İsrail neden öldürüyor? – Başir Abu-Manneh -

Şiddet içermeyen direniş biçimleri, saldırgan işgal gücüne karşı politik bakımdan etkili. Bu yüzden İsrail bu direnişten korkuyor ve onu ezmeye çalışıyor.

Çeviri: Başlangıç Kolektifi 

Yirmiden fazla Filistinlinin ölümü ve çok daha fazlasının yaralanmasıyla sonuçlanan Gazze eylemleri, bazı önemli gerçekleri dünyaya hatırlattı. Gazzelilerin yüzde sekseni, 1948’de İsrail’in kurulması için yerinden edilen mülteciler. Gazzeliler halen İsrail askeri işgali altında ve hala işgal güçleri tarafından öldürülüyor. Ve son olarak Gazzeliler her taraftan kuşatma altında; aslen İsrail, ayrıca Mısır tarafından. Yeryüzündeki en yoğun nüfuslu alan olan Gazze’ye serbestçe girip çıkamıyor, normal bir hayat sürdüremiyor ve İsrail devlet terörü olmadan haysiyet ve güven içinde yaşamaktan men ediliyorlar.

İsrail ordusunun keskin nişancılarının barışçıl Gazzeli protestocuları birer birer (bazen arkadan) vurduğu görüntüleri meşrulaştırmak, İsrail propaganda makinesi için bile zor oldu. Protestocuların İsrail’e yönelik herhangi bir askeri veya güvenlik tehdidi teşkil etmediği apaçık ortadaydı. Sınır hattındaki bu eylemlerin kitlesel olduğu ve İsrail’in bangır bangır ilan edilen, önceden planlanmış cinayet politikasına rağmen, protestoların sadece Hamas taraftarlarını değil pek çok Gazzeliyi seferber ettiği de bir o kadar açıktı.

Saldırgan işgalcilere karşı şiddet içermeyen direniş biçimleri politik bakımdan etkili. Bu yüzden İsrail bu direnişten korkuyor, ezmeye çalışıyor, ve onu şiddet temelli bir çatışmaya dönüştürmeye uğraşıyor (2000 yılındaki İkinci İntifada’nın ilk haftalarında da silahsız eylemcilere karşı bir milyon kurşun sıkarak aynısını yapmaya çalışmışlardı). Şiddet içermeyen eylemler İsrail-Filistin meselesine dair hakim anlatıyı bozuyor; ‘işgal gücünün teröre karşı mücadelesi’ imajı giderek yerini ‘işgale karşı anti-kolonyal mücadele’ye bırakıyor. Bu eylemlerin başvurduğu direniş biçimi kolayca karalanamıyor (Hamas’ın roketleri, intihar saldırıları, ya da hem etkisiz hem de etik olarak kabul edilemez olan sivil İsrail hedeflerine yönelik operasyonların aksine).

Filistinlilerin şiddet içermeyen eylemleri bir erdeme daha sahip. İsrail toplumunu nefret ve şiddet etrafında kenetlemek yerine içeriden bölüyorlar; İsrail’in en sevdiği politik tutkal olan Arap karşıtı ırkçılığın altını stratejik bir biçimde oyuyorlar. Ben bu satırları yazarken, İsrail insan hakları örgütü B’Tselem görülmedik bir kampanya başlatarak, İsrail askerlerinin silahsız protestocuları vurma emrini reddetmesini savunuyor.

Peki eğer kitlesel protestolar son derece etkiliyse, neden bu kadar uzun süredir pek az kullanılıyorlar? Bunun birkaç sebebi var.

Birincisi: İşgal altındaki Filistinliler daha önce de silahsız direnişi denedi. 1987’deki Birinci İntifada, Edward Said’in sözleriyle, “modern dönemin bütün tarihindeki en olağanüstü anti-kolonyal, silahsız kitle ayaklanmalarından biriydi.” Tüm bir toplum seferber oldu, öz-örgütlenmelerini kurdu; sadece İsrail tahakküm ve işgaline direnmedi, aynı zamanda aktif bir biçimde alternatif öz-yönetim yapıları da oluşturdu. Kadınlar, öğrenciler, öğretmenler ve işçiler, hayatları üzerindeki İsrail sultasına karşı durmalarını sağlayan özgür direniş biçimleri (grevler, gösteriler, vergi boykotları, vb.) oluşturdu. İşçiler, İsrail ekonomisinin Filistinli göçmenlerin ucuz emeğine büyük ölçüde bağımlı olduğunu, bunun da kendilerine işgalci İsrail toplumu üzerinde büyük bir güç verdiğini gördü. İsrailli barış savunucuları, Filistinli aktivistlerin açtığı yoldan ilerleyerek, İsrail’in işgal rejimine karşı aktif mücadele verdi.

Fakat İsrail’in vahşi baskısı, kapatma ve sıkıyönetim politikası ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) bir toprak parçasını yönetmek için her şeye hazır olması, ayaklanmanın başarıya ulaşmasını engelledi. FKÖ, bu kendiliğinden isyan üzerinde kontrol sağlamak için çok uğraştı, öz-örgütlenmeleri söndürdü ve diplomatik olarak tanınma şeklindeki kendi dar grup çıkarları için isyanı kullandı. 1990’ların ortasındaki Oslo Anlaşması’nda verilen tavizler – İsrail’in FKÖ’yü tanıması karşılığı FKÖ’nün de İsrail’i tanıması ve Filistinlilerin temel haklarını koruyan uluslararası kararların sümen altı edilmesi – yeni bir statüko başlattı: Bundan böyle FKÖ kendi toplumu üzerinde polislik yaptı, kitle seferberliğini sonlandırdı ve gözü dönmüş işgal gücüyle güvenlik işbirliğine gitti.

