“gezi ruhu” ve gençlik: gerçekler ve mitler – y. doğan çetinkaya -

2013 Bahar ayaklanmaları sırasında ve sonrasında sıklıkla “yeni siyaset”ten, “başka bir anlayıştan ve dünyadan,” yeni bir kuşak ve ruhundan bahsedildi. 31 Mayıs günü başlayan çatışmalar ve ardından Gezi Parkı’nın işgali ve yurt sathına yayılan gösterilerde “orantısız şiddet”e karşı, “orantısız zeka” ile öğünüldü. Ülkenin duvarlarını süsleyen yazılar, resimler, sloganlar bir baharı, bir uyanışı temsil ediyordu. Boğulmakta olduğunu hisseden, “artık yeter” diyen milyonlar radikal bir şekilde meydan okuyor, başkaldırıyordu. Yıllardır insanların sokaklara dökülmesi için mücadele edenler, sokaklardaki birkaç bin insan ile uğraşmaya alışmış devlet şok olmuş, afallamıştı. Milyonlar kendiliğinden ve bir önderliğin yönlendirmesi olmadan meydanları zapt ediyor, ve hükümet ve hükümetin başının façasını bozuyordu. Erdoğan alışık olmadığı ve tanımadığı bir muhalefet tarafından çileden çıkarılacak derecede tokatlanıyordu. Evet, milyonlar kendi “olağanüstü hal”lerini ilan ediyordu. Çok farklı kesimlerin, yan yana ama tek tipleşmeden, canlı bir yaratıcılıkla kendini ifade etmesi hayranlık uyandırmış ve birçok kişi büyülemişti.

İsyan günlerinde yazdığım bir değerlendirme yazısında da bu durumu “şenlikli isyan”ın bizdeki hali olarak nitelendirmiş ve sıradan hayatın rutinini ve sıkıcı döngüsünü kıran bu olağanüstü havanın önemine değinmiştim. Eylemlerin nasıl aynı şekillerde kendini tekrar eden bir halden bir şölen ve festival haline geldiğini ballandıra ballandıra anlatmıştık bir birimize. İnsanların kişiliklerini kaybetmeden içinde eriyebildikleri, zenginleşip zenginleştirdiği, birlikte özgürleştiği doğrudan eylemler, forumlar, kolektifler, sanat performansları, dayanışma deneyimleri herkesi büyülemişti. Ve hemen bir de sonuç çıkarılmıştı: “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”tı.

Bu bir tespit miydi yoksa temenni mi bilinmez ama bu halin uzun sürmeyeceği ve bu rüyadan uyanılacağı da aşikârdı. Elbette artık başka bir ülkede yaşadığımız ve kendimizin artık farklı insanlara dönüşmüş olduğu da aşikârdı. Ancak siyasetin, siyasal yapıların, siyaset yapma biçimlerinin, toplumsal hareketlerin, tek tek bireylerin siyasal kültürlerinin radikal bir dönüşüme uğramayacağı da gün gibi ortadaydı. Herkes bir zamanlar işinde gücünde, kariyerist, bireyci, tüketici, asosyal olduğu varsayılan gençliğin aslında öyle olmadığının ortaya çıkmasına seviniyor ve bu jenerasyonun Türkiye’yi kurtaracağı zehabına kapılıyordu. Bahar isyanından beri Türkiye’de siyasal tartışmalarda ve yeni yapılanmalarda bir “Gezi ruhu” söylemidir gidiyor. Bu söylemin ve Bahar İsyanı’na atfedilen özelliklerin de yavaş yavaş bir mite dönüşmeye başladığı görülüyor. Bu tür söylem ve anlatılarla karşılaştığımda “Ya! ben bu Gezi Parkı’na girilirken bu insanların içinde değil miydim? Gezi Parkı’nın işgalinde orada değil miydim?  Taksim Dayanışması toplantılarına katılmadım mı? Forumları görmedim mi?” diye kendini sorgulayası geliyor.

Zira yazının girişinde bahsettiğim özellikler baki olmasına rağmen aynı günlerde ve süreçte geçmiş siyasete atfedilen birçok özelliğin de bulunduğunu bugün artık söylemek önemli. Forumlar, yeni tartışma formları, orada kullanılan yöntemler, dayanışma ilişkileri vb. Evet bunlar vardı. Ama sekterlik, ego patlamaları, nobranlık, kendini beğenmişlik, etrafındaki insanları yok sayan, dünyanın merkezi benim diyen, kendini dayatan, bir birini dinlemeyen, birçok davranış da Gezi’nin bir parçasıydı. Ve bunlar sadece eski siyasetin bakiyesi değildi. Yazının başındakileri yapan gençlik veya yeni politikleşmiş birçok kişide de görülüyordu.

Her ayaklanmada ve isyanda olduğu gibi kitlelerin kendiliğinden eylemleri, yaratıcı iradeleri toplumların özgürleşmesinde ve değişmesinde önemli roller oynarlar. Bu süreçler hareketin ve devrimci durumun cesametine göre uzun ve derin yaşanabilir. 1848 Devrimi’nde olduğu gibi barikatlar kuranları, sokaklarda çatışanları o günün devleti ve devrimcileri tanımıyorlardı. Birden ortaya çıkmış, ortalığı kasıp kavurmuş ve ortadan kaybolmuşlardı. Arkalarında müthiş bir miras ve deneyim bırakarak. Ama biz uzun sürecek bir gericilik döneminin Paris Komünü’ne kadar Kıta Avrupası’nı boğduğunu bugün biliyoruz. Ya da 1989’da öğrencilerin, madencilerin ve kamu emekçilerinin bahar eylemliliklerinde 12 Eylül Darbesinin karanlık perdesini yırttıklarını ama ardından karanlık 90’ların nasıl bir karabasana dönüştüğünü de kendi hayatımızdan hatırlıyoruz. Demem o ki, bu tür isyan ve toplumsal anlamda bir bahar havasının içinde yaşayanlar, onu yaratanlar, onun içinde eyleyenler çok hızlı bir değişim ve dönüşüm yaşarlar. Zaman hızlı akar. İnsanlar çok hızlı öğrenirler. Ancak bunun yanında iradenin yapılar karşısında kendini güçlü hissettiği zamanlarda özgürlük ve dayanışma ile birlikte bireysel anlamda “ego,” örgütlü anlamda “hizipçilik” de su yüzüne çıkar. Kendilerini dayatır. Bu bahar günleri yerini sonbahara ya da kışa bıraktığında ise o ülke ve o insanlar artık aynı insanlar değildir. O vakit tarihin daha yavaş akan yapıları ve kurumları kültürleri ile kendilerini hissettirirler. Hareketler ve bireyler artık amiyane tavırla “kaşar” olmuşlardır.

Bu bahsettiğim kültürden ne yazık ki ne Gezi, ne onun içinden eylemiş olanlar ne de Gezi ile birlikte ele alınan zamane gençliği azadedir. Hal böyle olunca forumlarda, kolektif mekanlarda kendilerini “özgür” bir şekilde ortaya koyduğunu zanneden kişiler ile yaşlarından bağımsız “ergen narsizmi” pratikleri sergileyenler arasında ayrım yapmak giderek zorlaşıyor. Her ne hikmet ise ülkemizde birden Gezi ile birlikte en çevreci, en otonom, en cinsiyet duyarlısının kendisi olduğunu düşünen, bırakın grupları, bireyler peyda oldu. Ve kendilerini Gezi’den aldıkları güçle onun biricik temsilcisi, özgürlüğün yerküre üstündeki timsali sanan kişilerin sekterlikleri, kendi egolarını dayatmaları ve ortak yaşamı, yaratıcılığı boğan tavırları “geçmiş!” dönemin klasik örgüt ve kadrolarına rahmet okutacak düzeye geldi. Kitlelerin park ve sokaklardan çekilmeleri sadece yorgunluk, soğuk, ve sıkılmalarında değil aynı zamanda zamane “Demireller”den de bıkmalarıdır belki. Zira biz siyasetçileri sıkıcı yapanın taktıkları kravatlar olmadıklarını biliyoruz. Elbette bu da bize has bir haslet değil. Büyük toplumsal kalkışmalardan sonra birçok yol ve istikamet belirir toplumsal hareket içinde. Kimi sistemin çarklarına bırakır kendini, kimi kabuğuna çekilir, kimi didinmeye, kazmaya devam eder, kimi de daha radikal bir hat tutturarak yürümeye çalışır. Bu yollarda yürünürken ayaklanma ve isyanın içinde ortaya çıkan yaratıcılık ve diğer özellikler de değişir ve dönüşür. Pozitif anlam atfettiğimi hususiyetler ile negatif anlamda işaret ettiğim özellikler birlikte var olmaya devam ederler. Ancak sistem kendisini tahkim ettikçe olumlu özellikler var olmakta ve yeniden üretilmekte daha zorlanır. Bu noktada başbakanın narsizmi ile yarışan kişiler daha fazla dağıtıcı bir etki yaratır. Bundan dolayı “Gezi Ruhu”nu çalanlarla, “Gezi Ruhu”nun kendilerinden menkul temsilcileri ile mücadele etmek an itibarıyla elzemdir.

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar