‘Gerçek Aleviler’ -

Birkaç yıl önceydi. Oturduğumuz sokağın başındaki markete hazır çorba almaya gittim. Market kapalıydı ama zaman zaman şakalaştığımız, uzanamayacağı raflara erişip birtakım ürünleri yerleştirmek gibi küçük yardımlarda da bulunduğum abla marketin önünde duruyordu.

Marketin neden kapalı olduğunu sordum. Günlerden Cuma, aynı zamanda kandil olduğunu söyledi ve asıl benim neden camide değil de burada olduğumu sordu. “Ben Aleviyim, bizde namaz kılınmaz” demiş bulundum. Verdiği “Benim bir sürü Alevi tanıdığım var, hepsi de namaz kılıyor. Siz Aleviliği bilmiyorsunuz” klasik cevabına, “Benim de bir sürü Alevi tandığım var ve hiçbiri namaz kılmıyor” diye cevap verince kadının öfkesi sahiciliğini iyice artırdı ve şu ikinci klasik cevabı verdi: Aslında Alevilik diye bir şey yoktu; hepimiz Müslümandık… Bu minvalde bir şeyler söyledi. Ben de çaresiz “Her şeyin doğrusunun ne olduğunu siz belirliyorsunuz zaten. Neyse, ben gider başka yerden alırım,” dedim.

Gitmeyi düşündüğüm diğer yerin sahipleri de Aleviydi ve camiye gitmişler, daha doğrusu camiye gittikleri imajını yaratmak için kepenkleri indirip eve gitmişlerdi kanaatimce. Belki de sahiden gitmişlerdir ama o insanları tanıdığımdan pek ihtimal vermiyorum. Zaten niyetim ‘Bir Alevi asla namaz kılmamalıdır; lanet olsun o insana’ filan demek değil. Genel eğilim bu yönde olmasa da elbette ki bu eğilimin tersi yönde durumlar da vardır ve olacaktır. Bunların sebepleri ayrıca tartışılması gereken bir durum. Bir anda ‘şudur’ deyip anlaşılacak, basit bir cevabı yok. 

‘Alevilik, Alevilere bırakılamayacak kadar önemli bir konudur’

Ama zaten dert bu değil. Aleviler bu tartışmaları kendi içlerinde de yürütüyorlar. Herhangi bir Alevi derneğine gidin ve konuşun insanlarla; inancı ilgilendiren temel konularda dahi farklı yaklaşımlar bulmanız muhtemeldir. Bunu çok deşmeyeceğim. Kültür kavramının sınırlılıkları; siyaset olmadan kültür kavramının tek başına yetersizliği; ‘Alevi’, ‘Kürt’, ‘Türk’, ‘solcu’ filan deyince homojen bir topluluktan mı, yoksa yine bir mücadeleler alanından mı bahsediyoruz, gibi ‘derin’ konular bunlar. Gayet de önemli konular ama girmiyorum. Sadece, Alevilik özelinde yine mesela, Cem Vakfı ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nde ifadesini bulan iki farklı, hatta karşıt siyaset yapma, mücadele etme tarzını düşünebiliriz diye bir not düşeyim.

Dert şu da değil: ‘Alevi olmayan hiç kimse Alevilik hakkında konuşmasın’. Dert bir konunun bu konuyla birinci dereceden ilgili olanların dışında neredeyse herkes tarafından konuşulması. Konuşulmak ne demek; tartışma kabul etmez bir katilikle yeniden ve yeniden tanımlanması (üstelik yanlış tanımlanması). Bu tanımlama sonucunda da bir şekilde Alevilerin suçlu bulunması.

Girişte anlattığımın heyecanlı bir hikaye olmadığının farkındayım. Bir sürü benzeri olan bir mahallede bir sürü benzeri olan insanların kurduğu bir sürü benzeri olan cümleler. Tam da bu nedenle gayet önemli işte.

Erdoğan’la onu sevip sayanlar arasındaki karşılıklılığı iyi görebileceğimiz konulardan biri bu. Elbette bu insanlar yalnızca ideoloji yiyerek yaşamıyorlar ama şu basit gerçeği de yok sayacağız demek değil bu: Erdoğan Alevileri aşağılıyorsa onlar da Alevileri aşağılıyor; Erdoğan Kürtlere şunu yapıyorsa onlar da aynısını yapıyor. Veya yapmaya hazır.

Kendi mahallende yaptığın yahut yapmak istediğin ne zulüm, dışlama, şu bu varsa o mahallenin de dahil olduğu daha büyük bir alanı şekillendirmek üzere aynısını bir ‘büyüğümüz’ yapıyor. Bu epey bir rahatlık getiriyor sanıyorum. Memleket sathına yayılmış bu rahatlık ve huzurun büyük, güzel bir parçası da Orhan Gencebay’a düşmüş anlaşılan.

‘Tanımla kendini, öyle gel!’

MESAM’a kayyım atanmasının ardından Orhan Gencabay’ın şu bilgelik dolu sözlerini okumak şansına nail olduk: “Alevilik, gerçek Alevilik Türklüğün özünde vardır. Bizim ülkemizde din, dil, ırk farklılığı vardır, ayrılığı kesinlikle yoktur. Ben gerçek Alevilere çok saygılıyım, onları çok seviyorum.”

Bunu üzerine kendilerine “Gerçek olmayan Alevi nasıl oluyor?” diye sorulmak küstahlığında bulunulmuş. Hoca da durur mu yapıştırmış klasiklerden bir tane daha: “Çeşitli duyumlar alıyoruz. Alevi felsefesine uymayan insanlarımızın çoğu Alevi olduğunu söylüyor. Ama belki de onlar Allah’a da inanmıyor. Ben onlara Alevi diyemem ki. Gerçek Alevilikte aynı Allah, aynı Peygamber, aynı Kuran ve ilkeler vardır. İslam bir tanedir. Ayrıca ben de bu felsefeden geliyorum, Alevileri de Aleviliği de çok seviyorum.” [1]

Alevi olmayan neredeyse herkes, Alevilik nedir, tanımlamak için can atıyor. Hani çok ilgilendiklerinden, anlamaya çalıştıklarından, okuduklarından da değil; tam tersi. Yukarıdaki bilgelik dolu sözlerde de örneğini gördüğümüz üzere konuştukları konu hakkında, yetkinliği bırakalım, ayaküstü muhabbet edebilecek, geyik muhabbeti çevirebilecek kadar bilgiye dahi sahip değiller; olsalar da bildiklerini okurlar yine. Tüm bu ‘gereksiz incelikler’e ihtiyaç yok. Çünkü amaç Gencebay örneğinde olduğu gibi kendi hesaplarınızla alakalı olur hep ve vardığı değil ama (sizin sözünüzün bir ‘yol’u yok çünkü) durduğu yer de şudur: ‘Sen busun karşim. Sen busun, bu ol; kırmayayım kafanı.’ [2]

Bu tanımlama sevdasının yararlarını ‘Alevi Açılımı’ denilen süreçte de görmüştük. ‘Tanıma gelmiyorsunuz abicim, daha kendinizi tanımlayamıyorsunuz. Önce tanımlayın kendinizi, sonra gelin.’ dediler. [3] Kendinizi tanımlayın, demek ‘Sınırı ben çizdim ve seni o sınırdan geçirmeyeceğim koçum’ demek. ‘Hakkını istiyorsan devlete, millete ödevini yerine getir’ demek. Halbuki hakkını zorla almak durumunda olanların bu mücadeleden gayrı ödevi yoktur. Ezilenlerin varlığı yeterlidir, ‘hakkımız var’ dememiz için tanımlamak ve tanımlanmak mecburiyetinde değiliz.

Bakın gerçekler dilinden ayrı duranlar, durup da ancak bununla huzur bulanlar: Şükür ki bir şekilde ‘Aleviler’ demek zorunda kalıyorsunuz, değil mi? Hah, çünkü ‘ben Aleviyim’, ‘biz Aleviyiz’ diyen büyük bir insan topluluğu var. Kendilerini tanımlamak konusunda sizden geri kalmayacaklarına dair inancım tam ve bir topluluk olarak da, siz istemesiniz de, hakları var, değil mi? Bunları da vermiyorsunuz, değil mi? Dahası bundan yüksek bir haz duyuyorsunuz, değil mi? İyi. Onlar da haklarını söke söke almak için mücadelelerine devam edecek, belki alacak belki alamayacaklar. Alırlarsa tanıma gelmez güzel günler yaşanacağına eminim. Göreceğiz.

NOTLAR

[1] “MESAM’a kayyım atanmasına Gencebay’ın bakışı: Ben bilmem, devletim bilir”: http://www.diken.com.tr/mesama-kayyim-atanmasina-gencebayin-bakisi-ben-bilmem-devletim-bilir/ Başlıktaki vecize MESAM’la ilgili tartışmalarla bağlantılı isimlerden biri olan Yavuz Bingöl’ün yakınlarda zikrettiği ve tarihe geçeceğini düşündüğüm bir başka vecizeyi aklıma getirdi, buraya almadan geçemeyeceğim: “Yandaş değilim, ben uyumlu bir insanım.” Gerçi Gencebay mealen “Ben bilemem. Yani devletimiz bilir,” demiş ama aynı hesap.

[1] Sol da bundan münezzeh değil. Söylediği her şeye katılmak zorunda olmasak da Ayhan Yalçınkaya’nın şu konuşması / yazısı dönüp bir kendimize bakmak için iyi bir fırsat. (http://dersimnews.com/alevilik/2015-07-01/ayhan-yalcinkaya-yazdi-2-temmuz-sivas-anmasi) Bu geniş bir sorun. Alevilere ‘katiline aşık’ demekten onları çantada keklik bir kitle olarak görmeye birçok sorunlu tespiti, davranışı, vs. var solun. Bir elimizde Buyruk, diğer elimizde Saadete Ermişlerin Bahçesi şeklinde dolaşalım demiyorum, tamam ama bu meseleye de bir bakalım yani artık. Ayrıca Yalçınkaya’nın yazısından çıkarılabilecek sonuçlardan biri olarak, bu ‘kendi derdimiz’e de bir devadır: Farklı mücadeleler, sorunlar arasında bağ kurmak bunları yan yana pankarta yazmakla olmuyor; yalnızca bunlar arasında bağ kurduğunu sanmakla kalakalmış oluyoruz. Bunlar artık bir başka yazının konusu.

[3] Geldiler diyelim, yine  tanıma sığmayacaklar, iyi ki de sığmayacaklar. Bir örnek: Kemal Kahraman’ın geçenlerde Gazete Duvar’a verdiği röportajda anlattığı bir durum vardı: Devletin memuru geliyor, bir ziyareti görüyor, bakıyor ki bir ağaç, ‘Burada ibadethane, kutsal mekan filan yok’ yazıp gidiyor.

    

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar