Gezi’yi aşmak: “Devrim şiirini geçmişten değil, yalnızca gelecekten çıkarabilir” -

16 Nisan plebisitinin paradoksal siyasal sonuçları oldu. Bir yandan Erdoğancı yerli-milli koalisyonun toplumsal tabanının sanıldığından daha zayıf ve kırılgan olduğu ortaya çıktı. Diğer yandansa alaturka Bonapartist klik, devletin kurumsal mimarisini şefçi doğrultuda düzenlemek için yeni olanaklara kavuştu; “reisçiliğin” devlet içerisindeki manevra sahası iyice genişledi. Neticede “atı alan Üsküdar’ı geçmiş” değilse de Erdoğan için bir “Pirus zaferi”, yani “görüp görebileceği son zafer” de söz konusu değil.
Bu çelişkili durum, yeni rejimin istikrara kavuşup süreklileşmesini sağlayacak siyasal ve toplumsal güç ilişkilerinin henüz tam oturmadığı, düzen içi hizipler arası “yatay sınıf savaşlarının” devam ettiği ve edeceği anlamına geliyor. Ancak tarafların devlet için verilen mücadelenin devlet katında kalması, sokağa zinhar inmemesi hususunda bir mutabakat içerisinde olduğu da aşikâr. Referandumun ardından sokaktaki Hayır’ın kurumsal Hayır’ın aktörlerince yalnız bırakılması, bu adı konmamış mutabakatın bir delili aslında.
Dört yıl önce Gezi direnişiyle “sokağa inmiş” rejim kavgası, çoktan devlet katına dönmüştür; devletin kurumsal mimarisi dahilinde ve düzen içi hiziplerin liderliğinde yürütülmektedir. Bu durumun orta vadede iki olası sonucu olabilir: Bonapartist girişim hâkim sınıfların rızasını “satın alarak” ve toplumun önemli bölümünü pasifize ederek “ite kaka” başarıya ulaşabilir; yani devletin birlik ve bütünlüğünün şefin bedeninde cisimleştiği yeni rejim yerleşiklik kazanabilir. Ya da Bonapartist girişim “siyaseten mülksüzleştirmeye” giriştiği hâkim sınıfın kimi sektörlerinin öne sürdüğü bir “normalleşme-restorasyon” girişiminin kurbanı olabilir. Ancak bu ikinci olasılık basitçe Erdoğanizm öncesine geri dönüş anlamı taşımayacaktır. Devletin yapılanışını otoriter doğrultuda dönüştüren kurumsal pratik ve düzenlemeler büyük oranda bizimle kalacaktır. Zira düzen içi fraksiyonlar arasında “güçlü devlet” konusunda bir uzlaşmazlık yoktur. Sorun, yürütmenin Erdoğan şahsında “aşırı” özerkleşmesidir. Tadil edilmek istenen husus da zaten bundan ibarettir.

Gezi’nin hatırası
Gezi misali “aşağıdan” bir siyasallaşma dalgasının yokluğunda ve rejim kavgasının devlet katında kalması durumunda bu iki senaryo, yani şerle ehven-i şer arasında sıkışmışlık mukadderdir. Ancak Gezi direnişinin hatırası, daha doğrusu o hatıranın siyasal kullanımları, tam da öyle bir yeniden siyasallaşma dalgasının önünde bir engel olmaya başlamıştır. Gezi’nin ruhu üzerimize çökmüş, neredeyse herkesin paylaştığı bir sözde stratejik hipoteze dönüşmüştür. Siyasal iktidarın baskıcı politikalarının kışkırttığı öfkenin eninde sonunda Gezi tipi bir kendiliğinden patlamaya yol açacağı, solun tüm kesimlerinde bazen açıkça ifade edilen, çoğu zamansa siyasal eylemi dolaylı olarak koşullayan sessiz bir varsayım haline gelmiştir. Neredeyse her taşın altında yeni bir Gezi aranmasa da beklenmektedir. İktidarın son olarak Ankara’da açık alanda şarkı söylemeyi yasaklamaya varan akıl dışı baskı ve terörü, bir yerden sonra bir toplumsal kalkışmaya yol verecek, kaynayan kazan kapak tutmayacaktır buna göre. Oysa bu, yeteri kadar öfke birikirse bunun nasıl olsa infilak edeceği şeklindeki bir siyasal otomatizmden başka şey değil. Gezi’de olduğu gibi haksızlık ve adaletsizliğin teşhirinin vicdanları kışkırtacağı, baskı ve zulmün öne atılanlarca görünür kılınmasının toplumun geniş kesimlerini seferber etmeye yeteceği varsayımına dayanan bir kolaycılık.
Somut güç ilişkileriyle hiçbir gerçekçi bağı olmayan, üstelik şimdiki gibi baskı ve siyasal gericilik devirlerinde solun tecridine yol açabilecek bir beklenti bu. Zira kitlelerin geçici olarak da olsa geri çekildiği koşullarda o geri çekilişi dikkate almadan öne atılmak, nasıl olsa arkadan gelenler olur diye beklemek, kitlelerden yalıtılmak, devletin karşısında bir avuç “kadroyla” kalıvermek sonucunu doğurabilir. Kitlesel mücadelenin gerilediği koşullarda, kitlelerin yokluğunu kahramanlıkla, halkın nasıl olsa takip edeceğini varsayan öncü eylemleriyle ikame etme anlayışı yaygınlaşır. Korku karşısında cesaretin ancak böyle yeniden bulaşıcı hale geleceği varsayılır. Oysa Lenin’in hatırlattığı gibi, “sadece yeni kitle hareketi biçimleri ya da kitlelerin yeni kesimlerinin bağımsız mücadeleye uyanması hepimizde gerçekten bir mücadele ve cesaret ruhunun uyanmasına yol açıyor. Tek başına kavgalar ise (…) bireysel kavgalar olarak kaldığı sürece, doğrudan sonucu bakımından anlık bir sansasyon yaratmanın ötesine geçemez, dolaylı sonucu bakımındansa atalete ve bir sonraki dövüşü pasif bir şekilde beklemeye yol açar.”
Gezi direnişi açığa çıkardığı o muazzam olanaklara karşın neticede kendisine dayatılan sınırların, AKP/Erdoğan’ın muhafazakâr popülizminin kışkırttığı kültürel bariyerlerin ötesine taşamadı. Siyasal iktidar, Gezi’nin etki alanını belli bir kültürel ve siyasal alana sıkıştırdı. Neticede Gezi yalıtıldı ve yenildi. Bunda Gezi’yi radikal potansiyellerinden arındırıp “hükümet karşıtı eylemlere” indirgeyen ve böylece de istese de istemese de “bas geç” ya da İhsanoğlu gibi felaketlere kapıyı aralayan çizginin de sorumlu olduğu açık. Bu çizgi, bugün Gezi’nin hatırlanma biçimini de büyük oranda belirler durumda. Oysa şimdi olacaksa Gezi’nin tekrarına (yeni bir “hazirana”) değil, Gezi’nin radikal potansiyellerine sadık kalan ama onun aşamadığı “mahalle” sınırlarını ihlal eden bir yaygın siyasallaşmaya ihtiyaç var. Zulmün teşhir edilmesiyle harekete geçecek vicdani reaksiyondan ibaret olmayan, toplumsal temelleri daha derin bir sınıf siyasallaşmasına.

“Benim tarafımdan hazırlanmış bir savaş meydanı”
Tam da bu nedenle, Gezi’yi dört yıl sonra özlemek, bir böbürlenme vesilesi değil, o muazzam direnişte yapabilecekken yapamadıklarımızı, eksik ve yanlışlarımızı hatırlamak anlamına gelmeli. Şerle ehven-i şer arasında sıkışmışlığımızı bertaraf edecek aşağıdan yeniden siyasallaşma, Marx’ın başka bir bağlamdaki ifadesiyle, “şiirini geçmişten değil, yalnızca gelecekten çıkarabilir. Geçmiş hakkındaki tüm boş inançlardan sıyrılmadan, kendisini başlatamaz.” Gezi direnişi bir boş inanç değil elbet; ancak onun yukarıda anılan ve toplumsal muhalefet saflarındaki hâkim anılma-çağırılma biçimleri, Gezi’de akamete uğramış potansiyelleri tamama erdirecek yeni mücadelelerin önüne çıkan boş inançlar haline gelmiştir.
Gezi direnişi, toplumsal muhalefet açısından AKP’nin görece gerilemesi ve hegemonik kapasitesinin daralmasıyla karakterize olan kendine has bir “manevra savaşının” miladıydı. Rejim etrafındaki siyasal saflaşmanın sokaktan devlete dönmesiyle o siyasal çevrim (çoktan) sona ermiştir. Şimdi gereken, %50’lik sağ bloka karşı olan %50’lik (“sol”?) blokun sözcüsü vehmiyle “saraya” karşı hayali huruç harekâtları değil, sahici bir derlenmeyi mümkün kılacak mevzii mücadelelerdir. 16 Nisan’daki Hayır’a somut bir sınıfsal bir anlam ve toplumsal derinlik kazandıracak mücadeleler. O büyük harfli Hayır’ı, küçük harfli hayır’lar ile donatıp zenginleştirecek, soldan siyasal içerik kazandıracak mücadeleler. İstibdada karşı mücadeleyi, fabrikadaki sermaye istibdadıyla, evdeki-sokaktaki patriyarkal istibdatla, 1453 tane hafriyat kamyonuyla yüzsüzce sergilenen eko-yıkıcılığın istibdadıyla bütünleştirecek mücadeleler… Hayır’ın “yerel” mücadelelerde (mesela Bakırköy’de hastanenin kapatılmasına karşı direnişte), veya Şişecam işçilerinin yanında, kıdem tazminatının yağma edilmesine karşı mücadelede çoğalması, büyümesi, kök salması gerekiyor.
