“Kürt meselemiz”: Sorun mu İmkân mı? -

 

Barış yönünde “aşağıdan”, toplumsal bir zorlamanın olmadığı koşullarda yakın zamana kadar cereyan eden“müzakere-çözüm” süreci, büyük oranda AKP’nin tayin ettiği biçimde yürüdü, onun çıkarlarına tabi oldu. AKP’yi bu süreçte güçlü kılan, Türkiye’nin batısında onu sıkıştırıp Kürt hareketinin talepleri karşısında geri adım atmaya zorlayacak gelişkin bir savaş karşıtı hareketin yokluğuydu. “Taraflar” arasındaki asimetriyi mümkün mertebe ezilen lehine ilga edecek, yani Kürt Özgürlük Hareketi’nin manevra kabiliyetini artıracak somut bir tutum içerisinde olan, Kürt hareketinin meşru taleplerini Türkiye’nin batısındaki kamuoyuna aktarıp çoğaltan bir savaş karşıtı hareket inşa edilemediği için barış, AKP’nin faydacı günübirlik çıkarlarının rehinesi olarak kaldı. Erdoğan’ın hamleleriyle savaş haline bunca hızla geri dönüşümüz, bu zaafın esaslı bir göstergesi.

Solun bir savaş karşıtı hareketin inşasında gösterdiği bu tereddüt ve tutukluğun tek bir nedeni yok elbette. Ancak fikri bir arazın bunda ciddi bir payı olduğunu kabul etmek gerek. Bu fikri arazı, sosyalist hareketin “Kürt meselesi”ni bir yerde “kendi” meselesi addetmemesi, aslında daha yerinde bir deyimle, bu mevzunun yarattığı siyasal ve sosyal türbülansı devrimci müdahalenin alanını genişleten bir imkân değil de bu müdahale kapasitesini azaltan bir “sorun” olarak görmesi olarak özetleyebiliriz. Ulusal meseleyi gelip geçici, tali, hatta “asıl” meselenin gündeme gelmesini engelleyen bir “sorun”, bir mani olarak gören bu anlayışın Kürt meselesinde inisiyatif almaktan çekinmesi, konuyu bir biçimiyle “taraflara” havale etmesi ya da en iyi durumda kendi konumunu Kürt Özgürlük Hareketi’yle “dışarıdan” bir dayanışma içerisinde olmakla sınırlandırması, bu anlamda aslında “normal”. Dolayısıyla adım atmak için önce “Kürtleri” bir “sorun”, daha doğru deyimle Kürt meselesini bir biçimde atlatılması gereken bir badire, bir anomali sayan, yani Kürt meselesini mevcut siyasal ve sosyal hâkimiyet ilişkilerini istikrarsızlaştıran bir imkân değil de bir problem addeden anlayışın eleştirisi elzem.

Solun değişik çevrelerinde farklı biçimlerde dillendirilen bir akıl yürütme bu. Buna göre Kürt meselesi bir şekilde çözüldüğü, bu tarihsel “arıza” bir biçimiyle telafi edildiği vakit, ister istemez “sosyal-sınıfsal talepler” öne çıkacak, uzun zamandır ulusal meselenin gölgesinde kalmış sınıfsal ayrışma ve çatışmalar daha belirgin hale gelecektir. Oysa ulusal mesele hiçbir zaman otomatik olarak sınıfsal çelişkilerin geri plana atılması, ötelenmesi anlamına gelmez. Bilakis hâlihazırdaki sınıf ayrışma ve çatışmaları çoğu zaman mevcut ulusal ihtilaf ve sorunlar dolayımıyla ifade bulur. “Saf”, yani ulusal, kültürel, cinsel vs. eksenli maddi ezme-ezilme ilişkilerinden bağımsız bir sınıf mücadelesi yoktur. Bu anlamda ulusal meselenin bir şekilde çözülmesiyle otomatikman ve kendiliğinden “sıra”, sınıf mücadelesine gelmez. Tarih sorularını önümüze teker teker koymaz, genelde hepsi, öncelik sonralık sırası olmaksızın bir arada karşımıza çıkar. Dolayısıyla ulusal meselenin bir şekilde hal yoluna girmesiyle sıranın nihayet bizim “asli” meselelerimize geleceğine dair ham hayalleri bir kenara atmakta, yani bu tip bir “siyasal otomatizmi” aklımızdan çıkarmakta yarar var.

Böyle bakıldığında ulusal meselenin “çözümünün” sınıf mücadelesine, sosyalist hareketin strateji ve siyasal müdahale kapasitesine “dışsal” bir bahis olmadığı açığa çıkar. Aslına bakılırsa, sınıflar arasındaki somut güç dengesinin ulusal meselenin “çözümünden” nasıl etkileneceği, bizzat o ulusal sorunun nasıl ve ne eksende çözülmüş olduğuyla ilgili bir konudur. Bu anlamda ulusal meselenin çözüm biçiminin, yarattığı koşullar itibariyle ezilenlerin başka mücadeleleri için alan açan, aşağıdakilerin kolektif eyleme kapasitesini ve özgüvenini artıran bir çerçevede mi yoksa tersine tabi sınıfların eyleme ve müdahale kapasitesini daraltan bir eksende mi gerçekleştiği kilit önemdedir. Dolayısıyla ulusal sorunun nasıl ve hangi güçler lehine çözüleceği meselesi, gelecekteki başka mücadelelerin de kaderini belirleyecek bir husustur.

Sınıf mücadelesinin önünü açan, potansiyellerini arttıran bir “çözüm” olabileceği gibi, sınıf hareketinin ve başka mücadelelerin hareket ve manevra kabiliyetini iyice daraltan “çözümler” de olabilir pekâlâ. Tam da bu nedenle ulusal meselenin “çözümü”, bir başka ifadeyle “barış” meselesi sadece Erdoğan otoriterizminin geriletilmesi bağlamında değil, daha genel olarak da tüm toplumsal muhalefet güçlerinin ve özellikle sosyalistlerin de asli bir meselesidir. Yani “barış”, sosyalist hareketin savaşın taraflarına havale ederek geçiştireceği ya da en iyi durumda Kürt Özgürlük Hareketi’yle dayanışmasını ifade etmekle yetineceği bir meseleden ibaret değildir; bizatihi kendisinin bir biçimde “kurucu” bir rol oynaması gereken bir mücadele alanıdır.

 

Aşamacılık

Aslında yukarıda “araz” diye nitelendirilen söz konusu tutum, sosyalist birey ve kümelerin küçümsenmemesi gereken bir kısmının Kürt meselesine dair bakışına temel teşkil eden bir zihniyet biçimini ele veriyor. Yani sosyalizmi, sosyalist hareketi ve elbette (bizler açısından her zaman “güncel” bir olasılık olması gereken) “devrimi”, Kürt meselesine dışsal hususlar olarak görmek. Bu anlamda bizzat sosyalizmi ancak başka ulusal-demokratik meseleler “sorun olmaktan” çıktıktan sonra gündeme gelebilecek “saf” bir sınıf meselesi olarak değerlendirmek.

Esasında bu, Türkiye sosyalist hareketinin genelinde bir hayli yaygın olan “aşamacı” anlayışın bir tezahüründen başka bir şey değil. Aşamacılığın aktüel siyaset düzeyindeki karşılığı, sosyalizmin güncel siyasal ve pratik bir mesele olarak ancak Türkiye siyasal hayatının “normalleşmesinin” ardından gündeme gelebileceğinin kabulüdür. Savaşın, otoriter siyasal kurumsallaşmanın vs. sonucu oluşan “olağanüstü hale” nihayet verilmeden (yani mesela Kürt meselesi çözülmeden, asgari bir demokratikleşme sağlanmadan vs.) sosyalist bir dönüşümün gündeme getirilmesi, olumlu ya da olumsuz anlamıyla “ütopik” bir çaba olabilir ancak. Öncelikle yapılması gereken, uygun bir siyasal söylem ve ittifaklar çerçevesi dâhilinde demokrasiye geçiş sürecini tamamlamak, siyasetin “normalleşmesinin” zeminini oluşturmaktır. Sosyalizme, yani “asıl” meselemize gelmek için önce önümüzdeki “istisnai” ve “özel” durumu hale yola koymamız icap eder. Ancak bu istisnai halin ortadan kaldırılması sonrasında kapitalizmi aşan bir toplumsal düzen tasavvuru tartışılabilir hale gelecektir. “Bizim meseleler” ancak bu diğer meseleler ortadan kalkıp mevcut durum sadeleşince gündeme gelebilecektir.

Demokrasiyi, barışı vs. sosyalizme dışsal bir mesele olarak ele almanın neticede birbirinin ayna yansıması sayılabilecek iki sonucu var. Birincisinde demokrasi gelene kadar, yani bitmek bilmeyen “geçiş süreci” boyunca sosyalizme dair her şey ertelenir. Rejimin istisnailiği bir biçimde alt edilip “normalleşinceye” kadar sosyalist bir ufuk güncel siyasal müdahaleyle bağlantısız ütopik bir mesele olarak kalacaktır. İkincisinde ise rejim meselesi ya da demokrasi, nihayetinde sosyalizmle ya da sınıf meselesiyle alakasız görülerek horlanır. “Saf sosyalizm” olarak adlandırılabilecek bu tutum, demokrasi meselesini içselleştirmez, rejim tartışmalarından Kürt meselesine bir dizi sorunu, “bunlar bizim meselelerimiz değil” tavrıyla başkalarına havale eder. Oysa solun radikal ya da devrimci gibi sıfatları gerçekten hak edebilmesi, ancak aktüel siyasete müdahaleyle sosyalist dönüşüm ufku arasında güncel köprüler inşa edebilmesine bağlıdır.

