Gözümüzü birbirimizin üzerinden eksik etmeyelim – Başak Tuğsavul -

Her gün bizi yeniden dağıtan bu “olağanüstü” koşullara rağmen dayanışmamızın somut formu olan örgütlülüklerimizi tekrar hayata geçirmek hâlâ en gerçekçi yol. Şimdi tam da işyerlerinden başlayarak örgütlülüğümüzü yeniden inşa etmenin zamanı değil mi?

 

Son birkaç yılda çalışma hayatının kuralları her gün daha fazla aleyhimize olmak üzere hızlıca değişti. Torba yasalar yetmiyormuş gibi şimdi bir de KHK’larla hayatımıza giren ve hepimizi çok da uzak olmayan bir gelecekte iyiden iyiye belirsizliğe sürükleyecek olan düzenlemelere karşı örgütsüz yakalandık. Eğer yeterince dikkatli bir izleyici değilsek örneğin “Gelir Vergisi” kanunu içine iliştirilmiş “Doğum sonrası yarı zamanlı çalışma” maddesini duymuş olmamız pek ihtimal dahilinde değildi. Torba yasalarda askerlik kanunu genel sağlık sigortasıyla; çevre hakkında kanun yatırım ortamının iyileştirilmesi kanunuyla önümüze geldi.

Ama herhalde en şahane kanunlarımız; önüne bir pazarlık maddesi eklenmeye lüzum bile görülmeden geçirilen, ismiyle müsemma “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”larımızdı. Memlekette tek bir şeymiş gibi her şey olmanın ve bir süre sonra kılıfına bile uydurmaya gerek duymamanın kanunla tescillenmiş haliydiler, adeta bizi fütursuzca daha kötü bir geleceğe hazırlıyorlardı. Torba yasaların marifetiyle geçici işçiliğin yasalaşması[1] ve kıdem tazminatının fona aktarılması, artık her şeyin daha da güvencesizleşeceğini rahatlıkla gözler önüne sermekteydi ki sonra beteri geldi; KHK’lar çıktı. Binlerce insan kendini bir gece kanun ekindeki listelerde ismini ararken buldu, binlercesi işinden oldu. Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu dahil olmak üzere birçok mevzuatta yeni düzenlemelere gidildi.[2] Bu yeni düzenlemelerin hızına ve bilgisine yetişememek bir yana, adaletten ve hukuk devletinden umudunu kesen, kimi canının kimi ekmeğinin derdine düşmüş on binlerce insanın herhangi bir kanun maddesi için mücadele edecek mecali zaten çoktan kalmamıştı.

Artık ekonomik kriz kapıda denen günlerden, krizin kapıdan içeri girdiği günlere geçmekteyiz. Hepimizin sofrasında iş ve aş kaygısı davetsiz bir misafir gibi duruyor. Felaket senaryoları katıksız, abartısız gerçeklere dönüşüyor. Malum gazetelerden okuyamasak da, eşten dosttan her gün bir işyerinin küçülmeye gittiğini, bir diğerinin battığını, bir diğerinin kaçarak uzaklaştığını öğreniyoruz. Kapsamlı bir iktisat bilgisine gerek olmadan da cebimize girenle satın alma gücümüz arasındaki ters orantısal ilişkiyi bir çırpıda kurabiliyoruz. Ne afili diplomalarımız ne de onlarca yıllık iş deneyimlerimiz bizi işsizlikten ya da kitlesel yoksullaşmadan kurtarabilecek. Ne yazık ki, bu kadar örgütsüz olmanın bedelini her türlü keyfiyetin alabildiğine yol bulduğu bir çaresizlik buhranına sıkışarak ödüyoruz.

 

OHAL koşullarında işyeri mücadelesi

Hal böyleyken, evrenin bir yerlerinde olup, sesi soluğu pek de duyulmayan örgütlenme kazanımlarını, bulduğumuz her mecradan dile getirmek içimizi biraz ferahlatabilir. Örneğin tüm bu olağanüstü hal koşullarına rağmen Birleşik Metal İş’in Valfsan Şirketi’yle yaptığı Eylül 2016 tarihli Toplu İş Sözleşmesi hâlâ mevcut yasalara direnmeyi başarabiliyor: “İşyerinde özel istihdam büroları veya alt işveren kanalıyla ya da doğrudan her ne nam altında olursa olsun belirli süreli iş sözleşmesiyle işçi çalıştırılamaz. Aksi durumda çalıştırılan işçiler asıl işverenin süresi belirsiz iş sözleşmesiyle çalıştırılan işçisi sayılır” maddesi yukarda bahsettiğimiz güvencesizliğe karşı işyeri düzeyinde mücadelenin ne kadar önemli olduğunun güncel bir kanıtı. Aynı sözleşme kadınların regl döneminde 1 gün izinli olmasını şart koşuyor.[3] Kadınların tuvalete gitmesinin süreye tabi tutulduğu nice işyerini düşününce, bu ve benzer kazanımlar için ne çok ter döktüğümüzü ve kadın hareketine ne çok şey borçlu olduğumuzu hatırlıyoruz.

Benzer bir dönemin ürünü olmasa da yeterince gün yüzüne çıkartılmamış, üzerine hakkıyla konuşulmamış ya da bilgisi geniş kesimlere yayılmamış işyeri düzeyinde başka çok önemli kazanımlardan da bahsetmek lazım. Özellikle Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın, onca baskıya rağmen hâlâ ayakta kalmayı başarabilen Birgün, Bianet, Evrensel gibi medya organlarıyla yaptığı sözleşmeler bu alanda yüzakı sayılabileceklerden. Bu sözleşmeler sadece ekonomik düzeyde bir iyileşme ya da çalışana dair bir güvence sağlamıyor aynı zamanda sözleşmenin diline, çalışma ortamının kültürüne ve kurumun toplumsal işlevine dair de devrimci ve feminist bir yaklaşımla radikal müdahalelerde bulunuyor. Daha da ötesi bu metinler ileride yapılacak yeni sözleşme metinlerine, yeni örgütlenen işyerlerinde daha ilerici haklar çerçevesi önerebilecek örgütlenme uzmanlarına ve işyeri temsilcilerine yol gösterici oluyor.

1 Şubat 2016 tarihinde yapılan ve 2 yıllık bir süreyi kapsayan Bianet Sözleşmesi, sözleşmenin kapsamını işyeri odağından çıkarıyor ve kurumun yayın prensibiyle birlikte toplumsal işlevine de dikkat çekiyor: “Bu TİS, her türlü güç odaklarından bağımsız olarak halkın haber alma ve gazetecinin haber verme/yapma özgürlüğü temelinde editoryal bağımsızlığı korumayı ve geliştirmeyi garanti altına alır. Habercilikte eril/seksist, ayrımcı, nefret söylemi içeren, şiddet kışkırtıcılığı yapan, taraflı, baskından yana ve baskın olanı yeniden üreten kutuplaştırıcı, militarist yaklaşım ve dili reddeder. Hak, yurttaş ve barış odaklı habercilik anlayışını korumayı ve geliştirmeyi garanti altına alır. Demokratik katılımcı habercilik modelini işyeri özelinde geliştirmeyi ve model olarak genel habercilik ortamında yaymayı teşvik eder.”[4]

Yine bu sözleşmenin 15. maddesinde “İşveren, genç, yaşlı, göçmen, engelli, LGBTİ işçilerin ayrımcılığa uğramaması için gerekli pozitif ayrımcı tedbirleri alır. Engelli işçilerin rahat, sağlıklı ve güvenli çalışabilmeleri için, yasal mevzuat çerçevesinde gerekli düzenlemeler yapılır” denilerek pozitif ayrımcı uygulamalara dair kapılar aralanıyor. İşe alım süreçlerinden başlayarak geniş bir şekilde kadınlara ve LGBTİ bireylere yönelik muhtemel ayrımcılığın ve şiddetin önlenmesine yönelik tedbirlere yer veriliyor.

 

Ataerkil işbölümüne reddiye

Toplu sözleşmelerin girdiği bir diğer alan da meslek ve emek örgütleri ile sivil toplum kuruluşları. Varlık amacı hitap ettiği kitlenin haklarını savunmak olsa da bu örgütler içerisinde de çalışanların mücadelesi demokrasinin ölçüsünü belirliyor. Ve yıllar içerisinde hem birbirlerinin kazanımlarından hem de yukarıda bahsi geçen diğer sektörlerdeki kazanımlardan beslenerek oldukça başarılı sözleşmelere imza atmaya başlıyorlar. Uluslararası Af Örgütü’nün Sosyal İş Sendikası’yla yaptığı Sözleşme, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün yanı sıra 17 Mayıs LGBTİ’ler gününde de çalışanlarını cinsiyetine bakmaksızın ücretli izinli sayan maddeyi içeriyor.[5] İşçilerin ve kadınların mücadelesi yanında LGBTİ bireylerin de mücadelesinin tanınması bizi bir adım ileriye götürüyor ve sadece çalışanlar için değil sendikalar için de LGBTİ hareketiyle aralarındaki mesafenin azalmasına yönelik destekleyici bir işlev görüyor.

Toplum Gönüllüleri Vakfı’nın Sosyal İş’le yaptığı Sözleşme’de ebeveyn izinleri, cinsiyete dayalı ataerkil işbölümüne bir itiraz olarak “Doğum sonrası cinsiyetine bakılmaksızın ebeveyn üye 16 hafta tam maaşlı ebeveyn iznine sahiptir”[6] şeklinde düzenleniyor. Böylelikle “izinler” başlığı altındaki bu hak çerçevesi yeni bir içerik kazanarak ideolojik düzlemde mücadele ettiğimiz tüm cinsiyetçi yargılara karşı pratikte somut bir politikaya dönüşmüş oluyor. Yine aynı sözleşmedeEvlenen ya da partneriyle birlikte yaşama kararı alan üyeye, bu sözleşmenin yürürlük süresinde bir defa olmak üzere 10 (on) gün izin verilir,” ve “Evlenen ve partneri ile beraber yaşamaya başlayan her üyeye 1 maaş tutarında evlenme ödeneği yapılır,” maddeleri “evliliğin” bir hak kazanımı için tek ve yeter koşul olmasının önüne geçerek bu perspektifi bekar ve sevgilisiyle yaşayanları ve LGBTİ bireyleri içine alacak şekilde genişletmeyi hedefliyor.

Bunların yanı sıra Toplu İş Sözleşmesi yapma yetkisi olmasa da bulunduğu sektörde insanca çalışma koşulları için sınırları zorlayan, standartları belirleyen sendikalardan da söz etmek lazım. İşyeri bazında örgütlenmenin mümkün olmadığı durumlarda bu sendikalarda örgütlü işçilerin azimli mücadelesi belirleyici bir işlev kazanmakta. Dev Sağlık İş, Sine-Sen, Oyuncular Sendikası, Sinema Televizyon Sendikası bunlardan bazıları. Çalışma saatleri, iş sağlığı ve iş güvenliği ve mesleki standartlar konusunda çalışmalar yapıyorlar ve örgütledikleri, hitap ettikleri kitlenin doğrudan ihtiyaçlarına yönelik politikalar geliştiriyorlar. Yine çok uzak olmayan bir zamanda, örneğin 8 Ekim 2016 günü Oyuncular Sendikası’nın Seslendirme Çalışma Grubu’nun seslendirme oyuncuları için ilk işveren konumunda olan seslendirme stüdyolarıyla yaptığı görüşmeler bu standartların belirlenmesine yönelik dikkate değer çabalardan biri.[7]

Sendikal örgütlenmenin her şeyden önce önemli bir müzakere deneyimi kazandırdığını söyleyelim. Örgütlü hareket etmenin birincil koşulu kolektif çıkar üzerine düşünmekse, ortak hayatı paylaşanların ortak kurallar oluşturabilme kabiliyetini geliştirmesi azımsanmayacak bir deneyim. Bu sözleşmeler ve daha fazlası hem pratik hem ideolojik düzeyde ufuk açıcı bir ortak yaşam hayalinin taşıyıcısı oluyorlar.

 

Ortak bir gelecek kurmak

Ezcümle, çaresizliği aşmanın bildiğimiz yolları var, mesele mecali harekete geçirecek momentumları yakalayabilmek. Her gün bizi yeniden dağıtan bu “olağanüstü” koşullara rağmen dayanışmamızın somut formu olan örgütlülüklerimizi tekrar hayata geçirmek hâlâ en gerçekçi yol. Şimdi tam da işyerlerinden başlayarak örgütlülüğümüzü yeniden inşa etmenin zamanı değil mi? O işyerleri ki, ömür diye biçilmiş birkaç on yılın en az dörtte üçünü geçirdiğimiz yerler. Severek ya da sevmeyerek çalıştığımız iş arkadaşlarımızla istesek de istemesek de kadim bir kader ortaklığı içinde olduğumuzu biliyoruz. Bugün oralardan teker teker, yarın onar onar uzaklaştırılırken geleceğimizi hangi dayanışma ağlarının içinde olduğumuz, hangi mücadele deneyimlerinden geçtiğimiz belirleyecek. En dayanıklılarımız, kolektif bir çıkar bulabilme derdinde, ortak bir gelecek kurma iradesinde ısrar edenler olacak.

Çok da uzak değil, yakın bir geçmişte “metal fırtınaların” esip geçtiğini unutmayalım. Evet tozu dumana katacak güce henüz ulaşamadık, hatta daha beter günlerin gelmesine de mani olamadık ama yine de rüzgar ekmeye devam etmenin ve sayısı az da olsa son yıllarda ortaya çıkan örgütlenme enerjisinin hangi alanlarda yolumuzu açtığına biraz daha yakından bakmanın hayrını görebiliriz. İhtimal ya, ortak bir derde düştüğümüzü anlayabilir, birlikte kazanabiliriz. Gözümüzü birbirimizin üzerinden eksik etmeyelim.

 

Dipnotlar:

[1] 20 Mayıs 2016 tarihli 6715 No’lu “İş Kanunu ile Türkiye İş Kurumu Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” için bknz: http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/05/20160520-24.htm

[2] 22 Kasım 2016 tarihli 678 sayılı KHK ile Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 63 üncü maddesinin birinci fıkrasında değişikliğe gidildi, bknz: http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/11/20161122-2.htm

Bu değişikliğe göre: “(1) Karar verilmiş veya başlanmış olan kanuni bir grev veya lokavt; genel sağlığı veya millî güvenliği, büyükşehir belediyelerinin şehir içi toplu taşıma hizmetlerini, bankacılık hizmetlerinde ekonomik veya finansal istikrarı bozucu nitelikte ise Bakanlar Kurulu bu uyuşmazlıkta grev ve lokavtı altmış gün süre ile erteleyebilir. Erteleme süresi, kararın yayımı tarihinde başlar.”

[3] Türkiye’de ve diğer ülkelerde kadınların regl izinlerine dair düzenlemeler hakkında Nuran Gülenç’in yazısı önemli bilgiler içeriyor: http://www.gazeteduvar.com.tr/analiz/2016/10/06/regl-izni-yasadan-cikarildi-ama-gundemden-dusmedi/

[4] Bianet Toplu İş Sözleşmesi’nin tamamı için bknz: http://tgs.org.tr/bianet-1-donem-tis-01-02-2016-01-02-2018/

Ayrıca diğer sözleşmeler için bknz: http://tgs.org.tr/toplu-is-sozlesmeleri/

[5] Uluslararası Af Örgütü Toplu İş Sözleşmesi’nin tamamı için bknz: http://www.sosyal-is.org.tr/images/toplu_sozlesmeler/uao.pdf

[6] Toplum Gönüllüleri Vakfı Toplu İş Sözleşmesi’nin tamamı için bknz: http://www.sosyal-is.org.tr/images/toplu_sozlesmeler/toplumgonullulerivakfi.pdf

[7] İlgili haber için bknz: http://www.oyuncularsendikasi.org/ana-haber/seslendirme-sektorunde-tarihi-bir-adim/

Bulunduğu kategori : Sınıf Hareketi

Yazar hakkında

İlgili Yazılar

Son Yazılar
Yayın Politikamız
“Öğrenci Dayanışması” 6. sayı çıktı: Organize oluyoruz! -

Devrimci hareketin fikri dağınıklığı haliyle gençlik hareketine de sirayet etmiş durumda. Üniversite mücadelesi cılız, dağınık ve motivasyonsuz bir dönemden geçiyor. Fikri dağınıklığı gidermeden mücadele alanlarında güçlenmek, pratik mücadele içerisinde yoğunlaşmadan fikri dağınıklığı aşacak bir ufuk geliştirmek söz konusu değil. Bu nedenle işimiz sanıldığından daha zor. Siyasi bir içeriği olmadan içi boş ‘’sokak ve direniş’’ çağrıları yapmak, gerçekliği görmezlikten gelip oyalanma ve bekleme stratejileri üretmek artık...

Devamı ...