Hariciyede lale devri… -

Başta Almanya, şimdi de Hollanda ile yaşanan gerilim, bizdeki referandum ve bu ülkelerdeki seçim konjonktürünün çakışmasının bir ürünü öncelikle. Sağın sağla rekabetinin sağa yuvarlanışı daha da radikalleştirdiği (bizi geçtim Hollanda’ya bakmak kâfi) günümüzde böylesi manzaralara alışmak gerekiyor galiba.

Ancak meseleyi bu üç ülkedeki siyasal seçkinlerin iç pazarda müşteri çekmeye dönük çığırtkanlıklarından ibaret saymak hata olur. Meseleye Türkiye açısından (hızla ve kabaca) bakalım:

  • Uluslararası meşruiyet ve itibarındaki erozyon Türkiye’deki siyasal iktidar açısından taşınması zor bir yük, istikrarsızlaştırıcı, ciddi bir risk faktörü haline geliyor. Eğer mevcut uluslararası sistemden kopmak gibi bir hedefiniz yoksa Düvel-i Muazzamanın nerdeyse tamamıyla netameli ilişkilere sahip olmaya gidiş, en hafif tabirle tehlikelidir.
  • Uluslararası sistemdeki akut hegemonya bunalımının yarattığı fırsattan istifade, emperyal nostaljiyi de harlayarak bir bölgesel güç olma hevesinin iflasla neticelenmesi, siyasal iktidarın konumunu hem içeride hem dışarıda kırılganlaştıran bir faktör.
  • İflas, “stratejik derinliğin” yerini stratejisiz taktiklere, telaş içerisinde bir o yana bir bu yana savrulmaya bırakmış durumda. Stratejik dayanaklar zayıfsa taktik hamlelerin bir bumerang etkisi yaratması, İsa’ya da Musa’ya da yaranamamak olasıdır. Suriye’de önce ABD’yi Rusya’ya, sonra Rusya’yı ABD’ye ve son olarak da yeniden ABD’yi (Trump yönetimini diye okuyun) Rusya’ya karşı kullanma aklıevvelliği, sahada bu iki güçle de “papaz olmak” sonucunu doğurabilir mesela.
  • Siyasal iktidar milliyetçi seferberlik söylemini iç tüketim için, yani geniş anlamda tabanını (MHP, BBP vs. kitlesini de katın) pekiştirmek, sıkılaştırmak için köpürtmek istiyor elbet. Ancak giderek kendisi de başta pragmatistçe yol verdiği bu “yeni İstiklal Harbi” söyleminin (ve onun beraberinde getirdiği yeni müttefiklerin) esiri haline geliyor. Bu, yani giderek daha “ideolojik”, daha katı bir liderlik görünümü vermesi, onun hariciyedeki manevra kabiliyetini ileride daha da daraltabilecek bir durum.
  • Uluslararası sistemin istikrarsızlaşarak daha rekabetçi-çatışmacı bir karaktere büründüğü bir ortamda “maceracı” ve “ideolojik” bir siyasal liderliğin yol açabileceği sonuçları geçen yüzyıl bu vakitler yaşamıştık. Tarihin tekerrürden ibaret olmadığını umalım…

Meselenin iç siyasal gelişmelere dair yönüne gelince: “Evet” kampanyası nihayet aradığı hikâyeyi buldu denilebilir. Aslında hikâye elbet mevcuttu ama biraz ete kemiğe bürünmesi, somutluk kazanması gerekiyordu. AKP hükümetinin muhafazakâr popülist jargonunda “milletin adamı” Erdoğan, “küresel güç merkezlerine” rağmen mazlum İslam aleminin ihyası için seferber olmuş bir “Osmanlı torunu” olarak temsil ediliyor, malum. Türkiye’nin bir “büyük güç” olmasının, yani küresel güç merkezlerinin iradesi dışında Müslümanların dünya çapında yardımına koşan bir merkez haline gelmesinin istenmediği, dolayısıyla da böylesi bir sürecin önünün türlü komplo ve kumpaslarla kesilmeye çalışıldığı, bizzat kabine üyelerince dillendirilen bir görüş. Almanya ve Hollanda ile gerilim bu anlatıya şimdiden bolca malzeme veriyor.

“Dünyanın efendilerine” meydan okuyan, “one minute” diyebilen bir lider ve hükümet imajı bir süredir zaten popüler kılınmaya çalışılıyor. AKP’nin milliyetçi muhafazakârlığın eski bir teması olan “İslam dünyasının mürşid ve mürebbisi Türkiye” söylemini güncelleştirme biçimi, demagojik bir “antiemperyalizm” olarak geniş kitleleri Erdoğan etrafında konsolide eden bir mit yaratabiliyor. Bu mitin siyasal iktidarın “evet” kampanyasında baş köşede olacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yok.

Oysa olsa olsa muhayyel bir “Haçlı zihniyetini” hedefe koyan bu demagojik “antiemperyalizmin” cilasını az kazıdığımızda karşımıza devletler arası hiyerarşide çiğ bir “sınıf atlama” istencinden, eski tipte bir “machtpolitik”, yani güç siyasetinden başka bir şey çıkmıyor. İktidarın “dünyaya efelenmeyle” “varın benim farkıma” küskünlüğü arasında salınan “Batı karşıtlığı”, antiemperyalist argümanları yozlaştırıyor. Bu “yozlaşma” hayra alamet değildir. Ancak Erdoğan’ın “Büyük Türkiye” miti karşısına hiyerarşik uluslararası sisteminin “gerçeklerini” koymak ya da “Reis AB’yi tokatladı” efelenmelerine karşı AB’yi savunmak da solun işi değildir. Bizim işimiz, antiemperyalist söylem ve tavrı ucuz komplo teorilerinin ve milliyetçi demagojinin elinden kurtarıp onu antikapitalizm temeline yeniden oturtmaya çalışmaktır. Muhtaç olduğumuz kudret elbet kanımızda falan değil, “geleneğimizde” mevcuttur…

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar

Son Yazılar
Yayın Politikamız
“Öğrenci Dayanışması” 6. sayı çıktı: Organize oluyoruz! -

Devrimci hareketin fikri dağınıklığı haliyle gençlik hareketine de sirayet etmiş durumda. Üniversite mücadelesi cılız, dağınık ve motivasyonsuz bir dönemden geçiyor. Fikri dağınıklığı gidermeden mücadele alanlarında güçlenmek, pratik mücadele içerisinde yoğunlaşmadan fikri dağınıklığı aşacak bir ufuk geliştirmek söz konusu değil. Bu nedenle işimiz sanıldığından daha zor. Siyasi bir içeriği olmadan içi boş ‘’sokak ve direniş’’ çağrıları yapmak, gerçekliği görmezlikten gelip oyalanma ve bekleme stratejileri üretmek artık...

Devamı ...