Fırat’ın Gazabı Fırat Kalkanı’na karşı – Sinan M. Birdal -

YPG’nin desteklediği Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Rakka’ya yönelik operasyona başladığının haberi, ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford’un Ankara ziyareti haberinden birkaç saat önce düştü medyaya. Cumhuriyet ve HDP’ye yönelik operasyonların Silopi’ye askeri tehçizat yığınağı yapılırken gerçekleştirilmesi Ankara yönetiminin Irak’a yönelik bir harekata hazırlandığı ve bu çerçevede muhalefetin susturulduğu izlenimini yaratmıştı. Peki şimdi Suriye’deki bu gelişmeyi nasıl yorumlamalıyız?

Reuters’in başlığı bir ipucu veriyor: “IŞİD Musul’da karşılık veriyor, ancak yeni Rakka cephesiyle karşılaşıyor”. SDG sözcüsü Talal Sello’nun AFP’ye yaptığı açıklamayı temel alan Hürriyet gazetesi ise haberini şu cümleyle bitirmiş: “Türkiye’nin ya da Türkiye ile müttefik silahlı grupların operasyonda yer almayacağına dair uluslararası koalisyonla kesin olarak anlaştık”. Yani IŞİD’e karşı iki cephede – hem Musul’da hem Rakka’da – Ankara rejimi dışlanmış durumda. SDG operasyonunun adı Fırat’ın Gazabı, ister istemez Ankara yönetiminin Obama’yı punduna getirerek düzenlediği Fırat Kalkanı’nı çağrıştırıyor. Çağrışımdan öte aşağıda ele alacağım nedenlerden ötürü Fırat Gazabı’nın Fırat Kalkanı’na rakip, hatta onun önüne set çeken bir operasyon olduğu aşikar.

Rejimin Suriye ve Irak hedefleri

Fırat’ın Gazabı’nı Erdoğan’ın 26 Ekim ve 27 Ekim’de yaptığı iki konuşmanın çerçevesinde değerlendirmekte fayda var:

26 Ekim’de Sarayda toplanan muhtarlara şöyle sesleniyordu Erdoğan:

“Birileri ÖSO ve Türkiye’yi El Bab’tan uzak tutmaya çalışıyor. Biz DEAŞ, PYD – YPG terör örgütleriyle mücadelemizi sürdüreceğiz. En kısa sürede Münbiç’i PYD terör örgütünden temizlemekte kararlıyız. Ya gidecekler ya da gitmedikleri takdirde gereğini biz yapacağız… Şimdi El Bab’tan Münbiç’e doğru gidilecek. Şimdi Halep’le ilgili bir sorunumuz yok ama Halep’le ilgili itirazlarımız var. Sayın Putin ile görüştüm. Artık Halep halkını huzura kavuşturalım dedim. Halep Haleplilerindir.”

Aynı haberde Mevlüt Çavuşoğlu’nun açıklamalarına yer veriliyor:

“‘Fırat Kalkanı Harekatı devam edecektir. El Bab’a gidene kadar bu operasyon ilerleyecek’… İran destekli Şii güç Haşdi Şabi’nin Musul’a girmek istediğini söyleyen Çavuşoğlu, ‘Telafer ve diğer bölgelerde saldırı olursa, yine burada bize yönelik bir tehdit oluşursa burada da tedbir alırız. Ayrıca buradaki Türkmen kardeşlerimizin hak ve hukukunu da koruma konusunda kararlılığımız da var Allah’a şükür muktediriz de’”.

27 Ekim’de Gazi ve Şehit Yakınları Atama Töreni’nde önceki gün telefonda görüştüğü ABD Başkanı Obama’ya IŞİD’i Rakka’dan beraber atma teklifi yaptığını açıkladı ve Fırat Kalkanı kapsamında El Bab’a doğru yüründüğünü ilan etti:

“Dün akşam Sayın Obama ile uzun uzun görüşmemiz oldu. Bu görüşmede bu tür adımları atacağımızı kendisiyle paylaştık. PYD-YPG gibi örgütlere ihtiyacımız yok. ‘Gelin sizlerle beraber Rakka’dan DEAŞ’ı atalım’ dedik. Sincar’da bu mücadeleyi sürdüreceğiz. Sincar yeni bir Kandil olma yolunda buna müsaade edemeyiz. Çünkü orada PKK var… Telafer’de Türkmen kardeşlerimiz ikiye bölündü. Bir kısmı Şii, bir kısmı Sünni. Orada mezhepler çatışması var, biz bunu istemiyoruz. Telafer’e sesleniyorum: İslam’da birleşin. Suriye ve Irak’ta bekamızı tehdit eden hiçbir gelişmeye seyirci kalmıyoruz, kalmayacağız.”