Kürt meselesi özelinde bu, barış sorunuyla sosyalist siyaset arasında içsel bir bağın kurulmadığı, kurulamadığı anlamını taşır. Yani Kürt meselesini bir “kimlik” ve “mağduriyet” meselesi olarak sosyalist toplumsal dönüşüm ufkuyla ya da “saf” bir sınıf meselesi olarak algılanan sosyalist siyasetle pratikte hiçbir rabıtası olmayan bir konu olarak ele almak anlamına gelir. Ulusal sorunu aşamacı bir anlayışla “demokratik devrim” uğrağının konusu olarak gören ve bu haliyle sosyalist dönüşüm arayışından bağımsızlaştıran tutumun karşısında aslında tam da bu iki alanı bütünleştiren, aralarındaki yakınsamaları öne çıkartan bir fikri ve pratik tutuma ihtiyaç var.

 

Cumhuriyet, gericilik ve Kürtler

Bu noktada bir hususu daha hatırlatmak gerek. Solun bir bölümü, ezilen ulusların ya da bir başka tabirle “devletsiz halkların” mücadelesini, milliyetçiliğin “burjuva demokratik” devrine göre bir “geri adım” sayan “evrimci” ya da “yumuşak” asimilasyoncu (entegrasyoncu) bir tutum içerisinde olabiliyor. “Kendi kaderini tayin hakkını” ağzına (ya da metnine) almayıp en iyi durumda “bir arada kardeşçe yaşamayı” esas alan bir yaklaşım bu. Özellikle Türk ulusal inşa sürecini cumhuriyetçilik, aydınlanma ya da “burjuva devrimlerinin” “tarihsel olarak ilerici” rolü adına olumlayan görüşlerin solda yeniden ağırlık kazanması, ezilen ulus siyasallaşmasının devrimci potansiyellerinin es geçilmesinde ciddi bir rol oynuyor. Dahası, bu fikri tutum, bizatihi Kürt Özgürlük Hareketi’yle somut bağlar kurmanın önünde ciddi bir engel halini alıyor.

Bilindiği gibi, cumhuriyetin ilk döneminde solun Kürt meselesine yaklaşımı özellikle bu mekanik ve sınıfsal-sosyal içerikten yoksun “ilerleme” anlatısının esiri oldu. Daha somut bir ifadeyle sol, Kürt meselesini tıpkı yeni rejim gibi, esas itibariyle maziyle (irtica-feodalite) şimdi (modern cumhuriyet) arasındaki bir çatışma olarak gördü ve bu bağlamda da direnen Kürtlerin karşısında ve rejimin kurucularının yanında yer aldı. İsmail Bilen, 1938 yılında Türk uçakları Dersim halkını bombalarken şöyle yazabiliyordu mesela: “İki ayı aşkın bir zamandan beri Ankara Hükümeti, Dersim bölgesindeki Kürt aşiretlerinin yeni bir gerici ayaklanmasını bastırmakla uğraşıyor. Feodal unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır. (…) Bugün Kemalist hükümetin enerjik reformları yüzünden kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodal unsurların ümitsiz bir direnişiyle karşı karşıyayız.”

Bu satırların yazıldığı zamanda değiliz elbette; köprünün altından çok sular aktı. Ancak bu fikri geleneğin, otuz yıllık savaş ve mücadelenin ortaya koyduğu birikime karşın hâlâ solun belli bir kesiminin tutum ya da tutumsuzluğunda etkili bir düşünsel kalıntı olduğunu kabul etmek gerek. Aydınlanma, bağımsızlık ve laiklik gibi temaları bilhassa vurgulayan ve sosyalizmi bir tür radikal “ilericilik” olarak gören kesimlerin sosyalist hareket içerisinde Kürt muhalefetine en uzak duran kesimler olması bu anlamda hiç de tesadüf değil. Diğer yandan, sosyalist hareketin azımsanmayacak bir bölümünün neoliberalizme karşı mücadeleyi önemli ölçüde yurtseverlik ya da antiemperyalizm parametrelerine sıkıştırması da örneğin ulusal hareket bağlamında ciddi siyasal deneyimler edinmiş Kürt işçileri içerip seferber etmede kendi başına bir engel teşkil ediyor.

 

Liberal dizgeden kopmak

Sorunun, sosyalist hareketin yukarıda tarif edilen belli bir kesimiyle sınırlı olduğu sanılmasın. Aslında sosyalist hareketin büyük bölümü kendini, Kürt meselesini Türkiye’deki genel demokratikleşme sorununun bir sonucu olarak gören ve bu bağlamda onu bireysel temelde bir kimlik ve kültürel haklar meselesi olarak ele alan liberal çerçeveden ayrıştıramıyor. Kürt meselesi klasik tabirle bir “ulusal sorun” olması hasebiyle bir “kimlik” ve kültürel haklar meselesidir elbette; ancak aynı zamanda bir kendi kendini yönetme meselesidir de. Bu ikinci boyutun göz ardı edilmesi, Kürt meselesinin çözümünün, en iyi durumda, anayasanın giriş kısmında yapılacak kozmetik bir tadilata indirgenmesi riskini ihtiva ediyor.

Oysa Kürt meselesi sadece Kürtlerin devlet tarafından ezilmişliği, Kürtlerin maruz bırakıldıkları Türkleştirme politikaları ve saireden ibaret değil. Kürt “sorunu” bunlarla beraber aynı zamanda Kürtlerin kolektif kimliklerini her türlü baskıya karşı inşa etme ve kendi kendilerini yönetme mücadeleleridir. Yani Kürt meselesi esas itibariyle kendilerini siyasal mücadele yoluyla inşa eden bir halkın kendi kendini yönetebilme iradesinin nasıl hayata geçirilebileceği meselesidir. Kürt meselesi, (bilhassa sosyalistler açısından) bu mücadele içerisinde biriktirilen kendi kendini örgütleme ve eyleme geçme deneyimleridir. Son günlerdeki “özyönetim” ilanları da nereden çıktı demeden önce meselenin işte bu boyutunu akılda tutmalı…

Kürtlük, bir ezilmişlik ve mağduriyet deneyimi olduğu kadar kolektif bir siyasallaşma ve radikalizasyon pratiğini de imliyor. Yani Kürtler sadece ulusal ve sınıfsal baskılara maruz kalmış bir kitle değil, aynı zamanda kendi kimliğini siyasal ve toplumsal mücadeleler içerisinde inşa etmekte olan siyasal öznelerdir. Ancak sosyalistler bile Kürt kitlelerini çoğu zaman sadece ezilmişlik ve mağduriyet terimleriyle düşünüyor. Oysa yaşanan tüm haksızlık ve baskıya karşın Kürt alt sınıflarının azımsanmayacak bir bölümü gündelik direnişler aracılığıyla kendilerini yaşananlara direnen ve hakkını arayan siyasal özneler olarak konumlandırıyor.

Sosyalist hareket Kürt meselesini bir mağduriyet ve ezilmişlik sorunu olarak gördüğü, onu kültürel talepler çerçevesine sıkıştırdığı sürece kendisini mevcut liberal çerçeveden ayırmakta güçlük çekecek, Kürt hareketinin açığa çıkardığı radikal siyasal mobilizasyon biçimleriyle ancak “dışarıdan” bağ kurabilecektir. Bu durumda da Kürt meselesi TC’nin ulus inşası siyasetlerinin ortaya çıkardığı bir mağduriyetten ibaret kalacaktır. Oysa tersine, Kürtlerin ciddi mücadeleler içerisinde deneyim kazanan siyasal özneler olarak tanınması, kendi kendini yönetme özleminin dikkate alınması, beraberinde aşağıdan ve ortak mücadele zeminlerinin oluşturulmasına imkân tanıyan, Kürt meselesinin çözümünü de daha kökten bir toplumsal dönüşüm tasavvuruyla bütünleştirebilecek bir zemin oluşturacaktır. Kürt sorununu bir mağduriyet değil, bir siyasal faillik, bir siyasallaşma süreci olarak değerlendirmek, bu mücadele alanına sosyalist hareketin olası müdahalesine bambaşka ve çok daha “kurucu” bir mahiyet kazandıracaktır.

 

Sınıfa kaçış

Kürt Özgürlük Hareketi’yle ciddi bir şekilde temas etme konusu gündeme geldiğinde birden neoliberal kapitalizmi hatırlamak, onca zaman ulusal meseleyle sınıf meselesi arasında sahici bağlar oluşturmaktan imtina edip savaş yeniden alevlenince “sınıfa kaçmak”, hatta ulusal sorunun toplumsal sorunu çözemeyeceği gibi gerçekten iddialı keşiflerde bulunmak, sınıf analizini apolitikliğe kılıf uydurmak için kullanıldığı da görülüyor bazen.

Çoğu zaman etnik, dinsel vb. ayrımların sınıfı böldüğünden bahsedilir. Sınıfı bölen ayrımlara dair anlatı, işçi sınıfının kendiliğinden ve doğal olarak bir bütün olduğu varsayımından hareket eder. Oysa işçi sınıfı bir istatistik kategorisi olmadığı, somut ortak deneyimler aracılığıyla şekillenen ve kanlı canlı insanların oluşturduğu bir sosyal gerçeklik olması hasebiyle genellikle etnik, dinsel, cinsel olarak bölünmüştür. İşçi sınıfı ancak kolektif mücadele deneyimleri ve siyaset aracılığıyla bir bütün haline gelir. “Doğal olarak” bir bütün değildir; ancak ortak mücadeleler aracılığıyla birleşik bir sosyal-siyasal güç halinde kendisini gösterir. Bu anlamda, yukarıda da ifade edildiği gibi, sosyalistlerin milli/kültürel taleplerin sınıfı bölen tali ve suni ayrımlar olduğundan hareket etmesinin bu “doğal olarak” birleşik işçi sınıfı mitini yeniden üretmekten öte hiçbir pratik sonucu olamaz.

Sınıfı bütünleştirmek ancak sınıf içi bölünmeleri kapsayıp/içerip ortak mücadele içerisinde aşmaya dönük bir hatla mümkün olabilir. Dolayısıyla “Kürtlüğü” emekçi sınıfı gereksiz olarak ayrıştıran bir vasıf olarak değil, sınıf hareketinin güncel bir kipi olarak değerlendirmek gerekir. Kadınların ya da göçmenlerin neden bütün dünyada en düşük ücretli ve güvencesiz işlerde yoğunlaştığı sorusuna cevap aramayan bir sınıf hareketi nasıl sahici olamazsa, Kürtlerin de neden ve nasıl sınıfın en alt katmanını oluşturdukları sorusunu dikkate almayan bir sınıf siyaseti gerçekçi olamaz.

Aslında solda etnik aidiyet; sınıfsal ilişkiler, kentsel yoksulluk ve neoliberal dönüşüm dışında/ötesinde şeyleştirilmiş bir “kimlik” olarak algılanıyor ve istisnalar hariç sınıfsal ilişkilerle etnik aidiyetler arasındaki dinamik ilişkiler üzerine pek gidilmiyor. Sınıf siyaseti ile “kimlik siyaseti” arasında sıkça yapılan mekanik ayrımlar bu husustaki eksikliğin ya da aczin bir ifadesi. Ulusal-demokratik taleplerin basitçe bir “kimlik” meselesine indirgenmesi, sosyalist saflarda Kürt meselesine dair esaslı bir kafa karışıklığına neden oluyor. Oysa milli meseleler hiçbir zaman sadece kimlik temelli ya da dar anlamda kültürel meseleler değildir. Etnik farklar daima başka toplumsal farklılık ve çelişkilerle (sınıf, cinsiyet ya da din farklarıyla) iç içe geçerler. Yani milli talep ve çatışmalar sadece kültürel alandaki farklarla açıklanamazlar; çoğu zaman bu farklar maddi ezme-ezilme ilişkilerini içerirler ve bu anlamda sınıfsal ezilmişliklerle iç içe geçerler.

Filistinliler ya da Güney Afrikalı siyahlar İsrailli ya da beyazlardan “farklı” oldukları için değil, maddi olarak da ezildikleri ve bu ezilmişliği siyasal bir hareket aracılığıyla anlamlandırdıkları/dillendirdikleri için mücadele ederler. Sadece kültürel-kimliksel farklılıklar bir milli mesele yaratmazlar; farklılığın maddi bir ezme ezilme ilişkisine karşılık gelmesi, bir tahakküm/sömürü ilişkisinin parçası olarak anlamlandırılması temel önemdedir. Çelişki ve çatışmanın bu “maddi” veçhesinin ihmali, Kürt sorununa yaklaşırken meseleyi Türkiye’nin genel demokratikleşme sorunundan kaynaklı bir kimlik meselesinden ibaret olarak gören liberal çerçevenin hâkim olmasını, sosyalist solun kendisini bu çizgiden ayrıştıramamasını getiriyor. Böylece de, barış meselesiyle sosyalist siyaset arasında bağ kurmayan, bu ikisini iki ayrı politik-pratik evrenin parçası olarak görerek birbirinden koparan anlayış hâkim oluyor. Oysa Kürt meselesinde tutumumuzu neoliberal kapitalizme karşı mücadeleyle bütünleştirmediğimiz, neoliberalizme karşı mücadeleyi tabir caizse “Kürtleştirmediğimiz” müddetçe tutarlı, bütünlüklü ve reel bir antikapitalist politik hattı inşa etmemiz mümkün olamayacak.

“Kürtleştirme” derken ne kastedildiğini bir örnekle izahta yarar var: Lenin Rus devriminde ezilen ulusların (örneğin Leh ya da Fin halklarının) bağımsızlık ve kendi kendini yönetme mücadelesini, proletaryanın devrimci eyleminin potansiyel bir “müttefiki” olarak görüyordu. Söz konusu olan dışsal bir ilişkiydi. Ancak devrimci mücadelenin yürütüldüğü somut ülke ölçeğinde işçi sınıfının ciddi bir bölümü ezilen ulusun üyesiyse “halkların hapishanesi” Rusya için geçerli olan bu “dışsal ittifak” formülasyonunu revize etmek zaruridir. Mesela işçi sınıfının önemli bir bölümünü Katalanların oluşturduğu İspanyol devletinde ya da kent ve kır yoksullarının büyük bir kısmını yerli toplulukların oluşturduğu Bolivya’da böyle bir dışsal ittifak ilişkisi gerçekçi değildir. Her iki bağlamda da ulusal düzeydeki kendi kaderini tayin mücadelesiyle sosyalist toplumsal dönüşüm arayışının iç içe geçmesi, birbirini tamamlaması elzem hale gelir. İspanyol devletinde sınıf hareketinin hiç değilse belli bir ölçüde “Katalanlaşması” (belki “Basklılaşması”), Bolivya’daysa “yerlileşmesi” bir gereklilik halini alır. Türkiye’de benzer bir durumla karşı karşıya olduğumuz pekâlâ iddia edilebilir.

 

Stratejik özerklik

Her ulusal mesele, burjuva devletin meşruiyetine ciddi bir sorgulamayı gündeme getirerek mevcut siyasal düzeni istikrarsızlaştırma potansiyellerini barındırır. Bu, popüler sınıfları harekete geçiren, işçi ve köylüleri siyasallaştıran, toplumsal isyana ulusal bir karakter veren “plebyen” (yani alt sınıfların özlemlerinin damgasını vurduğu) ulusal kurtuluş hareketleri (“devrimci milliyetçilikler”) için özellikle böyledir. Günümüz Avrupa’sında İskoçya ya da Katalonya örnekleri ya da Güney Amerika’daki yerli mücadeleleri, “devletsiz halkların” kendi kaderini tayin ve kendi kendini yönetme mücadelesinin ortaya çıkardığı radikal siyasi ve sosyal potansiyellerin birer örneği sayılmalıdır.

Ulusal inşa sürecinde hangi sınıfın ya da hangi sınıf ittifakının liderlik konumunu üstlendiği ve bu inşayı nasıl bir siyasal projeyle bütünleştirdiği meselesi sosyalistler için temel bir kıstastır. Kürt Özgürlük Hareketi, her ulusal hareket gibi “sınıflar arası” bir karaktere sahip olsa da esas olarak plebyen karakteri baskın sol bir gelenek üzerine inşa olmuştur. Bu durum, söz konusu hareketin kendi tabanını sınıf temelinde ve antikapitalist doğrultuda seferber ettiği anlamına gelmiyor elbette. Yani Kürt Özgürlük Hareketi’nin (programatik ve pratik düzeylerde belirginlik kazanmış bir Kürt sosyalist hareketinin de yokluğunda) “Kürtlük deneyimi”ni sınıf terimleriyle siyasallaştırıp inşa etmediği ortada. Alt sınıfları mobilize etse de, tabanı önemli ölçüde emekçilerden müteşekkil olsa da Kürt Özgürlük Hareketi antikapitalist bir programatik zemine yaslanmıyor. Ulusal temelli olup (feminist, ekolojist ve özyönetimci doğrultuda) radikal bir sosyal harekete evrilen bir siyasal gelenekle karşı karşıyayız.

Bu gelenek, gerek politik-pratik yönelimi ve oluşturduğu muazzam siyasal seferberlik bakımından gerekse sosyalist solla toplumsal mücadeleler ve hatta parlamenter siyaset düzeyinde kurduğu bağlar dolayısıyla sosyalist hareketi önemli ölçüde belirliyor. Bu etkileşim (sınırları ne olursa olsun) çok ama çok önemli. Ancak diğer yandan, Kürt Özgürlük Hareketi’yle sosyalist hareket arasındaki orantısızlık, sosyalist hareketin Kürt muhalefetinin bir eklentisi haline gelme riskini de gündeme getiriyor. Tam da bu noktada, ulusal bir hareket olarak Kürt muhalefetinin sınıflar arası bir karakteri olduğu, bu anlamda (seferber ettiği kitlenin büyük bir bölümü neoliberalizm ve savaş kıskacında yoksullaşmış insanlar olsa da) bünyesinde çok farklı ve birbiriyle çelişik sosyal ve siyasal eğilimleri ihtiva ettiği gözden ırak tutulmamalıdır.

Şu çelişki meselesini somutlaştıralım: Kürt Özgürlük Hareketi’nin tabanının önemli bir kesiminin savaş ve neoliberalizmin kümülatif tahribatına maruz kalmış kent yoksullarından, mevsimlik işçilerden, genç işsizlerden, esnek ve güvencesiz işlerde çalışmaya mahkûm edilmiş erkek ve kadın emekçilerden oluştuğu herkesin malumu. İşte Kürt Özgürlük Hareketi bir yandan en alttakileri seferber ediyor, Türkiye’de son on yıllardaki en anlamlı radikal siyasal deneyimlerin kolektif olarak biriktiği bir alana işaret ediyor. Ancak diğer yandan Kürt muhalefetinin belirgin bir “kurumsalcı”, esas itibariyle devlet ricali hatta çeşitli uluslararası güç merkezleriyle “yukarıdan” müzakere ve pazarlığı önemseyen eğilimi hep oldu, olmaya da devam ediyor. İşte Kürt Özgürlük Hareketi’nin birbiriyle tenakuz halindeymiş görüntüsünü veren çeşitli çıkışlarını, hem içindeki farklı sınıfların “yapısal” çelişkilerini hem de hareketin bu ikili karakterini akılda tutarak değerlendirmek gerek.

Tam da bu nedenle Kürt Özgürlük Hareketi’yle bir dayanışma ilişkisi ve hatta harmanlanmayı hedefleyen bir yan yanalık geliştirilirken sosyalist hareketin örgütsel ve stratejik otonomisini muhafaza konusunda dikkatli olunmalıdır. Dayanışma ya da enternasyonalizm adına Kürt Özgürlük Hareketi’nin örgütsel düzeyde bir eklentisi haline gelen sosyalist kesimler, ulusal ve hatta bölgesel ölçekte Kürt muhalefetinin stratejik tercihlerine tabi hale gelme riskiyle karşı karşıya kalıyor, kendi güç ve hedefleriyle ilgisi olmayan tercihlerin yükünü taşımak durumunda kalıyorlar. İşte bu nedenle, Kürt Özgürlük Hareketi’nin açığa çıkardığı radikal siyasallaşma biçimleriyle harmanlanma niyet ve hedefi ne kadar kritik olsa da bu, sosyalist hareketin politik ve örgütsel özerkliğini yitirmesi sonucuna varmamalı. Harmanlanmayı mümkün kılacak, ancak sosyalist hareketin bir biçimde fiilen “uydulaşması” anlamına da gelmeyecek yollara ihtiyacımız var.

 

Toplumsal mücadeleler aracılığıyla harmanlanma

Sosyalist hareket, Kürt Özgürlük Hareketi bağlamında siyasallaşan farklı sosyal katmanlarla “aşağıdan” bir ilişki kuramadığı sürece, o siyasallığın “etniklik” çerçevesine mahkûm edilmesine katkıda bulunmuş olacaktır. İşsizliğin yüzde 50, kayıt dışı istihdam oranın yüzde 40’lar dolayında olduğu, süregiden iç savaşın doğanın tahribatıyla kol kola ilerlediği bir bölgede, “Kürt kimliği tanınsın” meşru talebinden daha öteye bir adım atmak gerektiği açık. Kürt muhalefetiyle gerçek bir ittifak, kendimizi inşa ettiğimiz siyasal faaliyetler arasındaki geçişliliği sağlayarak mümkün. Mevsimlik işçiler, inşaat işçileri, yoksulluk, beledî faaliyetler, ekolojik yıkım ve patriyarkayla mücadele gibi meselelerde yürütülen her türlü faaliyet bunun için çok değerli.

Kürt Özgürlük Hareketi’ne iltihak ya da seçimden seçime gündeme gelen yan yana gelişler haricinde sosyalist hareketin orta ve uzun vadede koyulması gereken, süreklileşmiş kitle seferberlikleri aracılığıyla siyasallaşan Kürt kitleleriyle toplumsal mücadeleler içerisinde (emek hareketinden ekolojik mücadelelere, kadın hareketinden vicdani redde) somut ve dolayımsız bağlar kurabilmektir. Savaşın kızıştığı koşullarda bu daha zorlaşsa da dikkat ve çabamızı, Kürt meselesi etrafında “diplomatik” ve “yukarıdan” yan yana gelişler ya da dayanışma pratikleri ötesinde daha “içeriden” bir yan yanalığın koşullarının oluşturulması yönünde yoğunlaştırmak gerekiyor. Bu da ancak sosyalist hareketin bütün zaaflarına rağmen etkin olduğu mücadele alanlarıyla Kürt muhalefetinin siyasal dinamizmi arasında aşağıdan (yani toplumsal hareketler aracılığıyla) bağlar oluşturmaya çalışmakla mümkün.

 

Gıyaben değil, birleşik eylem

Kürt Özgürlük Hareketi’yle sosyalist hareket ya da daha genel olarak Türkiye’nin batısındaki toplumsal muhalefet güçleri arasındaki asimetrinin kısa zamanda ya da kestirme yoldan telafisinin mümkün olduğunu düşünmek hayalcilik olacaktır. Toplumsal hinterlandı giderek daralmış, işçi sınıfı içerisinde anlamlı bir karşılığı olmayan, örgütsel ve programatik düzeyde ciddi bir keşmekeş içerisinde olup kendi “fetret devrinden” bir türlü çıkamayan sosyalist hareketin (gerçek ya da “muhayyel”) Kürt siyasal coğrafyasındaki deneyim zenginliğiyle “aşık atabilmesi” mümkün değil. Gezi direnişinin kışkırttığı siyasallaşma ne kadar önemli olsa da bu durumu değiştirecek bir derinliğe sahip olmadığı açık.

Ezilenlerin gündelik mücadele deneyimleriyle bağını büyük ölçüde yitirmiş, işçi sınıfı içerisinde anlamlı bir etkisi olmayan sosyalist hareketin yeniden yapılanması, ancak ezilenlerin gündelik direnişleri içerisinde yer almak, buralarda açığa çıkan mütevazı ama her türden anlamlı enerjiyi daha geniş toplumsal mücadelelere sevk etmek yönünde sebatla çalışmakla mümkün. Bugün böylesi bir enerjinin en yoğun olduğu yerlerden biri Kürt alt sınıflarının kitle mücadeleleri, kendi kendilerini yönetmeye dönük açığa çıkardıkları kolektif inisiyatiflerdir. Bu mücadele ve direnişlere değmeyen ya da olsa olsa bu deneyimlerle ancak dışsal bir dayanışma ilişkisi içerisinde bulunan sosyalist hareket bizzat kendi yenilenme kanallarından birini, belki de en önemlisini es geçmiş olmaktadır. Azımsanmaması gereken bir kitleyi, üstelik çoğu zaman neoliberalizm ve savaş ekseninde iyice yoksullaşmış alt sınıfları şu ya da bu biçimde siyasallaştıran bir süreç yaşanırken bu siyasallaşmanın aktörlerinin deneyimleriyle nasıl ilişkilenileceğinin kanallarını inşa etmeliyiz. Yani Kürt ezilen ve emekçilerinin açığa çıkardığı enerjiyle sair toplumsal mücadele ve direnişler arasında somut bağlar, acil ve yakıcı talepler etrafında aşağıdan başlayarak inşa edilmelidir.

Bunun için Kürt meselesini sadece “dar” anlamında değil, farklı mücadele alanlarıyla kesişme noktalarında daha “geniş” bir biçimde siyasallaştırmaya dönük bir enerji harcamak gerekiyor. Yani bir ezilmişlik, ancak aynı zamanda bir direniş deneyimi olarak “Kürt olma hali”nin farklı mücadele alanlarıyla nasıl kesişip eklemlenebileceğine dair fikri ve pratik bir çabaya ihtiyaç var. Mücadele içerisinde siyasallaşan Kürt yoksullarıyla yukarıdan ve gıyaben değil, birleşik eylem zeminlerinde, somut mücadelelerde yan yana gelmek, toplumsal hareketler aracılığıyla bu kitlesel siyasallaşmayla köprüler kurmak toplumsal karşılığı iyice cılızlaşmış sosyalist solun önünde yeni potansiyeller koyabilir. Bu da Kürtleri mağdur kitleler değil siyasal özneler olarak tanımaktan ve Kürt meselesini bu eksende yeniden tarif etmekten geçiyor. “Batıda” savaş karşıtı mücadelenin geliştirilmesi bu yolda sadece küçük bir başlangıç olacak.

Bu yazı, Başlangıç dergisinin 4. sayısında (Yaz-Sonbahar 2015) yayımlanmışır.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar