Kimin yası tutulamaz? -

Nice zamandır avanak bir hüznün pençesine düşmüş halde, bundan üç yıl önce muzaffer insanlar gibi gezdiğimiz sokaklarda ağlamaklı yüzlerle gezmekteyiz. Hüznümüz, bizi sinizmin dehlizlerine itmediği sürece değerlidir. Ancak tutamadığımız yasların acısı, bir geleceği yaratma gücü doğurmuyorsa, kaybedilen bir geçmişin türküsünü Sirenler’in sesinden dinliyorsak, şimdiye dair sorumluluğumuza da körleşmişiz demektir. Peki şimdiye dair sorumluluğumuz nedir? Bu sorumluluk yasını tutamadığımız kanlı canlı insanların kim olduklarıyla alakalıdır. Judith Butler’ın sorusunu 2016 yılı sonunun Türkiye’sinde bir kez daha soralım. Kimin yası tutul(a)maz?
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin 2016 yılına dair verileri Kasım ayı itibariyle 1816 işçinin çalışırken öldüğünü göstermekte. Sayısal veriye döküldüğünde her rakam dizisi ister istemez aynılaşır. Bu yılın buğday rekoltesi ile işçi ölümleri aynı kefeye gidiverir bir anda. Ancak bunun nedeni sadece matematiğin çelik gibi soğuk soyutlamasının şiddetinden gelmez. Bunun nedeni, toplumumuzda işçi cinayetlerinin refah için ödenmesi gereken bir bedelmiş gibi görünmesinden kaynaklanır.
İşçilerin yası tam da bu yüzden tutulamaz. Bu ölümler, üzerlerinden hesaplaşılacak bir gerçek bırakmazlar arkalarında. Nasıl ileri yaşlarında bir insanın insan bedeninin sınırlılıklarından dolayı ölmesi gibi, bu ölümler, kapitalizmin doğallaşmış işleyişinin doğal kurbanlarının zorunlu kaderleri haline gelirler. Fıtrat meselesi sadece dini bir mesele değildir, hayatın maddi üretiminin bu zaman ve bu mekanda zorunlu kıldığı bir kaderi temsil eder. Fıtrat içten içe bu ölümlerin bu dünyada kaçınılmaz olduğunu söyler. Fıtrat, dini bir referansın bin yıl öncesinden çıkarılıp getirilmesi hiç değildir, günümüzün maddi hayatı üretim biçiminin zorunlu olarak doğurduğu sonucun, dinin meşrulaştırma gücüyle sarmalanmış halidir. Yani fıtrat, işçilerin topraktaki ölümlerini göklere havale etmek demektir.
İşçi ölümleri, milliyetçi hezeyanların kalkınma fantazmalarında ya da betona hasret toprakları betonla kavuşturma olarak tanımladığımız uygarlık yarışında ödenmesi gereken bir bedel haline gelir. İşçiler de bir zamanlar çöle gönderilen günah keçisi misali, bütün toplumuzun günahını bedenleri ile ödeyen insanlar olurlar. Bir günah keçisinin yası tutulabilir mi?

Toplumsal yas, toplumsal emek, politik sorumluluk
Marx’tan beri biliyoruz, bir işçinin emeği hiçbir zaman onun emeği değildir. Bu emek, en nihayetinde toplumsal emektir. Ençok en varlıklıların kendi hanesine geçirebildiği o artı değer, bu emek sayesinde yaratılır. Devlet ve başka birçok mekanizmalar ile topluma yayılan bu artık en nihayetinde ölümün kıyısında yaşayan insanların emeğinden doğar. O zaman şu soru gayet makuldür: Bu işçilerin ölümü toplumsal bir ölüm müdür?
Yok canım deyip hemen öyle sorumluluğu üzerimizden atmayalım. Bir yıl önce zeytin toplayan çiftçinin üretim aracı olan ölmez ağacını kesen şirketin kendi madeninde o işçiyi ölüme gönderebilmesi bu meselenin toplumsal olduğunu gösteren örneklerden biridir. İçinde bulunduğumuz toplumsal koşulların aynı zamanda yaratıcısıysak, bu işçi ölümlerinin yaşandığı toplumsal koşullardan da sorumluyuz demektir.
Ancak medyada bu sorumluluğun ilan edildiğini hiçbir an göremeyiz. Sanki o işçiler hikayesiz gibidir, madene ve inşaata doğmuşlardır. Hayatlarının hiçbir anında kendi sesleri olmadığı için onların sesini duyurmanın imkanı tam da onlar yüzünden yoktur. Onlar sessiz sakin gömülmesi gereken, neoliberal sistemimizin hesaplamış olduğu risk unsurlarından bazıları gibi gösterilir. İşte hegemonik hale gelen bu kabul yüzünden iş cinayetlerinde ölen işçiler inşaat molozlarının arasına gömülebilir hale gelmiştir, ya da bir şirketin imajı sarsılmasın diye ölü bedeni ateşe verilebilir olmuştur. Toplumsal sorumluluğumuz bunun 2016 yılında nasıl mümkün olduğunu deşifre etmek ve bu mekanizmayı yerle bir etmekle başlar. Hiçbir işçi ölümü, doğal ölüm değildir.
Bu yazıda işçileri kurtarmaktan bahsetmiyorum. Onların aciz birer varlık olduklarından ancak bizim onları temsil edebileceğimizden de bahsetmiyorum. Ancak bu ölümlerin meşru kabul edilmesinin birçok toplumsal mekanizması var ise –dini, hukuki ya da ahlaki- bu ölümlerin doğal olmadığının teşhiri de birçok alanda var kılınacak bir direnişle mümkündür. Zaten emek direnişi hiçbir zaman sadece bir fabrikanın güvenlikli kapılarının içinde cereyan eden bir mesele değildir. Fabrikanın, inşaatın ya da madenin o güvenliğinin ilk amacı işçilerin güvenliği değildir, işin sürekliliğinin güvenliğidir. Yani ölümlerin hasıraltı edilebilir olmasının güvenliğidir. İşçi ölümleri meselesinin toplumsallaşması da –ki zaten akıllarda vücut bulan işçi algısının sınırlılığı da bunun bir nedenidir- işçi hareketinin sesinin çalınması değil, güvenlikli kapılar ve kirli koğuşlarla toplumdan koparılmaya çalışılan emek sürecinin toplumsallığının tekrar inşa edilmesidir. Süregiden bir AVM’nin inşaatı çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz yazılı kapılarla saklanır. Ancak bu kapı dışarıya verilen rahatsızlığı değil tam da içeriye verilen rahatsızlığı saklar. Çadırların içinde yaşayan işçilerin her an ölebileceği gerçeğini gösteren elektrik kablolarını gizler. Biz dışarda, başka mekanizmalarla ve başka sömürü ilişkileriyle ölümün kıyısına sürüklenenleri içeridekilerden ayırır.
Bu bariyerin yıkılması aynı zamanda başka bariyerlerin yıkılması ile mümkün olur. Mobbing ve iş stresi yüzünden intihar eden insanların ölümleri psikolojik bir vaka olarak alınmadığı takdirde, onların da hayatı üretirken ölen insanlar olduğunun hakkı verildiği takdirde, çevreye verilen rahatsızlığın bütün bir ülkeye karabasan gibi çöktüğü anlaşılır. İnşaatta çalışan işçilerin derme çatma kirli barakalarda yaşamaya mecbur edilmesi ile müdürlerinin gece gündüz tacizine uğrayan insanların bu işlerde çalışmaya zorlanması aynı mekanizmaların ürünüdür. Adlarına taşeronlaştırma, esnekleştirme, performans, takım ruhuna uyumlu çalışma veya sonuç odaklı iş yapma dediğimiz bütün bu süreçler birbiriyle zaten maddi koşullarının üretim tarzları gereği ilişkilidir. Bunları ayıran bizleriz, doğa ya da kent değil. Halbuki hepsi yeri geldiğinde çalışma yüzünden ölerek ortaklaşırlar.
Beylik lafların bir küstahlık taşıdığı doğrudur. Kim hakikatin sahibi olmuş ki bize dayatıyor! Ancak bir işçinin yasını tutabilmeyi istemek beylik bir laf mıdır? Bir işçinin ölümünün toplumsal bir mesele olduğunu ve tüm toplumun bu ölümden sorumlu olduğunu söylemek için de dahi olmaya gerek yok kanımca. Yaşanan ölümlerin doğal olmadığını, çalışma tahakkümünün ilişkilerinin dayattığı ve kader olmayan ölümler olduğunu deşifre etmeliyiz. Bu ölümler sadece ekonomik ilişkilerle de alakalı değildir, ekonomik ilişkilerin her zaman sigortası olan zor aygıtı da –zeytin ağaçlarını kesen zor gibi- bu ölümlerden sorumludur. Bu zor aygıtı da en nihayetinde bir şekilde vergilerle finanse ettiğimiz devletin zorudur. Yani bu cinayetlerin failleri apaçık ortadadır, bize kalan katillerimizi tanımak ve tanıtmaktır.

Bulunduğu kategori : Sınıf Hareketi

Yazar hakkında