İstibdada karşı normalleşme mi “hakiki” olağanüstü hal mi? -

Tahranlılar yaz geldiğinde serinlemek için eskiden Hazar Denizi sahillerine giderlermiş. Devrimden sonra, daha doğrusu devrimin İslamcı güçlerce saptırılmasının ardındansa kadın ve erkeklerin birlikte denize girmesinin yasaklanması, kadınların denize girerken vücutlarını bütünüyle kapatmalarının dayatılması, bu tatil kaçamaklarını giderek zorlaştırmış.

Bahman Nirumand, “İran’da Soluyor Çiçekler” başlıklı otobiyografik anlatısında ilk zamanlar çoğu kimsenin bu tip baskıcı uygulamaları pek de ciddiye almadığını, bunların “tutabileceğini” sanmadığını aktarır: “Hazar Denizi’nin 500 kilometreyi bulan sahillerinde her yıl milyonlarca turisti ağırlayan birçok otel, pansiyon, özel villa, lokanta ve mağaza var” diye yazan Nirumand, söz konusu baskıların “büyüklü küçüklü tüm iş adamlarını, bunların yanında çalışanları, gezi acentelerini, kısacası ekmeğini turizmden kazanan herkesi geçim sıkıntısına” soktuğunu vurgular. Aslında çok ciddi bir sektörü karşısına alıp mağdur eden bu tip kararların uygulama şansı olmayacağına inanılmaktadır. Öyle ya, büyükçe bir toplum kesiminin yerleşik çıkarlarına zarar veren bu tarz pratiklerin kabul edilmesi, uygulamaya sokulması, sokulduysa da süreklileştirilmesi mümkün görünmemektedir. Nirumand şöyle devam ediyor: “Periferik kapitalist toplum konusundaki deneyimler, mollaların gemisinin yakında karaya oturacağını gösteriyor. Alınan her yeni önlemde, tamam bu sonuncusu artık, halk artık buna boyun eğmez diyoruz. Ne büyük bir yanılgı!”

Maksadım İran’da toplumsal hayatın dinselleştirilmesi pratikleriyle günümüz Türkiye’si arasında paralellikler kurmak değil, bu bambaşka bir tartışma. Gayem, Nirumand’ın “büyük yanılgı” diye nitelendirdiği ve son zamanlarda Türkiye’de oldukça yaygın olduğu söylenebilecek o ruh halinin altını çizmek. Şu son birkaç senede “yok artık bu kadarı olmaz, bu geçmez, bunu da yapamazlar” dendiğini, yazılıp çizildiğini duymayanımız, görmeyenimiz var mı? Mevcut siyasal kural ve teamüllerin, yerleşik çıkarların, “piyasaların”, uluslararası sistemin dayattığı sınırların, siyasal dengelerin vs. hiç değilse şu son iki yıldaki otoriter yuvarlanışı bir biçimde frenleyeceği kanaati farklı biçimlerde defalarca ifade edilmedi mi?

Tarihsel anomali mi?

Siyasal güçler dengesini ve devletin kurumsal mimarisini radikal bir biçimde değiştirmeye soyunan bir iktidar karşısında bu şaşkınlık belki de olağan. Siyasal aczin de etkisiyle mevcut düzene içkin birtakım “denge ve fren mekanizmalarının” mutlakiyetçi yönelişi durduracağı, “normale” ve “makule” ister istemez geri dönüşü sağlayacağı düşünülüyor olmalı.  Ancak bu gibi düşüncelerin ardında mevcut “olağanüstü hali” gelip geçici bir istisnadan ibaret sayan, onu dünyadaki genel eğilimlere ters bir tarihsel anomali addeden liberal konformizmin olduğu da pekâlâ söylenebilir. Oysa Türkiye demokratikleşen bir dünyanın istisnası değil. Herkes demokrasiye giderken biz tersine gitmiyoruz. Mevcut otoriter derinleşme pekâlâ istikrar kazanabilir ve bunun uluslararası sistemin çıkar ve gerekleriyle ihtilafa yol açması gibi bir zorunluluk da yok. “Otoriter devlet”, 1930’lu yıllarla yapılan mukayeselerin neredeyse tüm dünyada yaygınlaşmasının da gösterdiği üzere (maalesef) gayet güncel küresel bir trend.

AKP kurmaylarının, bilhassa mabeynin bu trendin bilincinde olduğu da aşikâr. Geçen gün Murat Yetkin, anayasa değişikliklerinin hazırlanma sürecine öncülük ettiğini yazıp adlarını vermediği “danışmanların” ağzından şu satırları aktarıyordu mesela: “Yargı, yasama, yürütme erklerinin kesin çizgilerle birbirinden ayrılması, belki İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Batı demokrasilerinde hükümetlerin gücünü dengelemek için gerekliydi; ama bunun işlemediği kısa sürede anlaşıldı. İngiltere’de Margaret Thatcher, ABD’de Ronald Reagan 1980’lerdeki çıkışları ile ‘güçlü hükümetler’ dönemine dönüşün öncüleri oldular. Bugünkü Avrupa’nın ise seçmek zorunda kaldıklarında refah devletinden taviz vermemek için liberal demokrasiden taviz verebilecekleri göçmen krizi sayesinde görüldü.”

Neoliberal karşı devrimin öncüleri Thatcher ve Reagan’a yapılan atıflar tam isabettir. Neoliberalizm ile güçlü yürütme ve otoriter devlet ilişkisi üzerine, mazisi Poulantzas’a kadar giden ciddi ve hayli geniş bir literatür söz konusudur gerçekten. Saray danışmanları bu literatüre aşina olmayabilir (gerçi olabilecek bir isim var) ama “güçlü hükümetlere dönüş” eğilimi ve onun kökeni üzerine tespit yerindedir. Zaten arzulanan da o trendin, daha doğru bir deyimle dalganın üzerine çıkmaktan başka bir şey değil.

Piyasalar ve demokrasi

Muhalefet saflarındaysa mevcut dünya ahvalinden ziyade bir önceki on yılın liberal iyimserliğini yansıtan beklentiler söz konusu. Bunlardan bir tanesini anarak izaha çalışayım: Rejim otoriterleştikçe yatırımların azalacağı, sermaye kaçışlarının yaşanacağı, bunun da memleketi ekonomik bir darboğaza sürükleyeceği, dolayısıyla da siyasal iktidarın sıkıntı yaşayacağı öngörüsü sıklıkla dillendiriliyor son zamanlarda. Oysa bu varsayım, ampirik düzeyde rahatlıkla yanlışlanabilecek liberal bir ideolojik kurgudan ibarettir. Bu kurgu, demokratik düzenin gelişimiyle kapitalist kârlılık arasında pozitif korelasyon olduğu argümanına dayanır. Türkiye ve dünyanın tarihsel deneyimlerinin hiçbir şekilde teyit etmediği bir argüman. Geçen günlerde Bloomberg’de yayımlanan ve yatırımcılar için en iyi referandum senaryosunun muhtemel bir “evet” sonucu olacağını belirten haber-analiz, söz konusu varsayımın geçersizliği açısından oldukça açıklayıcıydı. Çünkü yazıda, “evet” oyunun, olası bir “hayır” sonucunun tetikleyeceği istikrarsızlık ve belki yeni bir seçim karşısında, yatırımcılara “rahat bir nefes aldıracağı” büyük bir pişkinlikle aktarılıyordu.

Demokratik parlamenter rejimler sermaye sınıfı açısından tarihsel bir zorunluluk değildir. Bizzat Adam Smith, sermaye sınıfının bakış açısının darlığı, kendi acil çıkar ve ihtiyaçlarının ötesini görmekten aciz oluşu hususunda bizi uyarır. Çünkü sermayedarların düşünce ve yargıları “toplumun geneline değil de kendi tekil iş alanlarına mahsus çıkarlar üzerine işler”. Bu nedenle de Smith’e göre, “münhasıran bir tüccarlar birliğinden oluşan bir hükümet, muhtemelen herhangi bir ülke için olabilecek en kötü hükümettir.” Sermaye sınıfı bu nedenle doğrudan yönetmez. Özel bir siyasi personele ve devlet denen özerk bir kurumlar mimarisine ihtiyaç duyar. Bu özel yönetici personelin her yaptığı sermayenin çıkarlarına harfiyen uymak durumunda değildir. Hele kriz zamanlarında bu ikisi arasındaki açı iyice açılabilir, özerklik “aşırıya” kaçabilir, ihtilaflar yaşanabilir.