Kısacası, derlenmeyi ve hamle etmeyi, yani aşağıdan yaygın bir siyasallaşmayı mümkün kılacak “savunma savaşları” vermeliyiz. Savunma savaşı, savunmada kalmak, “düşmanın” hareketlerine karşı defansta kalmak ya da pasifçe beklemek anlamına gelmiyor; tam tersine. Sıkı bir Clausewitz okuru olan Lenin, Prusyalı askeri teorisyenin şu satırlarının yanına “iyi not” ve “doğru” diye çiziktirmişti: “Stratejik olarak savunma savaşı, düşmanla o amaç için benim tarafımdan hazırlanmış bir savaş meydanında girişilen mücadeleyle sınırlı seferdir. Bu savaş meydanında benim savunma ya da hücum taktiklerine başvurmam bir fark yaratmaz.” Yani mesele, şu ya da bu mücadele biçimi değil, muharebenin kimin hazırlıklı olduğu, kimin güçlerini yoğunlaştırdığı, kimin seçtiği alanda/başlıkta verildiğidir. Yani iktidarın güçlü değil zayıf yanlarına vurulmalı, onun karşısına onun en güçlü olduğu yerde çıkmamalı, kapışmanın yeri ve zamanını seçme inisiyatifini olabildiğince iktidara kaptırmamalı, iktidarı şaşırtmayı bilmeli vs. vs.
Toplumsal muhalefetin enerjisini hızla değişen gündemler peşinde sürüklenerek dağıtması yahut iktidarın en güçlü ve donanımlı olduğu alanda kavgaya girerek erkenden kırılması ve güçten düşmesi, devamlı karşı karşıya olduğumuz riskler. Oysa ancak otoriter rejimin merkezini değil de onun “kanatlarını” hedefleyen “savunma savaşları”, protesto olmaktan çıkıp bir “harekete” evrilebilirse geniş toplumsal kesimlerin yeniden siyasallaşmasına vesile olabilir, siyasal güç dengelerine etki edebilir. Sosyalist hareketin siyasete merkezi düzeyde müdahale edebilme olanaklarının iyice daraldığı koşullarda siyasal alanı kenarlarından kuşatmaya yönelen ve “aşağıdakilerin” somut talepleri öne çıkaran hareketlerin etkisi, soyut ve sınıf içeriği olmayan bir demokrasi savunusundan çok daha etkili olacaktır.

“Güvenli bir sapak”
Lenin 1922 yılında, daha öncesinin iddialı hedeflerinden bir ricat olarak nitelenen Yeni Ekonomi Politikası’nı (NEP) savunmak adına bir dağcı metaforuna başvurur. “Çok yüksek, dik ve daha evvel keşfedilmemiş bir dağa tırmanan bir insanı hayal edelim” diye yazar. “Bu insanın görülmemiş zorluk ve tehlikelere göğüs gerdiğini ve aynı şeyi denemiş ondan öncekilerin çok daha ötesinde bir yüksekliğe vardığını, ancak dağın zirvesine hâlâ ulaşamadığını varsayalım” diye de devam eder. Lenin’in dağcısı bir noktada “kendini, seçtiği yol ve doğrultuda devam etmenin sadece meşakkatli ve tehlikeli değil, muhtemelen imkânsız da olduğu bir durumda bulur. Geri dönmeye, aşağı inmeye, belki daha uzun ama onu zirveye çıkartacak başka bir yol aramaya mecbur kalır. Daha önce hiç kimsenin ulaşamadığı bu yükseklikten iniş, hayali seyyahımız için tırmanıştan muhtemelen daha tehlikeli ve zor olacaktır -insanın ayağı kolayca kayabilir, bir tutunma noktası bulmak kolay değildir; yukarı tırmanırken, doğrudan hedefe giderken hissedilen o neşe yoktur.”
Gezi’yle onca yükseğe ulaşmışken biz de kendimizi, Lenin’in deyimiyle, seçtiğimiz “doğrultuda devam etmenin sadece meşakkatli ve tehlikeli değil, muhtemelen imkânsız da olduğu” bir durumda bulduk. Ancak “zirveye daha doğrudan, daha hızlı ve daha cüretli bir biçimde tırmanışı sağlayacak güvenli bir sapağın” bulunması için başa dönmekten, daha dolambaçlı görünse de hedefe ulaştırabilecek “bir başka yolun” tutulması çabasından geri basmamalıyız. Gezi’nin olasılıklarını gerçekleştirmek için mevcut Gezi’den aşağı inmekten korkmamalıyız. “Metal fırtınayı” yaratan işçiler “Gezici değiliz” dedikten sonra bizim de Gezi’yi değil, bir kimlik olarak Geziciliği geride bırakmamız şart. Gezi’yi aşarak olumsuzlamamız şart. Gezi’ye sadakatin gereği de zaten budur.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar