İnsan hayallerine yalan söyler mi? -

Yıldönümü sebebiyle andığımız Gezi’yi bir mit olarak değil, geliştireceğimiz yeni alternatiflerin ilk adımı olarak ele almanın hepimize faydası olacaktır.

“Egemen sınıfın görüşleri toplumun geniş kesimleri tarafından benimsenip sağduyu gibi algılanmaya başlanır. Hâkim sınıf kontrolünde tuttuğu zenginlikleri ve toplumda işgal ettiği pozisyonu korumak, sürdürmek ve sürekli hale getirmek için kendi dünya görüşünü, felsefesini, bilimini, kültürel ve ahlaki değerlerini topluma mal eder.”i

Dünyada bir virüs dolaşıyor. Egemen sınıfların ürettiği ve sürekli kıldığı bir virüs…

“Coşkunun Politikası”ii adlı yazımda bahsettiğim, tarih içerisinde motivasyon edindiğimiz yer ve toplumda kendimizi konumlandırdığımız gerçeklik, siyaset yapma biçimlerimiz kadar, egemen sınıfların hegemonik ahlakına ne kadar bulaştığımızı da etkiliyor. Hepimizin takdiridir ki, bir insanın ya da bir yapının karşısında en görmek istemeyeceği düşman, ondan farklı olandır. Devletler de kendisine uzak olan, kendisini yok etme iddiasında olan yapıları, kısacası en büyük düşmanını kendisi gibi yapmaya çalışır. Birçok yapının kaçırdığını düşündüğüm bu gerçeklik, siyaset yapma biçimlerimizi ve siyasal perspektifimizi derinden şekillendiriyor. Hepimizin zaman zaman hissettiği ya da hissetmesi gereken monotonluğun kaynağının da bu olduğunu düşünüyorum.

Hem feminizmin, hem LGBTİ+ hareketinin sosyalist sol içerisinde kendini var etme mücadelesi, hem de görece yeni bir hareket olan hayvan özgürlüğü aktivizminin şu andaki var olma çabası ve yaşadığı benzer zorluklar, egemen sınıfların muhafazakarlığının politikamıza bulaşmasıyla ilişkili: Bu görece yeni hareketleri reformist bir çizgi olarak değerlendirmek ve bu meselelerin çözümünü “devrim sonrasında” aramak, ya da bu hareketlerin iddialarını kendi söylemleri içinde eritme çabaları sık rastlanan durumlar. Devrimcilerin genellikle söylemde olmasa da kendi bekası ve konforu adına diğer hareketler üzerinde, “şaka yollu” sözlerle, sadece temsili görevler dağıtmasıyla ve bu hareketleri kendi eylem, söz biçimlerini benimsemeye zorlamasıyla, bir tür hegemonya kuruluyor. Dolayısıyla hem yeni eller ve beyinlerle bir örgütlülük yaratılamadığından aynı sekt yapı olarak yola devam etmek durumunda kalınıyor hem de etik olmayan bir tutum sergileniyor. Burada bir eleştiri getirildiğinde ise devlet refleksi olan kafasını çevirme tutumu, “bunları yapan başka devrimciler” söylemi ise, gelişerek yolumuza devam etmemiz için bir engel oluşturuyor. Aynı zamanda teşhir siyasetinde ısrarla aynı iletişim dilinin kurulması, aynı eylemliliğin sürekli kullanılması, çeşitli tahakkümler, hatta bedenlerin ve mekanların monotonlaştırılması da yine aynı durumun bir yansıması.

Kapitalizm, devrimci değerlerin birçoğunu kendi üretim ilişkileri içerisine soktu, hatta devrimci önderlerin birçoğunu kendi eliyle mitleştirerek bizleri de sıkışmışlık içerisine sokmaya ve bize bu değerleri sattırmaya çalışıyor. Bu ilişki biçimlerinin normalleşmesi kadar, çözümü otonomculukta aramak da bir hata. Bizler deyim yerindeyse bu “hastalıklarından korunacağımız cam fanusu” çoktan oluşturmalıydık. Şüphesiz bu fanus kendini kapatan, bağları koparan bir şey olmamalıdır. Motivasyonun her alanda kurulacak sosyalist alternatiflerden sağlanması bu fanusu inşa edecektir. Elbette ki gerçeklerden kopuk biçimde, sadece eleştiri yapmaya çalışmıyorum. Samimi özeleştiriler, değişimin başlangıcıdır.