Mevcut durumda sermayenin çeşitli fraksiyonlarıyla Erdoğan iktidarı arasında ihtilaf çoktur. Ancak mesela TÜSİAD doğrudan yönetemeyeceği ve bu neoliberal kriz dünyasında kendi hegemonik kapasitesi iyice daraldığı için, bir somut alternatif olmadığı müddetçe AKP’ye ihtiyaç duymaktadır. Bu (tekrar edelim), AKP’nin her yaptığının onun çıkarına olduğu anlamına gelmez,  hatta iktidar çıkarlarına halel de getirebilir. Aşırı bir örnek vermek gerekirse soykırım Alman sermaye sınıfının çıkarına değildi; hatta savaş ekonomisinin rasyonel ve etkin yürütülmesinde ciddi sıkıntılara neden oluyordu. Yani Alman sermaye sınıfının Auschwitz’e ihtiyacı yoktu; fakat Auschwitz’e ihtiyacı olan Nazilere ihtiyacı vardı (formülasyon Peter Sedgwick’e ait). Kısacası, mevcut hükümetle anlaşmazlıklar ne olursa olsun çeşitli sermaye kesimlerinin “otomatik” olarak hükümetin karşısına çıkacağı ham hayaldir. Bu belirleme, mevcut iktidarın “aşırı özerkleşmesinin” içeride ve dışarıda çelişki ve çatışma potansiyellerini kışkırtmadığı anlamına gelmiyor elbette. Güçler dengesinin gerçekçi bir değerlendirmesi, bu çelişki ve çatışma potansiyellerinin göz önünde bulundurulmasını gerektirir. Ancak bunlar mutlakıyete karşı soldan muhalefetin muhtevasını belirleyecek hususlar değildir, olmamalıdır.

“Hakiki” olağanüstü hal

Ortada bir siyasal alternatif yoksa, hele hele bizzat ana muhalefet partisi “endişeli pragmatistleri” ürkütmemek adına “hayır çıksa da ne cumhurbaşkanı ne hükümet değişecek” diyorsa, istikrar ve normalleşme argümanları bir bumeranga dönüşebilir. Başka bir gelecek vaadinden ziyade istikrar, güvenlik ve normallik (huzur) temelindeki argümanların “güçlü iktidar” arzusunu pekiştirme olasılığı yüksektir. Hal böyleyken muhalif kesimler (hatta bazen solcular) arasında benzer temaların dile getiriliyor olması kaygı vericidir.

AKP’nin kendi kışkırttığı çelişkilerin kendiliğinden kurbanı olacağına dair beklentiler, neticede siyasal apatiyi beslemekten başka bir şeye yaramayacaktır. İstibdadı piyasaların ya da uluslararası siyasal sistemin gereklerinin frenleyeceği beklentileri bütünüyle temelsizdir. Eski devlet gelenek ve terbiyesinin ortadan kalkması (“devletin lümpenleşmesi”) sosyalist solun hayıflanacağı şey değildir. Mevcut olağanüstü halin karşısına “istikrarı”, eski “normali”, “normalleşmeyi”, “devlet (Cumhuriyet) geleneğini” koyarak kazanmayı hedeflemek, otoriterleşmenin “kurucu” karakterini, onun “yeni normali” aktif bir biçimde inşa ettiği gerçeğini es geçmektir. Walter Benjamin’e atıfla bir olağanüstü halin karşısında bir tür “normale dönüş” vaadiyle değil, ancak başka ve “hakiki” bir olağanüstü hal çıkararak durulabilir. O hakiki olağanüstü hal, normallik ya da istikrar talepleriyle değil, ezilenlerin uğruna mücadele etmeye değer göreceği bir başka iddia ve düşün yaygınlaştırılmasıyla gerçekleştirilebilir.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar