Kadın sesi değmiş saray duvarları… -

Atomları nasıl parçalayacağınızı, aya kâşifleri nasıl göndereceğinizi, genleri birbirine nasıl tutturacağınızı biliyorsunuz, fakat insanların nasıl yaşamaları gerektiğini bilmiyorsunuz?”1

İçinden geçtiğimiz dünyanın katranlarına karşı iyimserlikle doldurulmuş umut vaatlerinden ziyade, ellerimizle inşa edeceğimiz umuda tüm dünya halklarının ihtiyacı olduğu anlardayız.

Geçtiğimiz Cuma günü başkanlık yemini için Donald Trump’ı içeri alan Beyaz Saray, ertesi gün ABD’li kadın aktivistlerin öncülüğünde Women’s March (Kadınların Yürüyüşü) çağrısıyla Washington DC’den Londra’ya, Berlin’den Delhi’ye kadar dünya genelinde 673 yürüyüşün gerçekleştiği eylemlere katılan milyonlarca insanın sesiyle sarsıldı. Protesto gösterilerinde Madonna da vardı, Scarlett Johansson da, Gloria Marie Steinem da; hatta, Londra’daki yürüyüşte Londra Belediye Başkanı Sadiq Khan da.

Kadınların öncülüğünde, erkek, çocuk, feminist, LGBT, yaşlı, genç, siyahi, Müslüman, Hıristiyan onlarca kimliğin birarada taşındığı yürüyüşlerde, “Birliğimizde güç var” diye başlayan sözler, ABD’li ırkçılık karşıtı hareketlerin öncüsü, feminist Angela Davis’in “Bu, kapitalist sömürüye karşı direnişe davettir” sözüyle yükseldi. Bu davet Trump’ın kişiliğinde cisimleşen, dünyayı saran zemheride, umudun verilir değil alınır olduğunun da kanıtıydı aslında.

Sömürü ve direnişin biraradalığı sabitliğe oturmayan kadim bir meseledir. Tarihimiz sömürüye olan talebin direnişlerle sarsıldığı eylemliliklerle inşa edilmiştir. Yalnızca bir yapıdan ya da kategoriden ibaret olmayan toplumsal sınıf, bugünün modern dünyasında toplumsal dokunun her alanına nüfuz eden, gündelik hayatın her anında yeniden üretilen özgül ilişki biçimidir. Wood’un ifadesiyle “sınıf oluşumları ve sınıf bilincinin keşfi, insanlar bu sınıf durumlarını ‘deneyimledikçe’ ve ‘yaşadıkça’ sınıf mücadelelerinden doğarlar”2. Geçtiğimiz Cumartesi yer kürenin dört bir yanında milyonlarca insanın sömürüye, eşitsizliklere haykırışı bir kez daha hatırlattı ki, insan toplumun kolektif bir öznesidir.

Uzak bir geçmişte değil, Amerikan tarihinin yerlilerin katliyle başlaması… Siyahilere yönelen silahlarsa bugünün de gerçekliği. Toplumsal olarak somutlaşmış bu sömürü halinin kolektif ifadesinin ta kendisidir sınıf. Trump’ın kapitalizm savunusuyla patlayan barut; ırkçılığında, kadın ve LGBT düşmanlığında, göçmen karşıtlığında, inanç ayrımcılığında milyonlarca kişiyi vurdu. Verili yaşamın ideolojik ve kültürel koşullanmalarıyla tüm bu antagonizmalara bağlı ilişkinin açıklığa kavuşturulması, deneyimin yakıcılığına su serpmek ve mücadele hattına yeni kanallar açmak için imkândır.

Londra’daki yürüyüş sırasında üç kadının taşıdığı “Same Shit, Different Century (Bok Aynı, Yüzyıl Farklı)” pankartına istinaden soralım: Yüzyıllardır verdiğimiz mücadelede, sabırla yaşamın her alanında verdiğimiz kolektif direnişin adı değil midir umut?

Daniel Quinn’in romanındaki goril İsmail dünyayı kurtarmak için insanlara ulaşmak ister, gazetelere ilan verir ve bulduğu bir öğrencisine, insanların nasıl yaşamaları gerektiğini neden bilmediklerini sorgulatır. Belki de sokaklara dökülen milyonlarca insanın İsmail’e kurduğu bir cümledir, Cumartesi deneyimlediğimiz…

1 Quinn, D. (2002) İsmail, Çev. Ebru Eroğlu, İstanbul: Dharma Yayınları.

2 Wood, E. M. (2001) “İlişki ve Süreç Olarak Sınıf”, Praksis, 92-119.

Bulunduğu kategori : Mor ve Gökkuşağı

Yazar hakkında

İlgili Yazılar