Yine aynı haberde Milli Savunma Bakanı Fikri Işık’ın ÖSO içinde YPG’ye alternatif bir güç oluşturulabileceğini vurgulayarak “ABD tavrını değiştirmeli dediği” yer aldı.

Bu açıklamaları temel alarak Türkiye’nin kamuoyuna duyurulan hedeflerini şöyle toparlayalım:

  • Suriye’de:
  1. Fırat Kalkanı operasyonunu El-Bab, Menbiç ve Rakka’ya doğru genişletmek, bu üç şehri ele geçirmek ve YPG’yi buralardan kovmak.
  2. Halep’le ilgili Rusya’nın onayını alarak bir anlaşmaya varmak ve Halep’i Halepliler’e vermek (?).
  • Irak’ta:
    1. Telafer’e yönelik İran destekli Haşdi Şabi güçlerinin ilerlemesini engellemek ve Şii-Sünni şeklinde kutuplaşmış Türkmenler’i birleştirmek.
    2. PKK’yi Sincar’dan çıkarmak

Hedefler yayılmacı mı?

Ankara yönetimi Suriye ve Irak’ta niyetlendiği askeri operasyonların yayılmacı hedefler taşımadığını iddia ediyor, ancak fondaki mehteran marşı dinleyicilerin kulağını tırmalıyor . Marşların ve sahne gösterilerinin iç politikada illüzyon tekniği olduğu şüphesiz herkesin malumu. Ancak sınırları dahilinde Kürt sorununu sivil siyaset yöntemleriyle ve barışçıl bir şekilde çözmeyen bir rejimin sınır dışında yayılmacılığa mecbur olduğu da yine herkesin gözlemleyebildiği bir olgu.

Sabık Nizamülmülk’ümüz Ahmet Hoca’nın doktrininin en zayıf ve en klişe tarafı şuydu: Ahmet Bey’e göre aktif dış politikanın hedefi sınırlar dahilindeki çatışmayı sınır ötesine taşıyıp, “Osmanlı bakiyesi” unsurlar eliyle yürütmekti. Başka bir deyişle, Ahmet Bey için çözüm süreci çatışmasızlık değil, çatışmayı sınır dışına deplase etmenin aracıydı. Sürecin tam da gerillanın sınır dışına çıkma noktasında tıkanması tesadüf değil. Oysa bugün başlarına patates bağlayan çevreler Ahmet Bey’i ayakta alkışlayıp, Eflatun’un devletindeki filozof krala benzetirken ısrarla söylediğim şey şuydu: Ülkenin en temel güvenlik sorunu çatışmasızlık ise, bütün dış politika ve güvenlik politikası bunu korumayı öncelik haline getirmelidir, tersi değil. Bu temelde dile getirdiğim diğer bir iddia sermaye birikiminin tıkandığı bir aşamada, bölgesel rekabet yükselirken mevcut siyasi ittifakın iktidarını sürdürebilmesi için yayılmacılığa yöneldiğiydi. Bu yayılmacılık ilk olarak Özal-stayla “Bir koyup üç alacağız” şeklinde ifade edildiğinde, Eflatun’un danışmanlığını yaptığı Siraküza tiranın elinden son anda kaçıp kelleyi kurtardığıdan habersiz liberallerin beğenisini toplamıştı. Ahlaken de reel politika açısından da doğruydu izlenen politika onlara göre. Bu uzun şerhten meramım şu: Yayılmacılık yeni değil, AKP’nin başından beri programında olan bir unsurdu. Gelinen noktada yayılmacılığın savunma amaçlı olduğu yanlış değil: İktidarı savunmak için saldırı şart. Lakin saldırı ve savunmanın özdeşliği Ankara’nın müttefikleri için artık bir tehdit unsuru haline gelmiş durumda.

ABD’yle ilişkiler

Rejim yukarıda özetlediğim hedeflerine tek başına ulaşamayacağı için iknaya yeltendiği ABD’ye ilişin çelişik açıklamalar yapıyor: Türkiye’yi El Bab’dan uzak tutmaya çalışan “Birilerinin” ABD olduğu kuşku götürmez. Zaten dikkat edilirse Ankara’da ABD dışındaki hiçbir yönetim için hüsn-ü tabir kullanılmadığı fark edilir. Bu acayiplik diplomatik nezaketin ötesinde bu çıkışların muhatabının aynı zamanda ricacı olunan makam olmasından kaynaklanıyor. Nitekim Rakka teklifi Ankara yönetimini El Bab’tan uzak tutmaya çalışan Obama’ya yapılıyor.

Nihayetinde Obama’ya yapılan teklifin cevabı birkaç gün sonra Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Mark Toner’dan geldi. Evrensel gazetesinde 4 Kasım’da yayınlanan DHA kaynaklı haber şöyle:

“Türkiye ile ABD’nin YPG’yi Menbiç’ten çıkartma adına anlaştığını ilk kez duyuyorum. Böyle bir anlaşma olduğunu doğrulayamam’ dedi. Toner, YPG’nin Menbiç’den zaten ayrıldığını, kendilerine verilen sözlerin tutulduğunu söyledi. Toner, Suriye’nin kuzeyinde YPG ile yoğun olarak birlikte çalıştıklarına da değinerek, ‘İŞİD’e karşı etkili bir savaş gücü oldular. Geniş koalisyonun bir parçasılar. YPG’nin bazı unsurları ile ilgili kaygılarını anlıyoruz, biz de verdikleri sözleri tutmalarını istemiştik, öyle de yaptılar’”.

ABD’nin YPG’nin sözünü tuttuğuna dair vurgusunu “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” şeklinde yorumlamak yanlış olmaz. ABD yönetiminin gözünde Ankara rejimi sadece baskıcı değil, giderek güvenilmez bir müttefik haline geliyor. İlişkilerde gerilim yaratan esas unsur olan bu güvenilmezlik, rejimin baskıcılığıyla yayılmacılığı arasındaki zorunlu bir bağın bir ürünü. Fırat Kalkanı’nda Obama yönetimine oldu-bitti yapılıp Cerablus’a girilmesi, Musul’daki Başika, Telafer ve Sincar kumarı ve Rusya’yla herkesin gözü önünde gerçekleştirilen gizli(!) diplomasi Ankara’nın güvenilmez bir ortak olduğu imajını pekiştirdi. Erdoğan’ın müttefiki olabilecek sağcı şahinler (mesela American Enterprise Institute) Türkiye’nin NATO’dan çıkarılması dahil tüm olasılıkları tartışmaya açmış durumda. Clinton’ın temsil ettiği liberal şahinlerin de Ankara rejimine daha fazla müsamaha göstereceğini ummak saflık olur açıkçası. Liberal müdahalecilerin Suriye ve Irak’ta askeri güç kullanmaya Obama’dan çok daha teşne olacağı kesin. Ancak öncelikli olan konu Rusya’yla olan çekişmedir. Dolayısıyla Clinton’ın şamarını Esad’dan önce Rusya’yla iş çevirmeye kalkışan yiyebilir. Bunun işaretleri şimdiden belirmiş durumda: ABD’yle ilişkilerin yeni bir dibe doğru ilerlediği Washington muhabirleri tarafından bildiriliyor (Tolga Tanış ve Amberin Zaman’ın yazılarına bakmanızı öneririm).

Neo-Osmanlıcı/Avrasyacı/Ulusalcı ittifakı

Bu çerçevede Ankara’da kurulan ve neo-Osmanlıcı/Avrasyacı/Ulusalcı ittifakına dayanan Milli Mutabakat rejiminin günlerinin sayılı olduğunu ön görebiliriz. İttifakın programında ciddi hesap hataları var:

1) İttifak Batı’ya karşı müttefik sayılan İran’la Suriye ve Irak’ta boğaz boğaza geldi. Telafer’de çatışma olasılığından bahsediliyor ki bundan en çok çekinen ABD. İran muhtemelen bu çatışmadan memnun olur, çünkü askeri üstünlüğü var.