Daha önce kendimize biçmemiz gereken görev olarak, her etik coşku toplamında yer almaya ve buraları değiştirmeye işaret etmiştim. Burada eksik kalan şey ise bu toplamların çoğunun egemen sınıfın ahlakını bir sağduyu olarak kabul ettiği ve buralarda devrimcilerin “sadece” gerçek özneler olarak bulundukça buraların dönüşeceği. Ancak her bir devrimci de gerçek birer insan olarak değişim süreçleri yaşıyor ve bizler de siyaset yapma biçimlerimizde olan muhafazakarlığın yansımalarını girdiğimiz etik coşku toplamlarında sergileyebiliyoruz. Bu durumda da aynı şekilde, bildiğimiz görece işlevsiz organizmalar inşa edebiliyoruz. Dolayısıyla oluşturulacak yeni devrimci alternatifler mutlaka egemen sınıfın virüsünden olabildiğince arınmış olmalıdır.

Öfkeyi pratiğe tercüme etmek

Toplumun büyük bir kısmının içinde yaşadığı sisteme karşı kızgınlığı var. Milliyetçi-muhazafakar kesimler her ne kadar egemen sınıfın görüşleriyle hemhal olmuş, onun söylemlerini içselleştirmiş gibi gözükse de, zenginliği kendi kontrolünde tutmasına bir kızgınlığı var. Sömürü düzenine yönelik bu genel kızgınlığı her yerde görebiliriz. Tabii ki bu kızgınlık pratiğe dökülmüyor. Burada sosyalist solun üstleneceği görev bu kızgınlığı, doğru, etik bir devrimci pratiğe çevirmektir. Ancak siyasetini söylemler yığınına ya da “uzaklarda bir yerlerde” bayraklaşmaya çevirmiş bir hareketin de bu kızgınlığı ne kadar dönüştürebileceği aşikar.

Hatta toplumun egemenlere olan kızgınlığı bir yandan kurulan bir ilişki biçimine yönelik, ve bu biçimin benzerini karşısında gördüğünde tüm saldırganlığını buralara sergiliyor. 1. Dünya Savaşı’nda Avrupa’da devrim iddiasında olan hemen hemen tüm partilerin savaşa onay vermesinin vardığı sonuçlar, öte yandan Bolşevikler’in savaşa kesinlikle hayır demesi ve akabinde ekmek, özgürlük, adalet kavramlarının içini doldurduktan sonra devrimi gerçekleştirmesi unutulmamalı. Burada vurgulamak istediğim, savaşa hayır demenin her zaman kitlelerde bir karşılığı olacağı değil, konu ne olursa olsun, egemen sınıfın hastalıklarından kurtulmuş bir alternatifi vaad etmenin bir karşılığı olacağı gerçeğidir.

Devrim bir son değil, yeni üretim ilişkileri ve ilişki biçimlerinin kurulması için bir başlangıçtır. Bu başlangıç da illa ki tarihi belli olmayan bir zamana ertelenmek zorunda değil. Devrim nihayetinde her şey gibi bir kavramdır ve bu kavramın içinin nasıl doldurulacağı bizlere bağlı bir durum. Sadece devrim değil dilimizde yaşamakta olan birçok kavram da aynı şekilde, tüm alternatiflere pratiğe yansımış haliyle dahil edilmelidir. Kendi kavramlarımızı sadece birbirimize satmanın ya da bu kavramlarımızı birer mit olarak var ettiğimiz kişilerle ilişkilendirmenin devrimci mücadeleye hiçbir katkısı olmayacaktır. Bu ilişki biçimlerinin en baştan sorgulanması ve geliştirilmesi hem acil bir ihtiyaç hem de “hayalimize” dönük bir yatırımdır.

Yıldönümü sebebiyle andığımız Gezi’yi de aynı şekilde bir mit olarak değil de, geliştireceğimiz yeni alternatiflerin ilk adımı olarak görmenin ve aynı coşkunun prototiplerini ısrarla her yerde oluşturmaya çalıştığımız bir mücadele pratiği olarak ele almanın hepimize faydası olacaktır. Dolayısıyla başlığı değiştirerek samimi bir soru sormak isterim: Devrimci hayaline yalan söyler mi?

Devrim her yerde, hemen şimdi!
*

i Gramsci’den aktaran: L. Yaylagül, “Kitle İletişim Kuramları Egemen ve Eleştirel Yaklaşımlar”, Ankara, Dipnot Yayıncılık, 2010

ii (1) http://baslangicdergi.org/coskunun-politikasi/

Bulunduğu kategori : Örgütsel Deneyimler

Yazar hakkında