György Lukács, rasyonalist miras, irrasyonalizm eleştirileri ve sınıf politikası -

Entelektüel kariyeri yirminci yüzyılın ilk üç çeyreğine yayılan, 1918’den itibaren kendini Marksizm içinde konumlandıran bir filozof olan György Lukács (1885-1971), Foti Benlisoy’un kaleme aldığı 5 Mart 2017 tarihli bir yazının başlıca konularından biri. Benlisoy önce Lukács’ın 2017 Macaristanında konu olduğu tartışmaları gündeme getiriyor, daha sonra Lukács’ın antifaşizm anlayışını eleştiriyor ve buradan hareketle faşizme karşı burjuva mirasını sahiplenen bir politika geliştirmenin yanlışlığına dikkat çekiyor. Bu kısa yazıda öncelikle yakın dönem Lukács tartışmalarına kısaca değinilecek, daha sonra Benlisoy’un Lukács üzerine görüşleri kısaca eleştirilecek. Son olarak, Lukács’ın irrasyonalizm eleştirisinin güncelliğine dikkat çekilerek sosyalist sola ilişkin bazı değinilerde bulunulacak.

 

Lukács, Gerçekçilik ve Rasyonalizm

Lukács 2016 ve 2017’de Macaristan’da politik tartışmaların önemli konularındandı. Önce düşünürün Budapeşte’de ölümüne değin yaşadığı evde bulunan kişisen arşivinin tasfiyesi gündeme geldi, daha sonra da şehir merkezinden uzak bir noktada bir parkta bulunan Lukács heykelinin kaldırılması tartışıldı. Bu bir sürecin başlangıcı değil, ulaştığı son noktaydı. Lukács 1989 yılındaki rejim değişikliğinden sonra antikomünist nefretin nesnesi olmuştu: Kitaplarının baskısı yapılmıyordu, üzerine herhangi bir akademik çalışma ya da sağlıklı bir kamusal tartışma yapmak son derece zordu, zaten Szeged gibi şehirlerdeki birkaç öğretim üyesi dışında merak edip Lukács’ı okuyan da kalmamıştı, evinin önünde yer alan bilgilendirme tabelası düzenli olarak tahrip ediliyordu. Heykelleri 1989’dan hemen sonra Marx, Engels, Lenin heykelleriyle birlikte ortadan kaldırılmıştı, 1985’te yapılan heykelin halen Budapeşte’de bulunması bile adeta bir mucize idi.

Benlisoy’un, “1990’lı yıllardan itibaren başımıza musallat edilen ‘liberal iyimserlik’ gereği, ‘otoriterleşen’ Türkiye’yi demokratikleşen bir dünyanın istisnası sayan görüşler”in “bugün bile hâlâ revaçta” olduğunu belirten sözlerine hak vermek gerekiyor. Lukács’a karşı geliştirilen tepki de birdenbire ortaya çıkan bir faşist reaksiyonun sonucu değil, daha uzun soluklu bir sürecin sonucu. Popülizmin, gerekse faşizan ya da faşist hareketlerin ve ideolojilerin yükselmesi sürecinin bir boyutu, Benlisoy’un da belirttiği gibi, merkez partilerin toplumsal tabanları erirken parlamenter rejimin gelenek ve kurallarından giderek uzaklaşması ve bunun dışında yollara başvurarak bir hegemonya kurmaya çalışması. Diğer boyutu ise, sınıf politikasının gündemde olmadığı koşullarda kaynaşmış bir halk kitlesinin var olduğu varsayımı üzerinden şekillenen ve “halk dışı” unsurları şeytanlaştıran siyasal ideolojilerin ve hareketlerin yaygınlaşması.

Lukács’ın XXI. yüzyıl başında bir şeytanlaştırma hamlesinin nesnesi olması bu çerçevede açıklanabilir. Lukács popülist ideolojik söylemlerde “halka yabancı unsurlar” olarak kodlanan, “mutlak öteki” olarak görülen ne varsa hepsinin özelliklerini taşıyordu: Yahudi kökenli, şehirli, kozmopolit bir çevrede yetişmiş, sınıfların uyumu yerine sınıf mücadelelerini temel alan, gerek Batı Avrupa, gerekse Sovyetler Birliği ile ilişkileri olan bir düşünür. Dolayısıyla Lukács üzerine 2017’de yapılan tartışmalar bir istisna teşkil etmiyordu, sadece Macar faşistlerinin ya da otoriter-popülist FIDESZ (Fiatal Demokraták Szövetsége, Genç Demokratlar Birliği) partisi mensuplarının değil, sosyal demokratların (eski komünistlerin) ve liberallerin de doğrudan ya da dolaylı olarak katkıda bulunduğu bir şeytanlaştırma sürecinin bir parçasıydı.

Benlisoy’un yazısının ağırlık merkezinde Lukács’ın faşizm karşıtı perspektifinin eleştirisi yer alıyor. Benlisoy Isaac Deutscher’in bir tespitinden hareketle ve Eugene Lunn’a da referans yaparak Lukács’ın Nazizme karşı akılcılık ve burjuva geleneğinin saygınlığını, patrisyen (“aristokratik” ya da “üst sınıf” diye de okunabilir) ağırbaşlılığı savunduğunu belirtiyor, Lukács’ın yaptığının faşizme karşı burjuva sanatını ve düşüncesini sahiplenen bir nostalji geliştirmek olduğunu söyledikten sonra bunun Türkiye’de AKP karşıtlarının nostaljik tepkileri ile benze nitelikte olduğunu söylüyor. Bu noktada Benlisoy’un çizdiği çerçeveye dair bir dizi eleştiri getirilebilir:

(1) Lukács’ın 1930’lardan itibaren edebiyat eleştirisi, edebiyat tarihi ve felsefe tarihi gibi alanlarda yazdığı kitap ve makalelerde ortaya çıkan tavır Benlisoy’un belirttiğinin aksine bir “modernlik nostaljisi” içermez. Kaldı ki 1930’ların Lukács’ının “nostalji” gibi irrasyonellik ve romantizm ile ilişkilendirilebilecek bir tavır üzerinden geçmişle ilişki kurması beklenemez. Lukács’a göre gerçekçi sanatçılar içinde bulundukları özgül bağlamı, halk yaşamını eserlerine yansıtırlar; halk yaşamının içinden, halklarının tarihi içinden çıkmışlardır, gerçekçi filozoflar ise burjuva bile olsalar nesnel gerçekliği temel inceleme konusu yapmışlar ve bu gerçekliğin tüm karmaşıklığını kavramaya çabalamışlardır. Johann Wolfgang von Goethe ve Friedrich Schiller gibi düşünürler, Lev Tolstoy ve Thomas Mann gibi yazarlar ya da Aydınlanma Çağı’nın rasyonalist düşünürleri toplumun gerçekçi bir anlatımını ve çözümlemesini yaptıkları, nesnel gerçekliği ifade ettikleri için önemlidirler. Lukács burada burjuvazi ile işçi sınıfını içeren bir geniş cephe savunusu da yapmamaktadır, 1930’lar ve 1940’lar boyunca “faşizme karşı cephe” üzerine yazdığı yazılarda Benlisoy’un ima ettiği gibi burjuva sınıfı ile değil, antifaşist yazarlar ile birlikte bir faşizm karşıtı cephe oluşturma perspektifi gündemdedir.

(2) Lukács 1930’lu yıllarda edebiyat üzerine yazdığı yazılarda “büyük gerçekçilik” adını verdiği akımı savunurken gerek dışavurumcu akımı, gerekse Bertolt Brecht’i eleştirir. Lukács’a göre dışavurumculuk nesnel gerçekten bağımsızlaşan, salt öznel bir özü ortaya çıkarmaya çalışır, “gerçeğe yabancı, hatta düşman bir tavır” içerir. Dışavurumcu sanat yapımları buna bağlı olarak içerik yoksunu yapıtlardır. Brecht tiyatrosu da diğer avangard sanat akımları gibi halkla herhangi bir miras bağıntısı kurmayı gerekli görmez. Dolayısıyla Lukács’a göre dışavurumculuğun ve avangard sanatın reddi gerek gerçekçiliğin savunusu, gerekse sanatın toplumsal-siyasal görevinin gerçekleştirilmesi için önemlidir. Brecht de sanatın toplumsal-siyasal bir görevi olduğunu savunur ancak ona göre önemli olan, sanat eserinin halkın çıkarlarına hizmet edip etmediğidir. Avangard sanatta geniş halk kitleleri değil küçük gruplar hedeflenebilir, ancak bu halka kulak asılmadığı anlamına gelmez. Bu ve benzeri argümanlar dikkate alındığında Lukács’ın patrisyen/burjuva, Brecht’in plebyen/proleter bir sanat anlayışının temsilcisi olduğunu söylemek ve faşizm karşısında da birinin burjuva nostaljisi ile, diğerinin proleter duyarlılık ile hareket ettiğini savunmak yersizdir. Brecht’in savunduğu sanat anlayışının Benlisoy’un gelişmesini arzu ettiği türden bir plebyenliğe de, kitleselliğe de yatkın olmadığı açıktır.

 

Lukács’ın İrrasyonalizm Eleştirisini Güncelleştirmek

Lukács’ın ilk baskısı 1954’te yapılan Aklın Yıkımı kitabı, yayımlandığı tarihten itibaren kapsamlı eleştirilere konu oldu. Düşünür bu kitabında indirgemeci bir tarih incelemesi yapmakla ve Friedrich Schelling, Arthur Schopenhauer, Friedrich Nietzsche ve Karl Jaspers gibi çok farklı düşünürleri aynı irrasyonalist geleneğin temsilcisi olmakla ve Nazizme zemin hazırlamakla itham ettiği için eleştirilir. Lukács 1930’lardan itibaren yaptığı faşizm ve felsefe tarihi incelemelerini sistemli hale getirdiği bu kitapta Nazizmi XVIII. yüzyıl sonundan itibaren var olan bir irrasyonalist geleneğin XX. yüzyılın ilk yarısında aldığı biçim olarak inceler.

Benlisoy, yazısında kitabın ismini vermese de Aklın Yıkımı’nın inceleme çerçevesini de eleştiriyor, ancak Lukács’ın “eski”nin burjuva yazar ve düşünürlerini savunup Nazizmi kökleri bazı filozoflarda bulunan bir “akla karşı isyan” ile sınırlı tuttuğunu belirtiyor. Oysa Lukács’ın kitabı belirli bir bağlamda (XIX. yüzyıl Alman devletlerinde) eşzamanlı olarak nasıl iki geleneğin (rasyonalizm ve irrasyonalizmin) gelişebildiğinin incelenmesi üzerine kuruludur: Düşünür basit bir şekilde “eskinin yüceltilmesi” ve “istisnai olanın karalanması” yöntemine başvurmaz, irrasyonalist düşüncenin Almanya’da üretim ilişkileri içinde nasıl şekillendiğini inceler. Başka bir deyişle, Lukács’ın amacı fikirleri eski/yeni, ilerici/gerici olarak sınıflayıp birbiriyle çarpıştırmak değildir, fikirleri toplumsal-iktisadi bağlamın gelişimi içinde konumlandırmaktır. Bunu yaparken bir ilerici burjuvazi savunusu yapmaz, patrisyen tavır da geliştirmez; “özne”nin nesnel gerçeklikten koparılarak yüceltildiği, nesnel gerçekliğin akılcı çözümlemesinin yerine irrasyonalitenin konduğu felsefi akımları eleştirirken bunların yaygınlaşmasını proletaryaya karşı mücadelesini derinleştiren burjuvazinin reaksiyoner tavrının düşünsel boyutu olarak değerlendirir. Lukács tüm kitap boyunca “patrisyen” bir tavrı savunmadığı gibi “aristokratik dünya görüşü”ne ve “gerici burjuvazi”ye savaş açar ve gerçek anlamda bir proleter ideolojinin ancak materyalizm ve rasyonalizm ile kurulabileceğini belirtir.

Türkiye’de 2010’lu yıllarda bu eleştiriler hangi derecede anlam ifade etmektedir? Benlisoy haklı olarak sınıf içeriği belirgin, ‘bütünsel’ bir antiotoriterizmin bir türlü toplumsallaşamadığını, siyaseten görünür hale gelemediğini belirtiyor. Yine haklı olarak, liberal, milliyetçi ya da cumhuriyetçi renkler taşıyan antiotoriter söylemlerin yaygınlaştığını vurguluyor. Sosyalist solun bileşenlerinin çoğunun bu tür söylemlerin yaygınlaşması karşısında heyecan duyduğu ve bunu “ilerici cephenin zafer kazanma yolunda yürüyüşü” olarak değerlendirdiği de bir gerçek. Ancak bu tür tepkilere Lukács’a söylemediği şeyleri söyletmek suretiyle Lukács eleştirisi yaparak yanıt vermenin herhangi bir anlamı yok.

Benlisoy, Türkiye’de solda var olan “modernlik nostaljisi”nden söz ederken iki örnek veriyor: “Ya ‘İzmir’in dağlarında çiçeklerin açtığı’ 1920’li, 30’lu yıllara dönüyoruz ya da mesela Recep İvedik’lere karşı Yeşilçam’ın Hulusi Kentmen’li Adile Naşit’li yıllarına sığınıyoruz”. Bu tespiti genelleştirmek de mümkün: Türkiye’de güncel toplum, kültür ve siyaset eleştirilerinde 1920’lerin ve/veya 1930’ların ya da 1960-1980 öncesi dönemin idealize edilmesine yaygınlıkla rastlanmaktadır. Benlisoy haklı olarak bu yaklaşımları eleştirmekte ve özgül bir proleter siyaseti ve kültürü oluşturmanın gerekliliğini vurgulamaktadır. Peki günümüzde Türkiye’de böyle bir hat nasıl geliştirilebilir? Bu noktada, Lukács’ın vurguladığı rasyonalizm/irrasyonalizm ayrımından hareketle bazı değiniler yapılabilir.

Türkiye’de (ve dünyanın pek çok yerinde) sınıf politikası oluşturmak gibi bir perspektif solun bileşenlerinin çoğunun gündeminde bulunmamaktadır. Tepkisel eylem biçimleri geniş bir sürece uzanan bir stratejinin kısa vadeli politika içindeki taktik unsurları haline gelmekten çıkmıştır, stratejiyi ikame etmiştir. Solda bilinçli olarak ya da organik bir evrimin sonucu olarak rasyonel perspektiften geliştirilen bütüncül toplum ve politika çözümlemeleri ve bunlardan hareketle oluşturulan orta ya da uzun vadeli stratejiler yerini anlık tepkilerle geliştirilen bir günlük politikaya bırakmıştır. Anlık tepkiler kısa vadeli bir “heyecan” sağlamakta, kimi zaman “hoşnutsuz kitle”nin, kimi zaman mensubu olunan siyasal hattın ya da meslek grubunun, kimi zaman da tek bir bireyin ortaya koyduğu bir eylem, yaptığı bir açıklama muhalif politikanın merkezi olarak değerlendirilmektedir. Muzip sloganların, kelime oyunlarıyla yapılan açıklamaların, ironik tespitlerin şehveti devrim isteğini tatmin eder. Muhalif politika tepkisel eylemlerin ve açıklamaların toplamından ibaret olarak görülmeye başlamıştır. Programlı ve uzun soluklu bir harekete işaret eden “mücadele”nin yerine “direniş” kavramının öne çıkması da bu noktada önemlidir. “Muktedir”in saldırısına maruz kalan çeşitli öznelerin geliştirdiği özgül tepkiler, rasyonel olarak geliştirilmiş ve genel bir hedefe yönelen mücadeleleri ikame eder.

Muhtemelen 2013’te, Gezi İsyanı sonrasında yaygınlaşan “Gülmek devrimci bir eylemdir” sloganı da dönemi iyi bir şekilde yansıtır. Keith Ansell-Pearson’un (2011: 78) Nietzsche üzerine kapsamlı incelemesinde belirttiği gibi, “Nietzsche, insan olma koşulunun trajik doğasına katlanabilmek ve bunun bunaltıcı etkilerini alt edebilmek için, gülme sanatının geliştirilmesinin, ‘tüm hakikatin karşısında’ kahkahalarla gülebilmeyi öğrenmenin zorunlu olduğunu öne sürer”: Böylece bireyin herhangi bir öneminin olmadığı uygarlığın üstesinden gelmek mümkün olur. Hakikati bulunması ya da keşfedilmesi gereken bir şey olarak görmeyi reddedip hakikati yaratılması gereken bir süreç olarak gören, en sahici eylemi “özgürce akan, sağlam bir sağlık ve güçten bilinçsizce kaynaklanan” eylem olarak gören (Ansell-Pearson, 2011: 34, 37) Nietzsche’nin görüşlerinin dolaylı ya da doğrudan etkisi Türkiye solunda belirgin bir şekilde kendini göstermektedir. Hegel’in, Hegelci Marx yorumlarının yerine Nietzsche’ci gelenekten gelen, varoluşçuluğun çeşitli yorumlarını geliştiren ya da kendini solda konumlandırarak Hegelci rasyonalizm ve özne anlayışını eleştiren düşünürlerin bu dönemde giderek artan bir ilgi görmesi de bununla ilgili olarak incelenebilir.

Sınıf politikasının temellerinin ortadan kaldırıldığı ve popülizmin yaygınlaştığı bu dönemde popülistlerin “halk” kavramı ne kadar muhayyelse, popülizm ve otoriterlik karşıtlarının işaret ettiği “halk” da o kadar muhayyel ve idealize konumdadır. Buna bir de otoriter popülist söylemlerin antielitizminin bir tür yankısı olan sol antielitist söylem eşlik eder; bir yandan kitlelerin kendiliğinden eylemleri (ya da ezilenleri temsil ettiği varsayılan politik örgütlerin faaliyetleri) bir eleştirilmezlik perdesi ile kaplanır ve kutsallaştırılır, diğer yandan Recep İvedik filmlerini eleştirmek bir elitist tavır olarak görülür. Bunun ötesine geçmeye cesaret edenler, halka ya da onun temsilcilerine akıl vermekle, tepeden bakmakla eleştirilmektedir.

 

Sonuç

Foti Benlisoy’un plebyen bir politika geliştirme çağrısı anlamlıdır, ancak geliştirilmesi arzulanan politikanın sınıf karakteri ve bu politikanın nasıl bir politika olması gerektiği üzerinde de ayrıntılı olarak düşünmek gerekir. 2010’lu yıllar dünyasında bir sosyalist politika geliştirmenin yolu ise Lukács’a karşı değil, Lukács ile birlikte rasyonalizm, sınıf politikası, öncülük ve sosyalist strateji arasındaki ilişkileri yeniden düşünmekten geçmektedir.

 

Kaynaklar

Ansell-Pearson, Keith (2011) Kusursuz Nihilist: Politik Bir Düşünür Olarak Nietzsche’ye Giriş, çev. Cem Soydemir, İstanbul: Ayrıntı.

Benlisoy, Foti (2017) “‘Kahrolsun istibdat’ ve patrisyen antifaşizm”, baslangicdergi.org/kahrolsun-istibdat-ve-patrisyen-antifasizm/, erişim tarihi: 06/03/2017.

Brecht, Bertolt ([1938] 1976) “Lukács Üzerine”, Sosyalist Gerçekçilik ve Toplum içinde, çev. Ahmet Cemal & Kayahan Güven, İstanbul: Günebakan Yayınları.

Lukács, György ([1937] 2004) “Gerçekçilik Sorunu”, Marksist İmgelem içinde, çev. Veysel Atayman & Mediha Göbenli, Yenihayat Kütüphanesi, İstanbul, 2004, 37-79.

Uslu, Ateş (2009) “György Lukács (1885-1971)”, Veysal, Çetin (ed.) 1900’den Günümüze Büyük Düşünürler (I. Cilt), İstanbul: Etik, 65-117.

Bulunduğu kategori : Aklın Belası

Yazar hakkında

İlgili Yazılar