmaları aracılığıyla ortak bir siyasal hegemonya projesi altında toplayabilme kapasitesini akamete uğrattı.

Böylece AKP’yi iktidar kılmış dahili ve harici ittifaklar sistemi çatırdamaya, iktidar blokunun çelişkileri görünür hale gelmeye başladı. Hâkim sınıf içi fraksiyonlaşmanın krize verilecek yanıt bağlamında keskinleşmesi ve siyasal iktidarla büyük sermaye arasındaki açık-gizli sürtüşmeler, alt emperyalist bir güç haline gelme hedefiyle uygulanan agresif dış siyasanın uluslararası ittifaklar açısından olumsuz, neredeyse tecride sebep olan etkileri, Gülenciler ile darbe girişimine varacak iç çatışmanın yoğunlaşması ve toplumsal muhalefetteki kabarış siyasal buhrana, yani iktidar bloğunda çözülmeye yol açtı. İşte “alaturka Bonapartizm”, iktidar bloğundaki bu akut bunalımı diktatoryal yöntemlerle çözme girişiminden başka bir şey değildir.

Kurumlar bunalımı ve sınıf mücadelesi  

Kısacası, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığının erozyonuna neden olan Bonapartist tipte bir olağanüstü devlet biçiminin önünü açan siyasal kriz, bir yanda hâkim sınıfın fraksiyonlaşması ve hegemonik kapasitesinin zaafa uğraması, diğer yandaysa emekçi sınıfların siyasal ve sosyal dağınıklığının damgasını vurduğu özgün bir sınıf mücadelesi konjonktürünün, bir “denge” durumunun ürünüdür.

Alaturka Bonapartizmi olanaklı kılan söz konusu denge durumu, sermayeyle proletarya arasındaki sınıf savaşında iki tarafın da kesin üstünlük sağlayamadığı bir “pat durumu” değildir. Poulantzas’ın hatırlattığı üzere söz konusu denge, “belli başlı iki uzlaşmaz tarafın ‘eşit güçlerle’, terazi örneğinde olduğu gibi, dengede olduğu ‘eşitlik dengesi’ anlamına gelmemektedir.” Poulantzas’a göre “Marksizmin klasikleri […] aslında ‘eşitsiz’ olan güçler arasındaki güçler dengesinin ‘göreli dengelenme’ durumlarını ifade etmek için denge terimini farklı bir anlamda kullanırlar.”

Burada denge, bir yandan hâkim sınıfın birlik ve bütünlüğünün sağlanamaması, tabi gruplar üzerinde istikrarlı ve sürekli bir hegemonyanın kurulamaması, diğer yandansa alt sınıfların siyasal ve sosyal planda dağınık ve etkisizleşmiş olması manasında sınıf mücadelesinde bir “göreli dengelenme” durumudur. Bu sınıfsal mahiyetine karşın söz konusu kriz, devletin mimarisinde neden olduğu çatlaklar itibariyle esas itibariyle bir kurumlar bunalımı görünümü edinmekte, devletin kurumsal mimarisinin radikal bir biçimde dönüştürülmesi ihtimalini beraberinde getirmektedir.

Kurumlar bunalımına Bonapartist yanıt, hâkim sınıfın ve dolayısıyla devletin bütünlüğünün “Reis”in bedeninde ve şiddet yoluyla sağlanmasından, böylece iktidar bloğunun iç ilişkilerini ve hegemonyayı yeniden oluşturup düzenlemesinden ibarettir. Olağanüstü devlet biçiminin hukuksuzluğu, daha doğru bir deyimle keyfiyeti, kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırmaya yönelmesi, iktidar bloğunu, dolayısıyla iktidar bloğunu oluşturan hâkim sınıf fraksiyonlarının devlet aygıtları üzerindeki etki ve denetimini bu yeniden düzenleme gereğinin bir ifadesidir.

Yukarıda da ifade edildiği üzere, devlet kurum ve pratiklerinin yetki ve sınırlarını belirleyen hukuki mevzuat, iktidarın (“kuvvetlerin”) paylaşılma koşullarını belirler. İktidar bloğunu devlet eliyle ve diktatoryal yöntemlerle yeniden oluşturma girişimi, devletin kurumsal mimarisinde eski iktidar bloğunu oluşturmuş çeşitli egemen sınıf ve fraksiyonların ilişkilerini düzenleyen mevcut hukuk sistemini fiilen geçersiz kılmaktadır. Çünkü Bonapartist iddia, devletin birlik ve bütünlüğünün, ancak Erdoğan’ın bir “mutlak hakem” konumu edinerek iktidar bloğuna dahil edilen sınıf ve fraksiyonların iktisadi ve siyasi güç kaynaklarına erişme koşullarını yukarıdan aşağıya belirlemesiyle temin edilebileceğidir. Bunun mantıki sonucu, devletin kurumsal mimarisinin yeniden organize edilmesi, yeni bir devlet sisteminin oluşturulmasıdır.

“Yatay” sınıf mücadelelerinin yörüngesinde

Türkiye’de eski güçler dengesinin ortadan kalkmasının, yani eski iktidar bloğunun bunalımının yol açtığı hegemonya istikrarsızlığı, Erdoğan şahsında devletin, mevcut siyasal-sosyal güçler karşısında belli bir hareket serbestisi ya da özerklik kazanmasına neden olmaktadır. Bu özerklik ne kadar genişlerse devlet aygıtının iç merkezileşmesi de o oranda pekişmektedir. Devletin kurumsal mimarisinde, mesela 24 Ağustos gecesi yayımlanan 694 sayılı KHK ile olduğu üzere, gündeme gelen radikal değişmeler ve özellikle yargının bağımlı konuma itilmesi, bu özerkleşme-merkezileşme-konsantrasyon eğiliminin ifadesidir.

Bu eğilimin tersine çevrilmesi, ancak onu yaratan (ve yukarıda anılan) özgün sınıf mücadelesi konjonktüründe bir değişimi kışkırtmakla mümkündür. CHP yönetimi bu konjonktürü hâkim sınıfın çeşitli fraksiyonlarını siyaseten alaturka Bonapartizm karşıtı bir istikamette bütünleştirecek bir “normalleşme- huzur” hareketi aracılığıyla dönüştürmeye soyunmuş görünmektedir. Gözü “yatay” sınıf savaşlarında olan CHP’nin Adalet Yürüyüşü ve Kurultayı ile gündeme getirdiği, Macron örneğindeki gibi merkezci bir antipopülist popülizm türüdür. Akşener’in hedefi de bu yönde, “yukarıdan”, yani mevcut sınıf denkleminde “sahip olanları” seferber edip bütünleştirmeyi öngören bir değişimdir.

Bonapartist girişimi mümkün kılan sosyal/sınıfsal konjonktürü aşağıdakiler lehine dönüştürmeye girişmesi, hiç değilse bu yönde adımlar atması beklenen radikal yahut devrimci sıfatlı sol ise kendi konumunu CHP’nin merkezci popülizmini sola çekmeye, amiyane tabirle CHP liderliğine akıl vermeye indirgemiştir. Böylece liberalizme karşı güya mangalda kül bırakmamayı adet edinmiş sosyalist solun önemli bir bölümü, 60’ların ikinci yarısına öykünen “retro” sloganların arkasına gizlenip cumhuriyetçi tınılı bir liberal siyasanın yörüngesinde salınır hale gelmektedir. Hazin ve kaygılandırıcı olan da esas budur…

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar