Hayır’da Birleşmek, Hayır’da Ayrışmak -

Baş döndürücü bir hızla sürüklendiğimiz şu referandum sürecinde “Hayır” kampanyasının, daha doğru bir ifadeyle “kampanyalarının”, ne ölçüde etkili olabileceğini değerlendirebilmek için evvela, “Evet” kampının stratejik yönelimini enine boyuna tartışmak gerekiyor.

Erdoğan, daha önce yaptığı gibi bu kez de baskın bir seçim sürecinin, deyim yerindeyse bir “yıldırım savaşı” stratejisinin kendi hanesine yazacağı hesabını yapmakta. Referandumla halkın önüne sunulan anayasa değişiklik önerilerinin içeriğinin tartışılmadan, geniş kesimlerce idrak edilmeden oylanmasının onu zafere götüreceğini düşünüyor. Değişiklik paketinin TBMM’de sabah saatlerine sarkan oturumlarda, büyük bir acele ve asgari tartışmayla oylanması, adeta önemsizleştirilerek geçiştirilmesi, bu yönelimin bir ifadesiydi.

Erdoğan ve AKP cenahının stratejik beklentisi, Türkiye siyasal alanında pekişmesinde büyük mesafe kat ettikleri kültürel yarıklara bir kez daha oynayarak referandumda yeterli çoğunluğa ulaşabilecekleri yönünde. Üstelik MHP’den, hiç olmazsa liderlik katında elde edilmiş desteğin, yabana atılmaması gereken bir etkisi olacağı da aşikâr. Kağıt üzerinde yüzde altmışları aşan bir orana sahip bu bloku konsolide edebilmek, bu tabandaki muhtemel kararsızlık ve tereddütler ile karşı tarafa geçişlere set çekebilmek, “Evet” kampı açısından yeterli olacaktır.

Sopalı seçim” ve kültür savaşları

“Evet” lehine işlemesi muhtemel bir başka faktör, parti devletin tüm aygıtının daha şimdiden referandum için seferber edilmiş olması. Kamuoyu önünde “evet” demenin neredeyse bir zorunluluk halini alacağı, aksi tavır sergilemeninse “riskli” bir tutum sayılacağı bir referandum yaşanacağı şimdiden belli. Medya şöhretlerinin artarda evet demeleri ve hatta belki giderek evet demek zorunda bırakılacakları bu süreçte, “başıma bir şey gelmeyecekse hayır” demek kimi zaman cidden zor olacak.

Özellikle 1 Kasım seçimlerinde AKP’nin elde ettiği seçim başarısının neredeyse tamamen karşıtlarına baskı uygulamaya ve sindirmeye dayalı bir gerilim stratejisine dayandığı düşünülürse referandum için de aynı yolun izlenmemesi için hiçbir neden yok. Rıza devşirmekte giderek daha fazla güçlük yaşayan iktidarın “korku” faktörünü sadece tescilli karşıtlarına değil, kendi tabanının belli kesimlerine yönelik olarak da devreye sokacağı bir başka deyişle rızanın örgütlenmesinde giderek daha çok zora başvuracağı açık. Daha TBMM görüşmelerinde gözlenen bu sertliğin referanduma yaklaşırken daha da artacağını kestirmek güç değil. Ana akım medyanın neredeyse tümünü şu veya bu biçimde kendi katarına almış iktidar denetimi dışındaki alanları da hizaya çekme arzusunda. Bilhassa referandumda ayrıcalıklı bir işlev göreceği aşikâr olan sosyal medyayı zapturapt altına almak, bu mümkün değilse “trolleri” aracılığıyla toz dumana katmak bu açıdan önemli.

Kısacası iktidar cenahı, yeniden kültürel kimliklerin oylanacağı, mevcut kutuplaşmayı kışkırtan “sert” bir seçim sürecinden pekâlâ başarıyla çıkabileceği hesabını yapıyor. Erdoğan geçmişte defalarca başarı sağlamış olan sihirli formülü devreye koyarak bir kez daha kendisini oylatacak bir strateji benimseyecek. “Alnı secde görmüşlerin”, milliyetçi-muhafazakâr değerlerle yoğrulmuş kitlelerin “otantik temsilcisi” bir kez daha büyük resimdeki tuzağı, oyunu bozacak. Türkiye’nin yeniden “lider bir ülke” haline gelişini sindiremeyen yabancı “şer odaklarının” ve onların türlü yerli işbirlikçilerinin önüne koyduğu engelleri, bin bir badireyi atlatmış tarihsel lider sıfatıyla sahaya, meydanlara çıkacak ve referandumu bir yeniden kurtuluş zaferine çevirecek. “Hayır” kanadıysa iktidarın devasa propaganda aygıtı tarafından muhalif olmaktan yerli ve milli olmamaya ve oradan da hainliğe bir çırpıda uzanabilen bir söylemle damgalanacak, köşeye sıkıştırılacak.

AKP-MHP ittifakının kalıcılaşma eğilimine girmesi ve HDP’nin paralize edilerek siyasetten düşürülmesi girişimlerinin süreklileşmesiyle beraber Kürt seçmenin yabancılaşma riski de “Evet” lehine işleyen bir faktör olarak ortaya çıkıyor. CHP hegemonyasındaki “Hayır” kampanyasının da HDP ile yakınlaşma ile itham edilmemek için bu meselelere dair pek kelam etmeyeceği düşünüldüğünde Kürtlerin “Hayır” lehine mobilize edilmeleri referandum sürecinin tayin edici hususlarından biri olarak ortaya çıkıyor. Kürtlerin rızasını elde etmekten çoktan vazgeçmiş iktidarın hedefi, Kürtlerin olabildiğince sandık başına gitmemelerini sağlamaktan başka bir şey değil. Dolayısıyla ulusalcılıkla flört halindeki bir dizi değerlendirmenin aksine Kürtlerin referandum sürecinde siyasal seferberliğini sağlayan, sandığa katılımı arttırmaya dönük her çaba, “Hayır” lehine işleyecektir. Üstelik bu çaba sadece referandum süreci için değil, demokrasi ve barış mücadelesinin de sürekliliği açısından en önemli husustur.

15 Temmuz darbe girişimi akabinde devlet aygıtında meydana gelen çözülme de Erdoğan ve “Evet” lehine işleyen bir faktör olarak yorumlanabilir. Devletin etrafında yeniden bütünleşebileceği güçlü bir lider arayışının favori adayı hiç kuşkusuz hâlâ Erdoğan. Dolayısıyla devletin ve devlet kadrolarının dışta ve içte tehdit algısının olağanüstü yükseldiği bir dönemde güçlü bir lider etrafında yeniden bütünleşme, rasyonel bir seçenek olarak belirebilir ve başkanlık rejimine yönelik bu katmanlarda bir rıza üretebilir. Bu anlamda referanduma doğru gerek devlet katında gerekse de toplum nezdinde bir milli mutabakat ve milli birlik atmosferi oluşmasına yol açacak muhtemel gelişmeler de Erdoğan ve “Evet” yönünde bir konsolidasyona hizmet edecektir.

Bumerang etkisi

İktidar cenahının başarısını kağıt üzerinde garanti edecek bu faktörlere rağmen işlerin beklendiği gibi gitmediği herkesin malumu. Her şeyden önce bizzat iktidar partisinde bir süredir artık gizlenemeyen bir erozyon ve konsolidasyon eksikliği söz konusu. Erdoğan’ın AKP’yi bir siyasal aygıt olmaktan çıkaracak ölçüde aşırı merkezileştirerek kendine bağlaması ve kararlarını utangaçça da olsa sorgulama ihtimali taşıyabilecek kadroları siyaseten emekliye sevk etmesi, partide ve tabanda henüz açığa çıkmamış da olsa belli bir tepkiye neden olmakta. Üstelik darbe girişimi sonrası kamudan kitlesel nitelikteki ihraç ve açığa almaların yarattığı karmaşa ve ekonomik gidişata ilişkin soru işaretleri artarken büyük bir aceleyle referanduma gidilmesi, tabanda tereddüt ve karışıklığa yol veriyor.

“Evet” cenahının utangaç “ortağı” açısından işler daha da çetrefilli. Bahçeli’nin daha kısa bir süre öncesine dek başkanlığı, “Türkiye’nin bölünme formülü” olarak değerlendirmesi ve yaptığı sayısız kamuya açık konuşmada bunu dillendirmiş olmasının telifi hayli güç. Dolayısıyla zaten 1 Kasım seçimlerinde aldığı siyasal yenilginin parti tabanında yaratmış olduğu tepkiyi henüz dindirememişken böylesi hızlı bir manevra değişikliğine girişmesi, liderliğine ilişkin tereddütleri zirveye çıkarıyor. Parlamentoda kendisine yönelik tepkileri bir biçimde aşmış olsa da tabanda bunun gerçekleşmesi öyle kolay olmayacak. Öyle ki, yapılan tüm kamuoyu araştırmalarında MHP tabanının yarısına yakın bir kesimin hayır oyu vereceği açığa çıkıyor.

Asıl sorunsa bu sefer minareyi kılıfına uydurmanın pek kolay olmaması. Anayasadaki değişiklik önerilerinin bir kişinin ölçülerine göre dikilmiş bir elbise olduğu ve toplumun tümünün kaderini bir kişinin ellerine teslim etmek anlamına geldiğini saklamak pek mümkün olmuyor. Bundan ötürü “Evet” kampı tartışmanın özünden kaçmayı, anayasa değişikliğinin içeriğine ilişkin bir kampanya dahi yürütmeyip karşıtlarını yaftalamayı birincil öncelik olarak belirleyen bir strateji izliyor. Hiç kuşkusuz iktidarın kampanyasının omurgasını “Hayır”ı savunan çevreleri “terörle”, “dış mihraklarla” özdeşleştirip kriminalize etmek olacak. Bunun türlü biçimine daha şimdiden rastlıyoruz. Numan Kurtulmuş’un itiraf niteliğindeki sözlerinden bilhassa CHP tabanını HDP ve Kürt siyasetiyle korkutmaya sayısız örnek zikredilebilir.

Öte yandan ekonomik göstergelerin hızla kötüleşmesi de giderek kaygı uyandıracak bir hale bürünüyor. AKP’nin başta orta sınıflarla en önemli zamkı olagelmiş ekonomik “istikrar” anlatısı da 1 Kasım seçimlerinin akabinde barutunu tüketmiş görünüyor. Etkileri ne kadar ötelenmeye, referandum sonrasına aktarılmaya çalışılırsa çalışılsın enflasyon ve durgunluk bileşkesinin alt sınıflar nezdinde yaratabileceği tepkiler kaygıya sebep oluyor. İçten içe biriken tepkilerin referandumda hayır oyuyla bir cezalandırmaya dönüşebileceği ihtimali korku yaratıyor. İşte yukarıda sıralanan tüm bu faktörler referandumun sanıldığının aksine Erdoğan ve AKP aleyhine bir bumerang etkisi yaratabilme ihtimaline sahip olduğunu gösteriyor.

Hayır’da yarışmak

 

Yukarıdakiler ışığında “Hayır” kampanyalarının, “Evet” kampının kendi doğal tabanı olarak gördüğü kesimleri konsolide edebilmesine imkân sunacak “savunmacı-reaktif” söylem ve pratiklerinden sakınması gerekiyor. Bilhassa “kültür savaşı” terminolojisi içerisinden anlamlandırılacak bir kampanya dili, “Evet” kampının seslendiği tabanın Erdoğan etrafında kenetlenmesine sebep olacaktır. Dolayısıyla kampanya, iktidar tarafından özenle derinleştirilmiş kültürel yarıkların ötesine geçebilen, bu anlamda bu kültürel saflaşmayı ihlal eden, onun terimlerini boşa çıkaran ve bundan dolayı onu sorgulatan bir içeriğe kavuşmalıdır.

Referandum sürecinde Hayır’ın çokça nedeni, birbirinden farklı, hatta birbiriyle çelişen Hayır’lar olacağı aşikâr. Bu nedenle tek bir Hayır kampanyasından ziyade farklı kampanyaların gereği üzerinde bir uzlaşma var gibi. Gerçekten, tam da bu çoğulluk nedeniyle ister istemez sığ bir ortalamacılığa hapsolacak bir “tek ve büyük” kampanya arayışı beyhude. Bu noktadan hareketle farklı Hayır’ların birbiriyle çatışır pozisyona sürüklenmemesi gereğinin de altını çizmek gerek. Hayır’ların birbiriyle didişir hale gelmemesi referandum sürecinin selameti açısından da mühim. Ancak bazı Hayır’ların bize kaybettirebileceği, öne çıkardığı argümanlar itibariyle “hayırlı” sonuçlara yol açmayacağı hususunu da es geçmemek gerekiyor. Bu Hayır’larla didişmek değilse de kendi Hayır’ımızı belli Hayır’lardan kesin çizgilerle ayırmak ve kampanya sırasında ve eylem içerisinde fiilen o Hayır’ların eleştirisine girişmek önemli.

“Hayır” cenahının en önemli aktörü CHP’nin referandum stratejisi, MHP tabanının olabildiğince büyük bir bölümünü kazanmaya hasredilecek. MHP’deki muhalif kanat da MHP liderlik yarışında pozisyonlarını yeniden güçlendirmek adına ayrı bir kampanya yürütecek. Dolayısıyla gerek “Evet” gerekse “Hayır” kampında milliyetçi söylem ve simgeselliklerin yoğun olarak kullanılacağı anlamına geliyor. Hatta belli bir soyutlama düzeyinden referandum sürecinin milliyetçilikler arasında bir yarış olarak geçeceği bile söylenebilir. İşte tam da bu noktada soldan “Hayır” kampanya/larının türlü milliyetçi temalar ve söylemlerden kendini net biçimde ayrıştırması hususu önem kazanıyor.

Sol, “bırakınız yapsınlarcı” bir kampanya liberalizminden, “bas geççi” bir siyasal gevşeklikten kendisini mutlaka sıyırmalı. Kendi Hayır’ımızı sair Hayır’lardan ayırmaya, o Hayır’a “pozitif” ve kurucu bir içerik vererek dönüp dolaşıp Evet’e “gollük paslar” verecek kimi Hayır’lara set çekmeye ihtiyacımız var. Solun yaygın, çoğulcu, katılımcı hayır kampanyaları örgütlerken kendisini egemen ideolojinin türlü varyantlarından ayırmaya azami ölçüde dikkat etmesi, ulusalcı söylemlerin sol içerisinde yaygınlaşması riskine karşı mücadele etmesi, sadece referandum kampanyasının selameti açısından değil sonuç ne olursa olsun ertesi gün açısından da hayati olacaktır. Her şeyden önceyse sol “Hayır” çalışmaları, toplumun kendi kaderini belirleme gücüne sahip olduğu, bu hakkın başkalarına devredilemeyeceği anlayışından kaynaklanan bir demokrasi tasavvuruna yaslanmalıdır.

Referanduma OHAL koşullarında gidiliyor olması elbet “Hayır” çalışmalarının işini bir hayli zorlaştıracaktır. Ancak “Hayır” kampanyalarının son bir küsur seneden ciddi bir gerileme yaşamış toplumsal muhalefet güçleri nezdinde küçümsenmemesi gereken bir moral derlenmeyi kışkırttığını daha şimdiden söylemek mümkün. Namüsait ahval ve şeraitte cereyan etse de referandum bir aralık açmıştır. O aralığın değerlendirilmesi, onun bir derlenmeye vesile kılınması, hepimizin geleceği açısından kritiktir.

Başlangıç – 05.02.2017

Bulunduğu kategori : Başlangıç Yazıları

Yazar hakkında

Son Yazılar
Yayın Politikamız
“Öğrenci Dayanışması” 6. sayı çıktı: Organize oluyoruz! -

Devrimci hareketin fikri dağınıklığı haliyle gençlik hareketine de sirayet etmiş durumda. Üniversite mücadelesi cılız, dağınık ve motivasyonsuz bir dönemden geçiyor. Fikri dağınıklığı gidermeden mücadele alanlarında güçlenmek, pratik mücadele içerisinde yoğunlaşmadan fikri dağınıklığı aşacak bir ufuk geliştirmek söz konusu değil. Bu nedenle işimiz sanıldığından daha zor. Siyasi bir içeriği olmadan içi boş ‘’sokak ve direniş’’ çağrıları yapmak, gerçekliği görmezlikten gelip oyalanma ve bekleme stratejileri üretmek artık...

Devamı ...