Bu şartlar altında, İsrail işgali genişledi ve derinleşti: Filistinliler giderek daha küçük, birbirinden yalıtılmış toprak parçalarında yaşam savaşı verir hale düştü. Uluslararası dayanışmanın zayıflaması – ve İsrail’in kendini uluslararası alanda artık barış savunucusu olarak konumlandırması – sonucunda, Filistinlilerin kendi kaderini tayin etme mücadelesi gerekli desteği görmedi.

İkincisi: İlk İntifada’nın başarısızlığı ve ve Oslo Anlaşmaları, siyasi kinizm için güçlü bir zemin oluşturdu. Filistinli yönetici elitler zenginleşirken, işgal altındaki Filistinlilerin ezici çoğunluğunun sosyoekonomik koşulları iyiden iyiye bozuldu. İsrail yerleşimleri büyüdü, kapatma politikası yoğunlaştı, hareket özgürlüğü hem içeride hem dışarıda kısıtlandı ya da engellendi. Bu ümitsiz dönemlerde birçok Filistinli’nin gözünde, (başlıca şehirleri Filistin Yönetimi’nin baskıcı güvenlik aygıtına bırakan) İsrail işgal güçlerini doğrudan sarsmanın tek yolu şiddet, yani intihar saldırılarıydı. Filistinli gruplar bu silahlı direniş biçimini fetişleştirmeye başladı. Artan sayıda insan örgütlü biçimde kendini feda etti. Bu şiddet taktiği İsrail’in ‘işgal yoluyla güvenlik’ politikasına darbe vurdu vurmasına, ama Filistin toplumunun kendisine de, uluslararası imajına da hasar verdi. İsrail devlet terörü daha da sert bir şekilde ortaya çıktı; 11 Eylül sonrasındaki “İslami terör”e karşı küresel mücadeleyle senkronize oldu.

Üçüncüsü: Filistinlilere 2006’da özgürce seçim yapma izni verildiğinde, statükoya karşı, ana muhalefet partisi Hamas’a oy verdiler. Seçim demokrasisinden çıkan bu sonuç, aslında Filistinlilerin yoğunlaşan işgale ve Oslo Anlaşması temelli baskı ve marjinalleştirmeye cevabıydı; ancak İsrail ve Batılı müttefikleri bunu reddetti, boykot etti ve Filistinli yöneticilerin çoğunu hapsetti. Filistinliler kinizmi aşmaya ve siyasi sürece katılmaya çalıştıklarında bile, engellenip bastırılıyor, Oslo Anlaşması’ndan güç alan yozlaşmış yöneticilerine bırakılıyorlardı.

Sonuncusu: Oslo’nun Filistin toplumunu bölmesinin ardından, İsrail bu bölünmeleri şiddet patlamalarına çevirmeye çalıştı: (direnişçi Filistin grupları ile mücadele eden) Filistin Yönetimi ile güvenlik işbirliği yaparak ve Gazze’yi tecrit edip Batı Şeria’dan kopararak. Filistinler arasındaki ihtilafın körüklenmesi sonucunda, Hamas, 2007’de şiddet kullanarak Gazze’de kontrol sağladı ve Filistin Yönetimi’nin güvenlik güçlerini buradan kovdu. Ayrılık bugün on yıl öncesinden de büyük. Bir tarafta Hamas, El-Fetih’in (FKÖ’deki baskın grup) 1988’de terk ettiği silahlı mücadele bayrağını taşıyor; öte tarafta El-Fetih, sınırsız bürokratik diplomasi ve taviz bayrağını sallıyor.

Uzlaşma imkansız görünüyor: Hamas da El-Fetih de, uzlaşırlarsa iktidarlarını ve konumlarını kaybedeceklerini düşünüyorlar. Her ikisi de içlerindeki muhalefeti bastırıyor, otoriter yönetim tarzını güçlendiriyor. Her ikisi de işgal altındaki Filistinlilerin yaşamını iyileştirmede başarısız oldu. Her ikisi de bağımsızlık ve kurtuluş hakkında boş söylemlerle Filistinlilerin iyi niyetini tüketti. Bir çıkmaza varıldı. Bu nedenle, bazı Filistinli ve Arap yorumcuların son zamanlarda yaptığı gibi, hem silahlı mücadelenin hem de Oslo sürecinin başarısız olduğu sonucuna varmamak zor.

Yeni bir mücadele stratejisi gerekli – Filistin halkının iradesinin zengin kaynaklarından beslenen yeni bir demokratik siyaset. Öz-örgütlenme temelli direniş, adalete giden yoldaki en güçlü umut kaynağı. Bu direnişin gücü, İsrail’in Kudüs’teki El-Aksa cami etrafındaki baskıcı önlemlerine karşı geçen yıl düzenlenen kitlesel protestolarda görüldü. Bugünse Gazze’de vücut buluyor.

Nakba’nın* yetmişinci yıl dönümü, kitlesel politik mücadele ve potansiyelin geri dönüşüne mi tanıklık edecek? Dünya yaşananlara sırt mı çevirecek? Filistinliler silahlı saldırı düzenlemediği takdirde Filistinlilerin mücadelesi Batı toplumları için görünmez mi olacak? Batı’daki dayanışma aktivistleri, yurttaşlarına Filistin’deki dehşetin artık bitmesi gerektiğini anlatmayı başarabilecek mi?

Filistinlilerin Filistin’deki varlığı bu soruların cevaplarına bağlı.

*  Arapça’da felaket anlamına gelen ‘Nakba’ ifadesi, 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla Filistinlilerin katledilmesini ve 700 binden fazlasının ülkelerinden sürülmesini anlatıyor. (ç.n.)

Orijinali:

https://www.jacobinmag.com/2018/04/israel-palestine-gaza-occupation-protests

 

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar