Hillary Clinton’ın Yeni Soğuk Savaşı – Wayne Deluca -

 

22 Eylül günü havalanan NATO jetleri, Norveç, İngiltere, Fransa ve İspanya hava sahasında manevra yapmakta olan Rus bombardıman uçaklarıyla karşı karşıya geldi. Kasım 2015’ten bu yana Rus ve NATO uçakları arasında bu türden pek çok olay yaşandı. Rusya’nın 2014’te Kırım’ı ilhak etmesinden bu yana, ABD önderliğindeki koalisyonla Rusya arasındaki husumet artıyor. ABD ve Rusya’nın Suriye konusundaki kısa süreli askeri işbirliği, ABD’nin Suriye ordusunu vurmasıyla kesildi. 4 Ekim’de Rusya askeri amaçlı plütonyumun tasfiyesi anlaşmasını ulusal güvenlik gerekçesiyle askıya aldı. Bir yandan Rusya nükleer başlık takılabilen füzelerini Kaliningrad bölgesine gönderirken, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry Rusya’nın Suriye’deki savaş suçlarına yönelik bir soruşturma çağrısı yapıyor.

İki ülke arasındaki gerginliğin bu şekilde tırmandığı bir dönemde, Hillary Clinton’ın 9 Ekim’de Trump’la yaptığı seçim tartışmasındaki yorumları tüyler ürperticiydi. Clinton tartışmada defalarca Rusya’ya parmak salladı; sadece Suriye konusunda değil (Rusya’yı Esad zulmünden sorumlu tuttu), ayrıca son dönemlerde yaşanan bir dizi politik hackleme olayında da Rusya’ya sopa gösterdi. Husumetini şu sözleriyle en açık biçimde ifade etti: “Ben Rusya’ya meydan okudum. Putin ve diğerleriyle karşı karşıya geldim; başkan olduğumda da bunu yapacağım.”

Tuhaf bir biçimde, Rusya’ya karşı uzlaşmacı çizgi izleyen kişi Cumhuriyetçi Donald Trump oldu. İşadamlığından politik demagogluğa terfi eden Trump, öncesinde Putin için şöyle demişti: “Söylediğim gibi, gerçek bir lider kendisi. Ülkesi üzerinde güçlü bir kontrole sahip.” Bu tartışmada ise açıkça ABD, Rusya ve İran’ın Suriye konusunda işbirliği yapması gerektiğini savundu. Kendi başkan yardımcısı adayı olan Indiana valisi Mike Pence’ın Rusya karşıtı açıklamalarıyla arasına açıkça mesafe koydu.

Clinton Suriye’de, uçuşa yasak bölgeler kisvesi altında ilerleyecek bir hava savaşı savundu. ABD kara askerlerini doğrudan Suriye’ye göndermeyi istememe noktasında, George W. Bush’un Irak’ta yarattığı felaketten sonra ABD dış politikasında oluşan çizgiyi sürdürüyor, ancak açık bir biçimde Clinton bu gerici iç savaşı Rusya ve İran’a karşı bir vekâlet savaşı şeklinde sürdürmeyi istiyor. Trump, Clinton’ın 2002 yılında Irak Savaşı’na destek oyu vermesini eleştirdi, ancak aynı zamanda Obama ve Clinton’ı Irak’ta bozgun yaşayıp ülkeyi terk etmekle suçladı. Savaş karşıtlığı değil reelpolitikti bu tavrın nedeni: Irak’taki kukla hükümet ABD askerlerine hukuki dokunulmazlık tanıyacak Orduların Statüsü Anlaşması’nı imzalamayı politik açıdan göze alamamıştı, dolayısıyla ABD de askerlerini çekmek durumunda kalmıştı.

Trump Rusya’ya yönelik uzlaşmacı mesajlar verirken, George W. Bush’un kibirli emperyalist dış politikasının mimarı olan yeni muhafazakârlar Clinton’ın arkasında hizaya giriyor. Eski Bush danışmanlarından Robert Kagan şöyle konuştu: “Eğer [Clinton] öngördüğümüz politikayı izlerse, buna yeni muhafazakâr bir yönelim denebilir. Destekçileri tabii bu ifadeyi kullanmayıp ona başka bir ad verecektir.” Bush yıllarından sonra ipliği pazara çıkan bu saldırgan “imparatorluk inşası” çizgisi, Hillary Clinton’ın şahin yönelimiyle yeniden hayat buluyor. Yeni muhafazakâr ideoloji, liberal düşüncelerin yayılması adına Amerikan silahlı kuvvetlerinin doğrudan kullanılmasını savunuyor. Ayrıca bu ideoloji İsrail’i güçlü bir biçimde sahiplendiği için, bir Clinton hükümetinin İsrail hükümetine karşı Obama’dan daha yakın durması muhtemel.

Clinton Obama’ya nazaran bir sağcılaşmayı temsil ediyor. Kitlesel savaş karşıtı hareketler Obama’yı yeni muhafazakâr projeyi terk etmeye itmişti. Onun yerine Obama yüzünü Asya’ya çevirerek Çin’le Doğu Asya boyunca güç rekabetine girişmişti. Ancak Arap Baharı ve IŞİD’in yükselişi nedeniyle bu yönelim büyük ölçüde başarısız oldu ve Orta Doğu dünya siyasetinin merkezindeki yerini korudu. Unutmayalım ki Clinton, Kamboçya’nın bombalanmasının ve Şili’deki 1973 darbesinin mimarı olan savaş suçlusu Henry Kissinger’ın yakın dostu; Clinton, Kissinger’ın kendisini desteklemesini açıkça istedi. Danışmanlarının milli güvenlik aygıtının çeşitli yerlerinden gelmesi de Hillary Clinton’ın başkan olması durumunda Orta Doğu’da imparatorluk inşası çabalarını yeniden başlatacağını düşündürüyor.

Tehlikenin bir nedeni de Putin’in pozisyonu. Düşük petrol fiyatları ve uluslararası ambargo nedeniyle Rusya ekonomisi zorluk yaşadığından, Putin defalarca milliyetçi bir söylem ve savaş çığırtkanlığı ile destekçilerini seferber etmeye çalıştı. Rusya’nın Ukrayna’daki müdahalesinin bedeli, daha epey süreceğe benzeyen ağır bir ambargo oldu; ancak Putin kendisine layık görülen parya statüsünü gururla taşıdı.

Putin’in Ukrayna’daki çatışmaya dahil olma amacı milliyetçi coşkuyu alevlendirmekle sınırlı değildi. NATO geçmişte Varşova Paktı’nın parçası olan Doğu Avrupa ülkelerine veya Baltık ülkeleri (Estonya, Letonya ve Litvanya) gibi eski Sovyet cumhuriyetlerine doğru genişlemeye devam ediyor. NATO üyeliği meselesi, mevcut hükümetleri devirip yerine AB / ABD yanlısı hükümetleri başa getiren 2004’teki “Turuncu Devrim”de de 2014’teki “Euromaidan”da da gündemdeydi. ABD’nin Doğru Avrupa politikası on yıldan uzun süredir, Rusya’yı yalıtmaya ve NATO ittifakını onun sınırlarına kadar genişletmeye odaklanıyor.

Son günlerde, ABD hükümeti Rusya’yı bir dizi e-posta sızıntısının sorumlusu olmakla suçluyor. Bu sızıntılar nedeniyle başkanlık adayları hakkında, bilhassa da Clinton’la ve Demokrat Parti Ulusal Komitesi ile ilgili hassas bilgiler ortalığa saçılmıştı. Bu hackleme sonucunda, Demokrat Parti ön seçimlerini Bernie Sanders’ın kazanmasını engellemek için nasıl bir manipülasyon yapıldığı ortaya çıktı. Tartışma sırasında Clinton, Putin’in ABD seçimlerini etkilemeye çalıştığını ve bu çabaların Trump’a yaradığını savundu.

Ortalığa saçılan metinlerden biri çok şey anlatıyor. Portföyünde çok sayıda apartman bulunan firmaların temsilcileriyle yaptığı bir konuşmada Hillary Clinton, meselelere dair “hem kamuya açık hem de gizli pozisyonlarınız olmalı” diyor. Bu ikiyüzlü duruş tartışma sırasında gündeme gelince Clinton bir Steven Spielberg filmine atıfla Abraham Lincoln’a değinerek paçasını kurtarmaya çalıştı. Bu noktada, kamuoyuna belirli bir mesaj verirken, sermaye kesimlerine ise çıkarlarını koruma sözü veren burjuva siyasetinin gerçek yüzünü gördük.

Noam Chomsky ve Adolph Reed gibi, ehven-i şer olarak Clinton’a oy vermeyi savunan sorumsuz radikaller, bu konuşmayı dikkatle incelemeli. Clinton’ı “ehven-i şer” olarak görmek için, onun savaş tellalı retoriğini de imparatorluk inşasını savunan danışmanlarını da göz ardı etmek şart. Zamanında yine ehven-i şer olarak sunulan Obama, kitlesel savaş karşıtı hareketi etkisiz kılmayı başarmış ve ardından Afganistan’da savaşı yükseltip Libya ve Suriye’de maceralara girişmişti. Hillary Clinton bu çizgiyi sürdürecekse ona nasıl ehven-i şer diyebiliriz?

Donald Trump, cinsel saldırganlığından ve evli kadınları baştan çıkarmaktan bahsettiği kayıtların basına sızmasından sonra köşeye sıkışmış görünüyor. Clinton’ın “ehven-i şer”ci destekçilerinin tam bir faşist olarak gördüğü bu rezil adam, giderek turuncu suratlı bir palyaçoya benzemeye başlıyor. Onun “alternatif sağ” olarak da anılan beyaz milliyetçisi tabanı, başlangıç aşamasındaki bir faşist hareketi andıran kimi özelliklere sahip; ancak faşizmle mücadele için ittifak kuracağımız isim Hillary Clinton değil. Eğer olur da beyaz milliyetçiler iktidara gelirse, Clinton tam da onlara karşı durmakta çok geç kalacak burjuva politikacısı profiline uyuyor.

Trump’ın takipçileri faşist bir harekete dönüşürse, bununla sokakta mücadele etmek gerekecek. Kısa süre önce Cable Sokağı Çatışması’nın sekseninci yılını andık: 1936 yılında Londra’nın cesur işçi sınıfı kitlesel bir biçimde sokağa dökülüp, İngiliz Faşist Birliği’nin bir Musevi mahallesinden geçecek yürüyüşünü “Geçemezsiniz” sloganlarıyla durdurmuştu. Faşist hareketleri durdurmanın tek yolu bu tür bir militanlık ve özsavunmadır.

Mevcut uluslararası durumun kaynağı, Irak Savaşı sonrasında, ABD’nin emperyalist projeleri etrafında yeni bir “konsensüs” yaratmayı başaramaması. ABD dünyanın dört bir yanında askeri müdahalelerde bulunma imkânına sahip, ancak bunun ardından istikrarlı hükümetler kurmayı başaramıyor. Obama’nın Nobel Barış Ödülü ve Müslüman dünyasına hitabıyla başlayan başkanlığı, Bush ve ideologlarının yarattığı hasarı telafi etmeyi başaramadı. ABD’nin başta Rusya ve Çin olmak üzere rakipleri de bundan faydalanarak kendi nüfuzlarını artırmaya çalışıyor.

Başkan seçilmesi halinde Hillary Clinton bu tabloya dahil olup Rusya ve Putin’i hedef alacak. Nükleer silahlara sahip güçler arasında yeni bir gerilim tırmandırma ve vekâlet savaşları dönemi, büyük bir tehlike arz ediyor. Dünya düzenini sürdürmek için emperyalist güce gerek duyan küresel kapitalizmin bedeli işte bu. Yeni bir Soğuk Savaş’ın başlamasını engellemek için gerek ABD gerek dünyada kitle hareketlerine ihtiyaç var.

Orijinal metin:

http://www.leftvoice.org/Hillary-Clinton-s-New-Cold-War

Çeviren: Barış Yıldırım

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar