Suriyeli göçmenler AKP’li değil emekçi! -

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde çalışan bir grup araştırmacı tarafından gerçekleştirilen “Suriyeli Göçmen Emeği – İstanbul Tekstil Sektörü” araştırması, geçtiğimiz günlerde Birleşik Metal-İş tarafından rapor olarak yayımlandı. Ekipten Kıvanç Yiğit Mısırlı ve Mustafa Kahveci’yle, Suriyeli emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarını, iktidarın politikasını, ve araştırma sürecini konuştuk:

(Fotoğraf: Evrensel gazetesi)

Öncelikle bu kadar can yakıcı bir konuda böyle kapsamlı bir araştırmayı gerçekleştirdiğiniz için tüm araştırma ekibinizi tebrik ederek başlayalım. Çalışmanızın kamuya duyurulduğu günlerde daha önce de sıklıkla karşılaştığımız göçmenlere yönelik saldırılara yenilerinin eklendiğini görüyoruz. Suriyeli göçmenlere yönelik son saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mustafa: Türkiye’de göçmenlere yönelik üçüncü saldırı dalgası bu. İlk geldikleri yıl olan 2011’de saldırılar yaşanmıştı. Sonrasında 2014 yazında, Antep ve Adana gibi güney illeri başta olmak üzere yaygın saldırılar gerçekleşti; İstanbul’da Küçükçekmece ve Çağlayan gibi, tekstil başta olmak üzere enformel sektörün yoğunlaştığı yerlerde de saldırı oldu. O dönem siyasal iktidar, gerek din kardeşliği yaklaşımıyla, gerek Esad’ın ardından Suriyeli göçmenlerle birlikte Suriye’yi yeniden kurma söylemiyle, konuyu en azından dondurdu. Ama savaş uzadıkça ve Suriyeli göçmen emekçiler burada kalıcı hale geldikçe, daha ciddi bir üçüncü saldırı dalgası yaşıyoruz. Din kardeşliği argümanının geçerliliğini yitirdiğini görüyoruz.

Bu saldırılara bakarken elbette kültürel fark, yabancı düşmanlığı ve Türkiye’de zaten içerideki bir etnik gruba karşı kurulmuş milliyetçiliğin etkisi gibi unsurları unutmamalıyız. Ama şu boyutu kaçırmamak lazım: Halihazırda Türkiye’de 3 buçuk milyon kayıtlı Suriyeli göçmen mevcut. Bu da işgücü piyasasına bir ilâ bir buçuk milyon insanın dahil olması demek. Suriyeli göçmenlerin emek piyasasına girişi kadınlar, en düşük eğitimli erkekler, düşük vasıflı mevsimlik tarım işçileri, inşaat işçileri gibi kesimleri yerinden ediyor. Yedek işgücü ordusunun genişlemesiyle emekçiler üzerinde rekabet baskısı oluşuyor. Dolayısıyla ortaya çıkan ırkçı tepkilerin ardındaki bu gerilimi görmek gerekli. Türkiyeli işçiyi kaba, ırkçı diye horgören bir dil görüyoruz. Bu çok işlevsel değil. İnsanlar başka bir yolla bu tehlikeyi bertaraf edemeyeceklerini düşündükleri için ırkçı tepkiler veriyor olabilir.

Kıvanç: Trump’ın zaferi sonrası, Amerika’daki bazı liberal entelektüeller, “İşçi sınıfı beyaz, aptal ve eğitimsiz olduğu için ırkçı,” gibi bir argüman kullanmıştı. Oysa, aynı zamanlarda, bu işçilerin önemli bir kısmının Bernie Sanders’a, yani sosyal demokrat, ırkçılık karşıtı bir alternatife oy verme eğilimi olduğu da ortaya çıktı.

Türkiye’de etnik ve/veya dini kimlikler üzerinde somutlanan güçlü bir iç düşman algısı var. Ülkede gerçekleştirilen kıyım ve zorunlu göç tarihini düşünelim. 1990’larda metropollere göç etmek zorunda kalan Kürtler için zamanında ne söylendiyse, şimdi Suriyelilere yönelik aynı şey söyleniyor: “Suça eğilimliler, geldiler de salgın hastalık baş gösterdi, ücretleri düşürüyorlar vs…”

OHAL mekanizması zaten tüm emek siyasetini güvenlik siyasetine indirger ve sermayenin kısa vadeli çıkarları çerçevesinde yönetirken, meseleyi emek sürecindeki karşılaşmalar üzerinden tartıştırmayı beceremediğimizde, kimlik siyasetinin en sağ kanadından ırkçı bir siyaset ortaya çıkıyor ve konu güvenlik siyaseti çerçevesinde ele alınıyor.

Suriyeli işçiler tekstilde nasıl bir konumda?

Mustafa: Tekstil sektöründe çalışan Türkiyeli işçilerin %60’ının, Suriyelilerden önce de yabancı işçilerle çalışma tecrübesi olmuş. GOP’ta bir atölye sahibi şunu demişti: “Biz bir dönem Azerbaycan ve Nahçıvan’dan gelen işçilerle ayakta kaldık, bir dönem Gürcülerle. Şimdi Suriyeliler geldi ve onlar sayesinde bu sektör ayakta.”

Çünkü küresel üretim zincirindeki yeri itibariyle Türkiye’nin emek ücretini baskılamak üzerinden sürdürebileceği rekabetin bir sınırı var. Bütün baskılamaya rağmen, Türkiye’deki ücretler rakip ülkelerdeki kadar düşük değil. İşin kültürel boyutu da var: Tekstil atölyesi çocuk yaşta girilen, tozlu topraklı, yoğun şiddet içeren bir çalışma ortamı. Özel güvenlik veya hizmet sektörünün başka bir kolunda görece daha steril çalışma koşulları olduğu algısı var. Dolayısıyla “tekstile çırak gelmiyor” şeklinde bir şikayet mevcut.

Kıvanç: Görüşmelerimizde, Türkiyeli işçilerin -hatta işletmecilerin- bu sektörlerde yer almak istemediklerini gördük. Tekstilde işe 14-15 yaşında ortacı olarak giriyorsunuz. Diğer emekçilerin yapmadığı her işi yapıyorsunuz, uzun süre sonra makineciliğe terfi ediyorsunuz ve ancak o zaman ücretler biraz artıyor. Çok uzun zamandır bu alt kademeleri göçmen emekçiler dolduruyor.

Dolayısıyla düşük ücretli, iş güvencesinin olmadığı, işgücünde “nitelik” aranmayan sektörlerden Türkiyeli emekçilerin sadece itilmediğini, kaçtığını da söyleyebiliriz. Birçok işçi diyelim özel güvenlik olarak çalışmayı tercih ediyor. Buna paralel, işyerlerinin İstanbul dışına kayması eğilimi söz konusu; örneğin daha büyük şirketler Trakya’ya taşınmayı tercih ediyor.

Türkiye’de nüfus artış oranı yüzde 2’nin altına, 1.8’lere düşüyor. Buradan hareketle kadınlara “3 çocuk” baskısı yapılıyor, kürtajı yasaklama çabaları var. Kabaca bir hesapla Türkiye nüfusu yılda 1.5 milyon kadar artarken birden ülkeye Suriye’den bunun iki katı nüfus girdi. Bu durumun, Türkiye’de sermaye ve devletin karşılaştığı demografik krizi hafifleten bir işlev gördüğü söylenebilir mi?

Mustafa: Demografik kriz tartışması 2009’dan itibaren gündeme geldi. Anaakım kalkınma iktisadında “demografik geçiş penceresi” kavramı kullanılıyor: Nüfus piramidinde, aktif nüfusun en geniş olduğu dönem anlamında. Hükümet bu pencereyi olabildiğince uzun süre açık tutmaya çalışıyor. Ama Suriyeli göçmenlerin gelmesi uzun vadede bu sürdürülebilirliği artırsa da, kısa vadede emek piyasasında emilim sorunu yaratıyor. Türkiye ekonomisi yüzde 4-5 gibi büyüdüğü zaman, emek piyasasına yeni katılan nüfus emilebiliyor. Ancak büyüme rakamları düşünce, üstüne üstlük dışarıdan ilave bir işgücü gelince, rekabet sertleşiyor, kriz oluşuyor.

Ancak bu kriz herhalde işçilerin krizi, sermayenin krizi değil. Sermaye her zaman birbiri ile iş için rekabet eden ve 5 lira yerine 3 liraya çalışmaya hazır emek ister… Hatta Cumhurbaşkanı’nın iş dünyasına yönelik yaptığı bir açıklamada, “OHAL’i biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz. Grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz” minvalinde bir açıklama yaptığına tanık olduk.

Mustafa: Cumhurbaşkanı’nın OHAL’le ilgili son açıklaması, rejimin sınıfsal karakterine dair çok şey söylüyor elbette. Unutulmaması gereken bir diğer açıklama da Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak’tan geldi: “Suriyeliler olmasa bazı sektörlerde çalışacak işçi bulamayız” minvalinde bir ifade kullanıldı. Kimileri bunu, saldırıları frenleme amaçlı olumlu bir tavır olarak gördü. Ben daha ziyade bir tür itiraf olarak görüyorum: 12 Eylül darbesinde Halit Narin’e atfedilen “İşçiler şu ana kadar çok güldü, bundan sonra biz güleceğiz” sözü misali. Dolayısıyla bizim de bu meseleyi acilen sınıf eksenli bir yerden tartışmaya başlamamız gerekiyor.

Suriyeli işçiler İstanbul’daki tekstil atölyelerine nasıl geliyor?

Mustafa: Türkiye – Suriye arasında, savaş öncesine giden ekonomik bağlar var; az da olsa, öncesinde Türkiye’ye işçi olarak gelmiş insanlar var. Bu bağlantılar üzerinden önce güney bölgelere geliyorlar. Kültür ve dil bakımından daha rahat adapte oldukları Antep veya Urfa gibi bir kentte bir süre kalıp, İstanbul’dan bir bağlantı buldukları zaman buraya geliyorlar.

Suriye’de çok daha vasıflı işler yapan, öğretmen, eczacı gibi kişilerin burada tekstil sektöründe çalışmak zorunda kalabildiğini görüyoruz. Mahallemdeki bir dairede Suriyeli, mühendislik mezunu, 24-25 yaşlarında üç genç kalıyor. Ailenin yaşadığı kenti IŞİD işgal edince, başka bir şehre göç etmişler. Gençler ise aileye bakmak için İstanbul’a geliyor. Birisinin ağabeyi Bağcılar’daki bir atölyede son ütücü olarak çalışmış, diğerleri onun kanalıyla geliyor. Dolayısıyla göç nedenleri arasında, güvenlik kadar ekonomik kaygılar da var. Ailenin bir bölümü ülkede kalsa bile, diğer bölümü gelir için göç edebiliyor.

Türkiyeli ve Suriyeli emekçiler arasında işyerinde nasıl ilişkiler var; çatışmanın yanı sıra dayanışma nüveleri mevcut mu?

Kıvanç: Bu tip araştırmalardaki bir mesele, görüşmecilerin doğru söylememesi ihtimali. İnsanlar negatif deneyimlerini pek anlatmaz, eşitsizliği örtmeye çalışabilir. Araştırmamız anaakım medyada, “Türkiyeliler Suriyelilere yardım ediyor” şeklinde haber yapıldı misal. Evet Türkiyeliler Suriyelilere iş süreciyle ilgili veya semtle ilişkilenme noktasında yardım ettiklerini söylüyor. Bunun gerçekliğini ölçmeye çalışırken, paralel bir soru olarak, işçilere işyerinde fiziksel olsun olmasın şiddete uğrayıp uğramadıklarını sorduk, ama rakamlar düşük çıktı, çünkü insanlar “ben dayak yedim” demek istemez. Fakat anketi yaparken kaydetmediğimiz konuşmalardan anladığımız, iş süreci yoğun bir şiddet içeriyor.

Mustafa: Türkiye’de nüfusun genel olarak Suriyelilere bakışıyla kıyaslandığında, hayatında en az bir Suriyeli işçiyle çalışmış tekstil işçilerinin algıları çok daha olumlu. Dolayısıyla birlikte çalışma deneyiminin algıları değiştirdiği, bir ortaklaşma potansiyeli yarattığı söylenebilir. “Suriyeli bir aileye ayni ya da nakdi yardım yaptınız mı?” diye sorduğumuzda, işçilerin önemli bir bölümü, nakdi değil ama ayni yardım yaptığını söylüyor – ikinci el bir battaniye, yorgan tedarik etmek gibi. Ama bu kendiliğinden bir sınıfsal ortaklaşma getirmiyor.

Kıvanç: Emek sürecindeki karşılaşma Türkiye ve Suriyeli emekçilerin deneyimlerini ortaklaştırmasına yardımcı oluyor olabilir; bunun sınıf mücadelesine dönüşmesi siyasetin işi. Emekçiler yan yana geldiklerinde beraber örgütlenecekler diye bir kural yok.

Kadın işçilerin yaklaşımı nasıl?

Mustafa: Türkiyeli kadın işçilerin Suriyelilere yönelik algısı erkeklerden daha negatif. Bu iki nedenden olabilir: Birincisi, medya tarafından pompalanan güvenlik tehdidi algısı nedeniyle Suriyelilere yönelik korkuları olabilir. İkincisi de, göçmen emeğinin yoğunlaşması erkeklerden önce kadınları sektör dışına atıyor.

Girdiğiniz atölyelerin üretim zincirindeki yeri konusunda ne söyleyebilirsiniz? Büyük global şirketlerin arz zincirinde olan atölyeler de var mıydı yoksa genelde iç piyasaya mı üretim yapılıyordu?

Kıvanç: Biz tam anlamıyla merdivenaltı atölyelerde görüşme yaptık, zincirin en altındaki yerlerde. Genelde işçi sayısı 10 – 20 arasındaydı. Suriyeli işçiler istihdamın kayıtdışı olduğu bu tür yerlerde çalışıyor. 25 işçiden fazla işçi çalıştıran işyerlerinde, biz görüşme yapmadan önce işveren atölyeyi bir “toparlıyordu.” Atölyeler hazır giyim sektörünün bütün kollarına yönelik üretim yapıyor. Çok iyi bilinen büyük yerli markalar bu atölyelere iş veriyor.

Peki çocuk işçi çalıştırmamak, göçmen emeğini istismar etmemek gibi vaatlerde bulunan uluslararası firmalar nasıl bir konumda?

Mustafa: Uluslararası firmalar işi Türkiye’de bir alt işverene veriyor, bu da genelde buradaki ihracat firması oluyor. AB ülkeleri veya yabancı firmanın temsilcileri bu şirketleri zaman zaman denetliyor. Ama aldıkları toplam ürünün ancak çok küçük kısmı buralarda üretiliyor. Mesela Beylikdüzü’nde bu tür daha steril firmalar var ve buralarda daha çok kesimciler, modelistler çalışıyor. Bu alt işveren üretim işini asıl Esenyurt ve Bağcılar’daki merdivenaltı atölyelere dağıtıyor. Bu atölyeler ise denetim sürecinin dışında. İşçiler hangi markaya üretim yaptıklarının bilgisine sahip değil, en fazla hangi ülkeye üretim yaptıklarına dair bilgileri oluyor.

Kıvanç: Üretim genelde Laleli ya da Merter’e yapılıyor. Ürün Merter’e gidiyorsa yerli, Laleli’ye gidiyorsa dış pazara yönelik demek. Biz sahadayken Rusya’yla kriz devam ettiğinden, Laleli’ye çalışan işverenler dert anlatmaya daha meyilliydi.

Politik güç odaklarının meseleye yaklaşımı nasıl?

