İtalya referandumu ve Avusturya seçimlerinin bize anlattığı: Demokrasiyi yeniden kazanmak -

Geride bıraktığımız Pazar Avrupa’da tarihsel bir kırılmaya sebep olabilecek gelişmeler sandıktan döndü. İtalya’da başbakan Matteo Renzi tarafından önerilen geniş çaplı anayasa değişikliklerine ilişkin referandum halk tarafından ezici bir biçimde reddedildi. Yüksek katılıma sahne olan oylamada “hayır” oylarının yüzde 60’a varması  egemen siyaset dünyası ve medyanın önemli bölümü tarafından Britanya’daki Brexit ve ABD’de Trump’ın seçilmesiyle genişleyen popülist dalganın bir başka tezahürü, liberal demokrasinin durdurulamayan geri çekilişinin bir başka evresi olarak değerlendiriliyor. Öte yandan Avusturya’da aşırı sağ Özgürlük Partisi’nin cumhurbaşkanı adayı Norbert Hofer’in seçim yenilgisi, Avrupa’nın göçmen karşıtı bir kale olmasını savunanlara bir darbe indirmiş oldu. Böylelikle II. Dünya savaşı sonrasında Avrupa’da ilk defa aşırı sağ bir adayın devlet başkanı sıfatını kazanma ihtimali “şimdilik” ortadan kalktı.

Elbette spot ışıkları asıl olarak İtalya’da gerçekleştirilen Anayasa referandumu üzerindeydi. Kısa bir süre öncesine kadar gerek ülkesinin gerekse de Avrupa’nın egemen çevrelerince İtalyan kapitalizminin karşılaştığı sıkıntıları aşabilecek genç, karizmatik, dinamik ve “reformcu”bir lider olarak takdim edilen Renzi, siyasal kariyerini tehlikeye atacak bir referandum hamlesi gerçekleştirmişti. Siyasal karizmasını neredeyse ışık hızıyla yitiren Renzi, kamuoyu yoklamalarına göre daha bir yıl önce böylesi bir referanduma gitse açık farkla kazanabilecek bir etkiye sahipti.  Ancak artık o da İtalyan halkının siyasetçi sınıfına karşı artan güvensizliğinden nasibini almış görünüyor. Tam da  bu nedenle referandumun hemen öncesinde Renzi’nin de tıpkı altı ay önce Cameron gibi, gereksiz yere kendi siyasal geleceğini riske attığı tartışılmaktaydı.

Renzi’nin ülkenin işlevsizleşmiş olarak değerlendirdiği siyasal sistemini değiştirmek adına attığı ilk adım, seçim yasasını değiştirmekti. Yeni seçim sistemi birinci gelecek (parti lideri tarafından belirlenmiş) listeye meclis içerisinde mutlak çoğunluğu (630 sandalyede en az 340 sandalye) garanti ediyor. Böylelikle II. Dünya Savaşı sonrası İtalyan tarihinin neredeyse olmazsa olmazını oluşturan kırılgan koalisyonların yerini “güçlü ve istikrarlı” iktidarların alması öngörülüyordu. Seçim sistemindeki bu değişiklik ister istemez İtalya’da faşizmin inşası sürecinde önemli bir dönemeci akıllara getiriyor. Teşbihte hata olmaz. Mussolini Roma yürüyüşü sonrasında iktidara geldikten sonra ülkeyi faşist bir tek parti diktatörlüğü haline getirme sürecinde önemli bir eşiği, Acerbo yasası olarak adlandırılan yeni bir seçim kanununun Kasım 1923’te parlamentoda kabulüyle aşmıştı. Başbakan olsa da parlamentoda yeterli çoğunluğa sahip olmayan ve dolayısıyla diğer sağ partileriyle koalisyona mahkûm olan Duçe, seçim sistemini, oyların yüzde 25’ini alarak birinci gelen partiye parlamentoda üçte iki çoğunluk sağlayacak şekilde değiştiren bu yasayı parlamentoda oylatır. Sağ ve liberal partiler istikrar ve güçlü hükümet namına yasanın lehine oy verir böylelikle de bir sonraki seçimde faşist parti parlamentoda büyük çoğunluğa ulaşır.

Renzi’nin ikinci hamlesiyse ülke anayasasında geniş kapsamlı bir değişiklikti. II. Dünya Savaşı’na Mihver devletleri safında katılan İtalya, 1943’te Müttefikler ülkenin güneyini ele geçirince hızla safını değiştirerek Müttefiklere katılmıştı. Ülkenin kuzeyindeyse, tutuklu bulunduğu hapishaneden Nazi paraşütçülerince kurtarılmış Mussolini tarafından Salo Cumhuriyeti kurulmuş ve neredeyse iki yıl daha bu bölgeler partizan direnişçilerle faşistlerin acımasız iç savaşına maruz kalmıştı. İşte bu ağır bilançonun neticesinde 1948 yılında kabul edilen yeni İtalyan Cumhuriyeti’nin anayasası komünistlerden Hıristiyan demokratlara o günkü antifaşist siyasal güçlerin uzlaşımının bir ürünüydü. Bu uzlaşımın temel ekseni de ülkeyi yeniden bir “tek adam” yönetimine geçmesine, otoriter bir liderin sultasına geçirecek güç yoğunlaşmasına mani olma kaygısıydı. Öte yandan soğuk savaşın başlamasıyla siyasal sistem, güçlü İtalyan Komünist Partisi’nin iktidara gelişini önleme kaygısıyla da şekillendirilmiş olsa da hem partizan direnişinin ulaştığı kitlesel boyut hem de İKP’nin gücü sayesinde yeni anayasanın sosyal muhteva ve kazanımları oldukça genişti.

İşte Renzi’nin referandumla değiştirmek istediği de anayasanın bu iki boyutuydu. İstikrar, etkin yönetim, para ve zaman savurganlığını önleme iddialarıyla Renzi, yürütmede güç yoğunlaşmasına karşı anayasada “denge ve fren” mekanizmaları olarak düzenlenmiş yapıları alaşağı etme niyetindeydi. 1948’den beri gerçekleştirilen en önemli ve kapsamlı Anayasa değişikliğiyle birlikte yürütmeyi denetleyecek hayati mekanizmalardan biri olan Senato artık bir yasama organı olma niteliğini kaybederek neredeyse işlevsiz bir yapıya dönüşüyordu. Üye sayısı 315’den 100’e inen ve üyeleri de seçim yoluyla değil atama ya da dolaylı seçim yoluyla belirlenen Senato dekoratif bir unsur haline gelecekti. Anayasa değişikliğiyle yürütmenin denetlenebilirliği önemli ölçüde azalarak güç yoğunlaşmasına zemin hazırlanmış olacaktı. Öte yandan yerel yönetimlerin altyapı, enerji, çevre, ulaşım, çalışma ilişkileri gibi alanlarda edindikleri yetkilerin de yine etkin yönetim gerekçesiyle merkezi yönetime devredilmesi öngörülerek yerel özerkliğe ağır bir darbe vuruyordu. Tüm bunlardan ötürü de değişiklik karşıtları yukarıda betimlenen seçim sistemi aracılığıyla mecliste mutlak çoğunluk kazanacak parti liderinin neredeyse kadir-i mutlak ve denetlemez olacağına işaret ediyordu. Dolayısıyla liberal çevrelerin İtalya’daki “hayır”ı savunan çevreleri damgalama söyleminin, referandum sonucunun popülist sağın demokrasiye karşı yeni bir zaferi olarak takdim etmenin bir gerçekliği yok. Tam aksine Renzi’nin değişiklik önerileri denetlenemez bir iktidar lehine demokrasinin kısıtlanması anlamına gelecek, yürütmenin aşırı güçlendirilmesiyle İtalya’daki siyasal sistemin otoriterleşmesine zemin hazırlamış olacaktı.

Renzi son kamuoyu yoklamalarında “hayır” oylarının önde görünmeye başlamasıyla beraber canhıraş bir biçimde durumu tersine çevirmeye çalıştı, hatta sonucun olumsuz çıkmasıyla istifa edeceğini açıkladı. Bu sözünü de şimdilik tutmuşa benziyor. Referandumun reddi durumunda ülkenin ekonomik ve siyasi kaosa sürükleneceği, İtalya’nın Avrupa’daki itibarının yerle yeksan olacağı, bankacılık sisteminin çökeceği biçimindeki Yunan referandumundan Brexit referandumuna alıştığımız felaket senaryoları tedavüle sürülmüş durumdaydı. Obama’dan Merkel’e, Juncker’den İtalyan sermaye çevrelerinin neredeyse tümünün destek mesajlarınınsa durumu değiştiremediği ortada. Ama referandumun anayasadaki değişiklikler kadar Renzi’nin şahsına yönelik de bir oylama hali aldığı aşikâr. İşte referandumun tam da böyle bir anlam kazanmasıyla bu değişikliklerin aslında kimine karşı çıkmayabilecek güçler de hayır kampında yer aldılar. Hayır kampında hükümet dışındaki neredeyse tüm siyasal güçleri bulmak mümkündü. Bunlar arasında popülist Beş Yıldız Hareketi, ayrılıkçı aşırı sağ Kuzey Ligi ve Berlusconi’nin Forza İtalia’sı da bulunuyor.

Ülkede siyasetçi kastına yoğunlaşan öfkeyi arkasına alarak yelkenlerini şişiren Beppe Grillo’nun önderliğindeki Beş Yıldız Hareketi, hayır kampanyasının en önemli odaklarından biri. Öte yandan The Economist dergisi Renzi’nin önerdiği anayasa reformlarının hayata geçmesi halinde bundan er ya da geç istifade edecek olanın da kamuoyu yoklamalarında Renzi’yi zorlayan Beppe Grillo olduğunu vurguladığını da atlamamak gerek.  Gerçekten de Renzi’nin yıldızının sönmesiyle Beş Yıldız hareketi iktidara bir adım daha yaklaşmış durumda ve tüm Avrupa’da esen göçmen karşıtı, neoliberal siyasetçi sınıfı ve Avrokrasi’ye karşı öfkeyi seferber edebilen sağ popülist rüzgarın İtalya’daki temsilcisi konumunda. Şimdi Renzi’nin istifasıyla yeni bir teknorat hükümetinin ülkeyi 2017’de seçim yasasını değiştirerek seçime götürmesi en büyük ihtimal olarak görülmekte. Öte yandan ülkede 2000’li yıllarda edindiği ivmeyi bir daha yakalayamayan radikal sol ise hayır kampında güçlü bir biçimde damgasını vurmaya çalışarak başarılı ve dinamik bir kampanya yürüttüğünü vurgulamak gerek. Bu kampanyanın yakaladığı ivme sürdürülebilirse İtalya’da sosyal demokrasinin solundaki solda nihayet yeniden bir toparlanma görebiliriz.

Yukarıda vurgulandığı üzere günün bir diğer önemli gelişmesiyse Avusturya’da yaşandı. Avusturya, II. Dünya Savaşı sonrasında Soğuk Savaş koşullarının da etkisiyle “Hitler’in memleketi” olmaktan “Mozart’ın memleketi” olmaya hızlı bir geçiş yaparak Hitler Almanya’sının 1938’daki Anscluss (birleşme) politikası aracılığıyla Nazilerin ilk “kurbanı” mertebesine terfi etmişti. Ülke Soğuk Savaş boyunca Batı’nın askeri ittifakı NATO’nun bir parçası olmasa da “demir perde” ülkelerinin hemen yanı başında “hür dünya”yı, onun refah ve ekonomik başarısını temsil eden bir ülke konumuna kavuşuvermişti. İşte “hür dünyanın” bu kalesinde Pazar günü gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde başa güreşen adaylardan biri, eski bir SS subayı tarafından kurulmuş olan Avusturya Özgürlük Partisi’nin (FPÖ) adayı Norbert Hofer idi. “Avusturya’da İslam’a yer yok” diyebilen, antisemit ve ırkçı bir geçmiş ve ilişkilere sahip Hofer, platformunu seçmenlerin “güvenlik” kaygılarına ve sınırların göçmenlere kapatılması üzerine bina etti.

Hofer’in seçilmesi, Cumhurbaşkanlığı siyasi sistem içerisinde büyük ölçüde sembolik bir makam olsa da savaş sonrası kıta tarihinde büyük bir değişimin kıvılcımını oluşturabilirdi. Böylelikle Avusturya, II. Dünya Savaşı sonrasında aşırı sağda yer alan bir siyasetçinin devlet başkanı seçildiği ilk ülke sıfatını kazanacaktı. Üstelik bu gelişme Macaristan ve Polonya’daki göçmen karşıtı otoriter siyasal dalganın genelleşmesi ve bir anlamda yeni normal haline gelmesi anlamını taşıyordu. Bu ihtimalin gerçekleşmemesi ve seçimi Yeşiller kökenli bağımsız aday Alexander Van der Bellen’in kazanmış olması, başta ırkçılık karşıtı hareket için olmak üzere elbette ferahlatıcı bir gelişme. Öte yandan Nazi geçmişini özenle silmeye, unutmaya çalışmış bir ülkede aşırı sağ bir adayın aldığı desteğin hiç de yabana atılamayacak cinsten olduğunu da akıldan çıkarmamak ve bu anlamda rehavete asla kapılmamak gerekiyor.

2008 krizinin etkilerinin genelleşmesiyle başta Avrupa’da olmak üzere egemen siyasi mimarinin kırılganlaştığı Başlangıç sayfalarında çokça yazıldı. Süreklileşmiş kemer sıkma, durgunluk, yoksulluk ve yoksunluğun, yüksek ve kalıcı işsizliğin yarattığı genelleşmiş güvencesizlik ortamında siyasal elitlerin güvenirliği hızla aşınıyor. Geçmişin “normallik” ve istikrarının yerini yoğun bir belirsizliğe ve akışkanlığa bırakıyor. Geride kaldığı muştulanan geçmişin karabasanları bir bir kapımızı zorluyor. Egemen siyaset ve kurumların türlü biçim ve renklerinin kitleler tarafından reddedilmesi otomatik olarak solun önünü açmıyor. Aksine, kimi farklı örneklere karşın genel eğilim, hızla itibarını yitiren neoliberal/piyasacı sağ ile “reformsuz reformcu” sosyal liberal partilerin boşalttığı alanın göçmen karşıtı ve otoriter parti ve liderlerin alması. Bu gelişmeye, yani sağdaki radikalleşmeye takoz koyabilecek şeyse solda gerçekleşecek bir mütekabil radikalleşme. Krizin müsebbibi olduğu öfkeyi sol örgütlemeye soyunmadıkça Avrupa’da demokrasinin erozyonu ve aşırı sağın “normalleşmesi” kaçınılmaz olacak gibi görünüyor.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar