Koridor ve tecrit: Dekompozisyona doğru… -

Nazizmi İtalya’daki büyük kardeşine nazaran daha kıyıcı-militarist ve “total” kılan hususlardan biri, onun jeostratejik bir kaygı üzerine temellenmesiydi. Faşizm İtalya’daki devrim “tehdidine” karşı “devrimci” yöntemlerle gerçekleştirilen bir karşıdevrim girişimiydi. Nazizmin gözüyse yalnız “iç düşmanlarda” değildi. O devlet geleneğine nüfuz etmiş, yani aslen bir Nazi icadı olmayan jeostratejik bir korkuyu yeniden yorumlayıp güncelleştirerek iktidar olmuştu. Avrupa’nın ortasındaki konumuyla Almanya’nın, Rusya’nın modernizasyonuyla birlikte büyük güçler arasında sıkışarak yok olmaya mahkûm olduğu minvalindeki bu kaygının kökleri, 1. Dünya Savaşı öncesine uzanıyordu. Almanya bu sıkışma ihtimaline karşı mücadele etmeli ve bunun için de doğuya doğru “yaşam alanları” elde edecek şekilde genişlemeliydi. Hitler’in tek yaptığı, bu jeostratejik kaygıya daha çağdaş bir ideolojik (antikomünizm) ve “bilimsel” (biyolojik ırkçılık) muhteva vermekten ibaretti. Mussolinicilik ulusal düzeydeki bir iç savaşken Hitlerciliğin mantığı kıta ölçeğinde bir iç savaşı zaruri kılıyordu.

Hani teşbihte hata olmaz derler ya Türkiye’deki mutlakiyetçi yönelişin de benzer biçimde “devlet geleneğine” içkin bir jeostratejik kaygının seferber edilmesiyle derinleştiği iddia edilebilir. Son dönemde “koridor” kelimesiyle özetlenen bu jeostratejik kaygı, Türkiye’nin güneyinin uluslararası düzeyde tanınan statüye sahip bir Kürt teritoryal hâkimiyetiyle çevrelenmesi korkusudur. 1990’lı yıllarda gelişen, sonra bir ara marjinalleşen ama Suriye’deki gelişmelerle, özellikle de Kobane ve Tel Abyad’la beraber güncellenip akut hale gelen bir kaygı bu. Çekiç Güç’ten bugüne farklı milliyetçi lehçelerin kendi meşrebine göre tanımladığı (“ikinci İsrail” vs.) bu kaygının güncellik kazanması, tam da iktidar blokunun parçalandığı koşullarda Erdoğan için yeni ittifaklar oluşturarak devlet içerisindeki pozisyonunu tahkim etme girişiminde bir kaldıraç işlevi gördü. On küsur yıllık genişleyici-başarılı hegemonya (“muhafazakâr-demokratik devrim”) projesi çatırdar, yani iktidarın hegemonik kapasitesi daralır ve dolayısıyla daha sınırlı (“iki uluslu”) bir hegemonya projesine (“ikinci milli mücadele”) geçilirken ihtiyaç duyulan bir kaldıraç.

Kastedilen, savaşın fiili olağanüstü hali meşru ve kabul edilir kılması değil sadece. “Koridor” korkusu, birbirine rakip çıkarları olan güçlerin uzlaşmasını mümkün kılan bir zamk işlevi görmüştür. Savaş haline somut bir gerekçe ve hedef sunmuş, o hedef etrafında da devlet katında “yerli ve milli”, yeni bir ittifaklar mimarisinin oluşmasına olanak vermiştir. Bahçeli, Perinçek, Ağar, Feyzioğlu ve hatta Baykal gibi “popüler” isimler aracılığıyla anılan bu mimari, Erdoğan’a, söz konusu kaygının devlet katında yarattığı kolektif reaksiyonun sözcüsü olmak iddiasıyla (hele hele darbe girişimi gibi zor zamanlarda) güç vermiştir.

Referandum Kumarı

Sonuçta Erdoğan, bir önceki iktidar blokunun çözülüşünü farklı devlet hizipleri ile yukarıda anılan jeostratejik kaygı temelinde kurulacak yeni bir uzlaşma temelinde telafiye yöneldi. Ancak mesele sadece “uzlaşma” düzeyinde kalsaydı bu, farklı hizipler arasında bir eşdeğerlik ilişkisini gündeme getirecek, Gülencilerle olduğu gibi iktidarın paylaşılması anlamını taşıyacaktı. Referandum, bu paylaşım riskini önlemenin, hizipler arası yeni ittifak ilişkilerini Erdoğan’ın mutlak hâkimiyetinde tanzim etmenin yolu olarak gündeme geldi. Referandum (Türkeş ya da Perinçek’in uyardığı gibi), Erdoğan için bir kumar olsa da, yeni müttefiklerin bazılarını yabancılaştırma tehlikesini içerse de amaçlanan, devlet katında hizipler arası rekabeti, “şef” merkezli bir biçimde sadeleştirip yeniden örgütlemek.

Neticede ne Menbiç ne Bab bir hariciye meselesinden ibaret. “Sahadaki” her gelişme, yukarıda bahsedilen jeostratejik kaygı temelinde oluşmuş uzlaşma açısından sonuçlar doğuracaktır. Bu bakımdan kantonların fiilen Rus ve Amerikan himayesine girmiş olması, yani koridor korkusunun gerçeklik kazanıyor oluşu, devlet içi hiziplerin pozisyonlarında değişimleri, devlet katında ciddi, biz sıradan fanilerin öngöremeyeceği reaksiyonları tetikleyebilir. Üstelik sınırın öte tarafındaki Rus ve Amerikan bayraklarında görünür olan bu iflas,Türkiye’nin adeta tecridi anlamına gelen bir süreçte söz konusu olmaktadır. Türkiye ile AB arasındaki gerilimin (iki taraf açısından da) oy kaygısıyla ilgisi açıktır. Ancak mesele bundan ibaret değildir. Türkiye’de siyasal iktidarın uluslararası alanda özerklik alanını artırma arayışı, mesela son THY kararında olduğu gibi, giderek daha sert bir karşılık bulmaktadır.

Türkiye’nin uluslararası sistemin istikrarsızlaşmasının yarattığı “boşluklardan” faydalanarak bir bölge gücü halini alması, aslında AKP’nin temsilciliğine soyunduğu sermaye fraksiyonunun (hâkim sınıfın çıkarlarının toplamı adına konuşan) bir sınıf stratejisi olarak değerlendirilebilir. Bu anlamda Türkiye’nin tayin edici bir “bölgesel güç” haline gelme hedefiyle giderek daha agresif hale gelen dış politikası, aslında içerideki otoriter popülizmin bir karşılığı ya da devamıdır. Bu içsel bağlantı dolayısıyla dış politikadaki her geri adım, iktidarın hegemonik projesine bir darbe anlamına geliyor.

Uluslararası sistemdeki hegemonya bunalımının neticesi olan istikrarsızlık, son yıllarda Türkiye’deki siyasal iktidarın manevra kabiliyetini artıran bir işlev gördü. Ancak siyasal iktidar bu alanı, Türkiye devletinin iktisadi-siyasal-diplomatik kapasitesini zorlayacak bir heves ve iddiayla kullanmaya kalkınca uluslararası planda tecrit anlamına gelen bir manzara hâkim olmaya başladı. Türkiye’nin “büyük güçler” nezdinde giderek öngörülemez-güvenilemez bir uluslararası aktör görünümü vermeye başlaması, mevcut iktidar açısından orta vadede çok ciddi sorunlara yol açabilecek bir risk faktörüdür. AKP’ye yakın “endişeli pragmatist” seslerin giderek daha açık bir biçimde dikkat çektiği bir risk faktörü…

‘Bunun düşünü görmeliyiz’

Kısacası, siyasal iktidar referanduma giderken polarizasyonun yine işine yaracağı hesabını yapadursun “yukarıda” gerginlik artıyor. Referandum sonucunu kestirmek elbet mümkün değil. Ancak aradaki farkın küçük olacağı hemen her gözlemcinin ortak kanaati. Bu koşullar altında ve yukarıda bahsi geçen riskler hesaba katıldığında, sandıktan ne çıkarsa çıksın devlet katında bugün biçimini öngöremeyeceğimiz yeni çatışmaların meydana gelme ihtimali büyüktür. Bu, “yukarıdaki” çatışmanın sonuçları, halkın yeniden siyasallaşması ve “aşağıdan” müdahalesi gündeme gelmedikçe “hayırlı” olmayacaktır. Hayır çalışmaları, elbette toplumsal muhalefet güçlerinde belli bir derlenmenin vesilesi olmuştur. Ancak karşı karşıya olunan meydan okumanın büyüklüğü yanında bu görece siyasallaşmanın yetersiz olduğu, üstelik cılız (“iyi” durumda liberal, kötüsündeyse milliyetçi argümanlara bulanmış) bir siyasal içeriğinin olduğu unutulmamalıdır.

Yine de elimizdeki tek şey, mütevazı da olsa bir başlangıç noktası olabilecek bu görece hareketlenmedir. Küçümsemememiz gereken bu hareketlenmeyi, referandum sonrasına da taşıyabilir, mesela mevcut Hayır Meclislerini aşağıdan bir birleşik cephenin mevzileri haline getirebilirsek çok anlamlı olabilecek bir başlangıç. Bu meclisler, referandum sonrasındaki zor süreçte ortak siyasal faaliyetler aracılığıyla bugün tahmin edemeyeceğimiz toplumsal enerjileri açığa çıkartabilir. “İşte biz bunun düşünü görmeliyiz”. Lenin 1902 yılında, “Ne Yapmalı?” risalesinde tam da böyle mütevazı bir başlangıçtan (“bütün Rusya için bir siyasal gazete planı”) bahsedip onun açığa çıkaracağı yeni olanakları tarif ederken sözlerini böyle bağlıyordu. Yine onun sözleriyle bitirirsek: “Ne yazık ki, bizim hareketimiz içinde bu türden düş görme çok azdır.”

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar

Son Yazılar
Yayın Politikamız
“Öğrenci Dayanışması” 6. sayı çıktı: Organize oluyoruz! -

Devrimci hareketin fikri dağınıklığı haliyle gençlik hareketine de sirayet etmiş durumda. Üniversite mücadelesi cılız, dağınık ve motivasyonsuz bir dönemden geçiyor. Fikri dağınıklığı gidermeden mücadele alanlarında güçlenmek, pratik mücadele içerisinde yoğunlaşmadan fikri dağınıklığı aşacak bir ufuk geliştirmek söz konusu değil. Bu nedenle işimiz sanıldığından daha zor. Siyasi bir içeriği olmadan içi boş ‘’sokak ve direniş’’ çağrıları yapmak, gerçekliği görmezlikten gelip oyalanma ve bekleme stratejileri üretmek artık...

Devamı ...