Mustafa: Hükümetin Suriyeli mülteciler konusunda uzun vadeli bir projesi yok. Kendisini sıkıştırdığı bugünkü noktada, sorunlara ancak kısa vadeli çözümler üretmesi mümkün. O anlamda emek siyaseti meseleye daha ileri çözümler önerebilecek durumda.

Sermaye sınıfının bu alana ilişkin politikalarını görmemiz, emek siyasetini de bu tarihsel karşıtına göre konumlandırmamız gerekli. Hacettepe Üniversitesi Göç Araştırmaları Merkezi’nden Murat Erdoğan’ın başkanlığında yapılan bir araştırma, sermayenin ne istediğini açıkça gösteriyor. Belirli yerlerde coğrafi kısıtlama istiyorlar: “Antalya ve diğer turizm bölgelerine sokulmasınlar, görünür yerde istihdam edilmesinler.” Belli sektörlerde ise işgücü açığını kapatsınlar isteniyor: Düşük teknoloji gerektiren sektörler, tarımın bazı kolları gibi. Özellikle daha regüle edilmiş sektörlerde çalışan işverenler, Suriyeli işçilerin koşullarının düzenlenmesini istiyor, çünkü kendileri için eşitsiz rekabet yaratıldığını düşünüyor.

Solun, sendikaların bu konudaki tavrı ne olmalı?

Mustafa: Emekten yana siyaset yapanlar, tarihi ve kültürel kodlara dayalı gerilimlerden hareket etmek yerine, sermaye birikim modelini ve içine girdiği krizi dikkate alarak, sınıf eksenli adımlar atmalı.

Sendikalar başta olmak üzere emekçi örgütleri hızlıca Suriyelileri kapsayacak bir hatta doğru ilerlemeli. Aksi takdirde, bu çığın altında kalabilirler. Emekçileri bilgilendirmedikleri ve ikna edemedikleri durumda, bu konu sermaye tarafından işlenecek. Tekstil sektöründe sendikalara çok ciddi bir iş düşüyor. Suriyeli işçiler sendikalılığın zaten çok düşük olduğu yerlerde çalışıyor; ve buralarda sendikalaşmak, artık göçmen işçileri dikkate almadan mümkün değil.

İleride Suriyeli işçilerin çalıştığı sektörler genişleyecek: Bir süre sonra onları metal fabrikalarında da görebileceğimizi düşünmek gerekir…

BM ve uluslararası örgütlerin bu alana müdahalesi var mı?

Kıvanç: O tür aktörler daha ziyade çadırkentler üzerinden ve devlet aracılığıyla göçmenlerle ilişkileniyor ve bir “yardım” ilişkisi kuruyor. Görüştüğümüz işçilerin önemi bir kısmı hiç çadırkentte bulunmamış. Zaten Türkiye’ye girenlerin çok küçük bir kısmı çadırkentte kalıyor; sınırın geçirgen olması nedeniyle önemli bir bölümü “yasal olmayan” kanallardan ülkeye girmiş.

Görüştüğümüz hem Türkiyeli hem Suriyeli emekçilerin çoğu “uluslararası toplum”un üzerine düşeni yapmadığı görüşünde. Türkiye’ye gelen fonların bir kısmı, göçmenlerin otobüslere bindirilip AB’ye gönderileceği şantajı üzerine geldi. En son G20’de Cumhurbaşkanı AB’den vaat edilen paranın gelmediği yönünde sitem etti. AB’den gelen paranın önemli bir kısmı güvenliğe -sahil güvenlik ve çadırkent güvenliğine- harcandı. Doğrudan yardımı ise göçmenlere dağıtılan PTT Kart gibi devamlılığı olmayan ya da şüpheli uygulamalarda gördük sadece.

Sonuç bölümünde kamu politikasına dair öneriler var: kimlik meselesinin düzenlenmesi, sağlık ve eğitim hizmetlerinin iyileştirilmesi gibi. Sosyal politikalara dair bakışınız nedir?

Kıvanç: Konunun bu boyutuna gelirsek, Türkiyeli emekçilerin geneli için söylediğimizi Suriyeliler için de söylemeliyiz: Yani yardım değil hak temelli bir sosyal politika hattı talep etmeliyiz. Siyasi tartışmalar Suriyeli mültecilere “yardım” kavramı etrafında dönüyor. Oysa ortalama bir demokratik ülkede, bu boyutta bir göçmen akışını topluma eklemlemek için bir göçmen bakanlığı olmalı ve emekçilerin geneline olduğu gibi göçmen emekçilere de hak tabanlı bir perspektife yaklaşmalı.

Suriyeli emekçilere tek seferlik ya da parçalı yardımlar yapılıyor. Hatta anaakım medya sağolsun, siesta yapan Suriyeli mülteci algısı yaratıyor. Kendini sosyal demokrat addeden kimi siyasetler dahi, Suriyelilerin, vatandaş olsalar, bu nedenle AKP’ye oy verme eğiliminde olduğunu ifade edebiliyor.

Oysa çalışmamızda gördük ki, Suriyeliler mümkünse Türkiye’de yaşamak istemiyorlar ama kısa vadede ülkelerine dönemeyeceklerini görüyorlar. Türkiyeli emekçiler ise Suriyelilerin ülkelerine dönmek istediğinden haberdar değil.

Araştırma sürecinde nasıl sorunlarla karşılaştınız?

Mustafa: Araştırmayı tamamlayıp, sonuçlarını sendika kanalıyla emekçilere ulaştırdığımız için mutluyuz. Ancak araştırmayı yaptığımız dönem, bir baskı sürecine tekabül etti. Bitirdiğimiz 600 anketin yanı sıra, 30 Türkiyeli 30 Suriyeli emekçiyle derinlemesine mülakat yapmak da istiyorduk. Bunu yapamamamızın en önemli nedenlerinden biri, Barış için Akademisyenler imza metninin yayımlanmasına iktidarın verdiği sert tepki ve üniversitelere yönelik olumsuz söylemi oldu. Bunun üzerine sahada üniversiteye yönelik algı hızla değişti; işçilerle aynı rahatlıkla görüşemez, giderek atölyelerin kapısından içeri giremez hale geldik.

Kıvanç: İkincisi, araştırma grubunda BAK imzacısı arkadaşlarımız var. Onlara yönelik soruşturmalar, ifade süreçleri çalışmaya ket vurdu. Ekipten Ezgi Pınar ve saha çalışmasında bize yardımcı olan Emre Yılmaz OHAL sürecinde işlerini kaybettiler, ama elbette bilim emekçisi sıfatlarını kaybetmediler. Emre Yılmaz’ın işine 1 Eylül’deki KHK’yla son verildi. Ezgi Pınar’ın iş sözleşmesi ise muğlak bir hukuki süreç sonucunda sonlandırıldı.

Araştırmanız, tekstil sektöründe örgütlü olmayan Birleşik Metal-İş tarafından yayımlandı. Ayrıca sendika tarafından ilk kez bu yıl verilen Kemal Türkler Emek Araştırmaları Ödülü’ne layık görüldünüz. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Mustafa: Birleşik Metal-İş sendikasına ve sendika çalışanlarına teşekkür borçluyuz. Uzun bir mücadele geleneğine sahip olan sendika, kendi sektöründe olmasa da Türkiye işçi sınıfı açısından önemli gördüğü bir konudaki bu araştırmayı bastı. Şüphesiz bu araştırma sadece akademik bir yayın olarak kalabilirdi; ama başından itibaren derdimiz araştırmanın konunun muhattabı olan emekçilere ulaşmasıydı. Araştırma ücretsiz dağıtılıyor, sendikalara ulaştırılıyor, ilgili akademisyenlere gönderiliyor.

Son olarak, elbette Kemal Türkler adıyla verilen bir ödülü almak bizim için son derece teşvik edici. Umarız bu ödül, sınıf araştırması yapmak isteyen akademisyenlerle sendikaları daha fazla biraraya gelmeye teşvik eder.

*

Rapora buradan erişebilirsiniz:

http://www.birlesikmetal.org/kitap/gocmen2017.pdf

Bulunduğu kategori : Sınıf Hareketi

Yazar hakkında