2) Ayrıca Avrasyacılar İran’ın ABD’yle ilişkilerinin yumuşamaya ve Tahran’da Ruhani’nin reformist kanadının güçlenmeye başladığı bir anda iktidara geldiler. Bu iki nedenden ötürü İran’ın Türkiye’yle Batı karşıtı veya Batı’ya alternatif bir ittifaka girmesi söz konusu değil.

3) Rusya’nın ise Türkiye’yle Batı karşıtı ittifaka girmeyeceğini; yani Türkiye’yi uydusu yapmayacağını Poltava savaşından bugüne Rus tarihini bilen herkes öngörebilir. Bu tezimi tarihsel örneklerle biz dizi yazıda ele aldım (Konumuz açısından en ilgili olanı burada: Putin için önemli olan Türkiye-NATO ilişkilerini bozmak, böylece Doğu Avrupa’da iktidara gelen Erdoğanvari lidere (bkz: Polonya) “Sizi NATO koruyamaz” mesajını vermektir. Yoksa Rusya gücünün doruğunda olduğu dönemde bile bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin hakim olduğu coğrafyayı ele geçirememiştir. Denediğinde Batı bloğunun savaşa girdiğini ve bu savaştan yenilgiyle çıktığını tecrübe etmiştir. İki hafta önce Putinizm üzerine özel bir rapor yayınlayan the Economist şu tespiti yapmaktadır (22-28 Ekim 2016 sayısı):

“Bay Putin’in dünyayı fethetme planları yoktur. Mantık ve akla karşı vurdumduymaz olabilir, ancak şiddete karşı aşırı hassastır. Batı’yla konvansiyonel bir savaş yürütemeyeceğini bilmektedir. Ancak önce öteki tarafın göz kırpıştıracağına inanarak hızlı bir şekilde bahisleri nükleer savaş eşiğine getirebilir”.

Nükleer gerilimin arttığı bir ortamda Rusyacı Avrasyacılar kendilerini 1944 Turancı Tevkifatı’yla karşı karşıya bulurlarsa şaşırmasınlar.

4) İttifakın en zayıf noktasının Ulusalcılar olduğu görülüyor. 15 Temmuz’dan sonra darbe girişimine yönelik sorular soran Sözcü yazarlarının önce Aydınlık gazetesi, sonra Sözcü başyazarı tarafından haşlanarak susturulmaları önemli bir işaretti. Ulusalcılar Kürt korkusu ve Batı karşıtlığında Avrasyacı ve neo-Osmanlıcılar’la ortaklaşıyor, ancak yayılmacılığın Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarını tartışmaya açacağını da görüyorlar. Devletin tapusu Lausanne’ın raftan indirilmesinin genişleme gibi daralmaya da götürebileceğini, sınırların 1856 Paris Anlaşması’ndan beri Batı ittifakının güvencesi altında korunduğunu, muhtemel bir genişlemenin 90 yıllık ulus inşasını tehlikeye atacağını seziyorlar. Ulusalcılar NATO’ya karşı çıkışlar yapsalar da NATO’nun Türkiye’nin sınırlarını güvenceye alan yegane askeri ittifak olduğunun bilincindeler. Kısacası, Avrasyacıyla Ulusalcıyı bir birinden ayıran şey birincisinin yayılmacı, ikincisinin izolasyonist (yalnızcı) olması.

5) Ulusalcı-Avrasyacı-NeoOsmanlıcı ittifakı, siyaseten hayatta kalabilmek için bir birine sarılmak zorunda kalmış, bu uğurda ülke çıkarlarını, halkın selametini ve ulusal güvenliği feda etmekten zerre kadar çekinmeyen kliklerin ittifakıdır. Her klik bir diğerinden nefret etmekte, ondan korkmakta, bir birini en şedit biçimde tasfiye etmekten çekinmemektedir. Otoriterleşmenin nedeni de budur. Sopa dışında bunları bir arada tutabilmek mümkün değildir. Ama bu rejim çok uzun süremez. Yeni tasfiyeler kaçınılmaz görünüyor ki bu da Ankara’nın müttefik olarak değerini iyice düşürecektir. Buna karşı demokrasi güçlerinin kendi ittifaklarını kurması ve sağlamlaştırması zorunluluktur.

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar