Filistin’e nasıl bakmalı: Sömürgeleştirme mi uluslararası ihtilaf mı? -

Filistin’deki katliamın yarattığı tepki ve hatta haklı öfke yanıltmasın. Birkaç gün, bilemediniz bir iki hafta sonra Filistin bir kez daha kendine ancak gündemin alt sıralarında yer bulan rutin bir haber başlığına dönüşüverecek. Bir dahaki İsrail saldırısına kadar bu böyle devam edecek. Sonra yeniden Filistin’i anımsayacak, İsrail’in amansız şiddetine lanet okuyacağız. Gazze gettosunu ancak fiili saldırı altında olduğunda hatırlayacak, sonra her şey “normale” dönünce unutup gideceğiz. Tam da bu nedenle, Filistin’in trajedisi bir kez daha “gündemin” alt sıralarına itilmeden neden Filistin halkının kurtuluş mücadelesinin yanında olmamız gerektiğine dair bazı temel başlıkları hatırlamakta ve hatırlatmakta yarar var:

  • İsrail tıpkı zamanında ABD, Yeni Zelanda, Avustralya, Güney Afrika, Rodezya-Zimbave ve (kısmen) Cezayir için söz konusu olduğu gibi, yerleşimci-kolonyalist bir devlet. Yerleşimci-kolonyalizm, sömürgeci nüfusun sömürgeleştirilen topraklara yoğun olarak yerleştiği, ülkedeki demografi ve sosyal bileşimi radikal bir biçimde değiştirdiği özgün bir sömürgecilik biçimi. Siyonizm de bu yerleşimci-kolonyalizm örneklerinden biri. Bu tip yerleşimci-kolonyalist rejimler ya (misal ABD ya da Yeni Zelanda’da geçen yüzyıllarda olduğu gibi) yerli halkı tasfiye ederek (soykırım) muvaffak olup biçim değiştirerek devam ediyor ya da mesela Güney Afrika ve Zimbave misali, kolonyalist-ırkçı rejim çözülüyor. Bir ara yol yok gibi. Yani ya İsrail Yahudi, Müslüman ve Hıristiyanların birarada yaşadığı demokratik ve çokuluslu, çokdinli bir İsrail/Filistin’e dönüşecek ya da Filistinlileri soykırımdan geçirecek, bir “soy devleti” olarak kalmak için ırkçı siyaseti mantıki sonuçlarına vardıracak.
  • Siyonist kolonyalizmin temel şiarı, “topraksız bir halk için halksız bir toprak” idi. İsrail devletinin kurulması öncesinde Filistin’de yaşayan Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiler Siyonistler açısından bir “halk” değildi. Filistin’in insansızlaştırılması, varolan nüfusun topraklarını terke zorlanması Siyonistler açısından mutlak bir gereklilikti. (Siyonizmin başarısı için Filistin’deki “geleneksel” Yahudi liderlik ve kurumlarının dahi tasfiye edilmesi ya da boyunduruk altına alınması gerekmişti.) O nedenle İsrail devletinin kuruluşunun aynı zamanda bir etnik temizlik operasyonu (Nakba) olması, Filistin halkının yersiz yurtsuz göçmenler haline getirilmesi, olayların zorlamasıyla gerçekleşmiş arızi bir gelişme falan değildi. Aynı şey bugün için de geçerli. İsrail’in son saldırısının ardındaki siyasal ve askeri gerekçeler ne olursa olsun temeldeki Siyonist stratejik zorunluluk değişmiş değil: Filistin topraklarının insansızlaştırılması. “Halksız toprağın” gerçekten “halksız” kılınması. Filistin halkının boyun eğdirilerek bir “halk” olmaktan çıkarılması. İsrail saldırganlığının her seferinde bu kadar kıyıcı olmasının ardındaki gerçek bu.
  • Dünyanın en güçlü beşinci silahlı gücü ve “nükleer kulübün” üyesi İsrail, işgal altındaki silahsız bir halka karşı bir “hayatta kalma savaşı” verdiğini iddia ediyor. Filistinli imgesi şeytanlaştırılarak sürdürülen savaş, bir “varoluş”, bir “ölüm-kalım” mücadelesi mertebesine yükseltiliyor. Ancak bir kez bu “ya biz ya da onlar” mantığı benimsendiğinde artık nerede durulacağı meçhul. Irkçı işgal, İsrail siyasetinin yozlaşmasına ve ordunun, aşırı dinci ve milliyetçi partilerin etkisinin artmasına neden oluyor. Sivil kurumlar, hukuk ve demokrasi hızla aşınırken, toplumsal hayat güvenlik paranoyasının, kuşatılmışlık psikolojisinin, yabancı düşmanlığının ve şüphenin esiri oluyor. Gündelik hayat rutininin tümü güvenlik korkusunca belirleniyor, eleştirel düşünce baskı altına alınıyor ve toplumsal hayat militerleşerek şiddete ve ırkçılığa teslim ediliyor. Öyle “politik doğruculuk” adına saklanmaya falan ihtiyaç duyulmayan açık bir ırkçılık, İsrail’de kamu hayatının meşru, hatta normal sayılan bir parçası haline geliyor. İsrail Filistin’i parçalar ve Gazze’yi bir gettoya dönüştürürken aslında bizzat kendisi giderek tepeden tırnağa silahlanmış bir gettoya dönüşüyor. İsrail kendi nüfusu için bir hapishane, bir yeraltı sığınağı, Siyonizm karşıtı solun önemli isimlerinden Michel Warchawski’nin deyimiyle bir “açık mezar” haline geliyor. Hannah Arendt daha 1948 yılında Siyonizmin, yani Filistin’i sömürgeleştirme girişiminin onu dejenere edeceğini, müstakbel İsrail’i bir Sparta’ya, yani militarist-otoriter bir rejime dönüştüreceğini yazıyordu. Bugün bu kehanet tam manasıyla gerçek oluyor. İşgali ve ırkçı apartheid rejimini sürdürmek adına İsrail, (ABD emperyalizminin pervasızlığından da cesaret alarak) her türlü çılgınlığı deneyebilecek bir (Norman Finkelstein’ın deyimiyle) “deli/çılgın devlete” (lunatic state) dönüşüyor.
  • İsrail devletinin en büyük “başarısı”, kendi sömürgeci projesini, yani Filistin topraklarının adım adım işgal ve kolonize edilerek Filistin halkının göçmenliğe mahkûm edilişini bir “uluslararası çatışma” olarak sunabilmesi ve üstelik bunu kabul ettirebilmesidir. Uluslararası basında ve diplomasi çevrelerinde hâkim olan ve popüler “sağduyu” nezdinde fazlasıyla kabul görüp yerleşen bu yaklaşıma göre Filistin meselesi, yani işgal ve kolonizasyon, iki taraflı (İsrail-Filistin) bir uluslararası çatışma ya da ihtilaf (conflict) konusudur. Sorunun çözümü de ancak “taraflar”ın her ikisini de tatmin edebilecek bir orta yolun, bir optimum çözümün bulunmasıyla mümkün olabilecektir. Böylesi bir “çözüm” anlayışı ise Anglo-Saksonların conflict resolution dedikleri alanın konusunu oluşturur. Filistin’in sömürgeleştirilmesinin bir uluslararası ihtilaf olarak tanımlanmasıyla artık işgal eden ve edilen değil de “taraflar” vardır sadece; taraflar içinde de “şahinler” ve “güvercinler”. Böyle olunca da mağdur ile fail arasında pek bir ayrım ya da fark kalmaz; kalmayınca da saldırganın yol açtığı insani felaketin hesabı pekâlâ saldırıya uğrayana kesilebilir. Zaten İsrail’in Filistinlilere uygulanan şiddeti meşrulaştırmak için onları insandışılaştırıp neredeyse topyekûn bir “terörist halk” olarak algılatmaya çabaladığı ve bunda da hayli başarılı olduğu aşikâr.
  • Filistin meselesinin tarihine ve bugününe dair kendi bütüncül yorumunu böylesine kabul ettirebilmiş olması, İsrail’in uluslararası sistemdeki özgün konumu ve gücüyle alakalı elbette. Yanlış anlaşılmasın: Kastedilen kadir-i mutlak bir “İsrail lobisi”nin her yere uzanan kolları değil tabii ki; onun uluslararası sistemdeki pozisyonu. İsrail’in ABD’yi lobisi aracılığıyla ele geçirip kuklası haline getirdiği görüşü ne kadar uçuksa İsrail’in ABD emperyalizminin her daim kullanılmayı bekleyen basit bir piyonu saymak da o kadar yanıltıcıdır elbette. İsrailli barış aktivisti Uri Avnery’nin dediği gibi, “ABD İsrail’i Ortadoğu’ya hakim olmak için kullanırken İsrail de Filistin’e hakim olmak için ABD’yi kullanmaktadır”. Michel Warchawski de İsrail ile ABD arasındaki ilişkiye dair iki basitleştirme biçimini eleştiriyor. Yani İsrail’i ABD’nin iradesiz bir bekçi köpeği konumuna indirgeyen yaklaşıma da İsrail’i ABD’ye hakim olan bir ‘Yahudi komplosunun’ koçbaşı olarak gösteren yaklaşıma da karşı çıkar. Bunun yerine iki ülke arasındaki ortaklık ilişkisine dikkat çekiyor: “Söz konusu olan ne kuyruğunu sallayan köpekti, ne de köpeği oynatan kuyruk; daha çok bir başı diğerinden daha büyük ve daha zengin olan iki başlı bir canavardan söz edilebilirdi.” Kırk küsür yıl önce Marcel Liebman, İsrail’in bölgedeki özgün konumunu şöyle tarif ediyordu: “İsrail ve emperyalizm arasındaki ilişki bir birimin kendisi dışındaki bir kategoriyle kurduğu türden bir ilişki değil. İsrail ile emperyalist cephe arasında […] bir ittifak yok. İsrail, zaten emperyalist cephenin içerisinde yer alıyor.”
  • Siyonist yerleşimci devletin (yani İsrail’in) saldırganlığı karşısında aktif bir tutum geliştirmek ne kadar önemliyse antisemitizmin yaygınlaşması karşısında uyanık olmak da eşit derecede kritik bir “görev”. Dolayısıyla Yahudi karşıtlığını popülerleştirme girişimlerine karşı durmak steril, “politik doğrucu” bir hassasiyet falan değil; bilakis bu, tam da Siyonist sömürgeciliğe karşı yürütülecek mücadelenin bir parçası olmalı. Bu bağlamda Siyonizmle antisemitizm arasında tarih boyunca bir “ortak yaşarlık” ilişkisi olduğunu ısrarla hatırlatmak gerek. Yahudilere dönük pogromlar, ayrımcılık, katliamlar ne zaman yaygınlaştıysa Filistin’i kolonize etme (yani Siyonizm) hedefi de o kadar gerçeklik ve güncellik kazandı. Bu, bugün de farklı biçimlerde de olsa böyle olmaya devam ediyor. Yahudi karşıtı ırkçı söylemler bugün de İsrail’deki ırkçı apartheid rejimin varlığını hem içeride hem de uluslararası kamuoyu nezdinde meşrulaştıran bir işlev görüyor. Antisemit argümanların yaygınlığı, İsrail rejiminin ayrımcı-dışlayıcı ve sömürgeci bir etnik devlet olarak kalmasını haklılaştıran argümanlar veriyor. İsrail devlet erkânı, kendi halkına, dört bir tarafın antisemit barbarlıkla, Yahudileri kılıçtan geçirmeye, mümkünse yeniden gaz odalarına atmaya azmetmiş günümüzün Nazileriyle kuşatılmış olduğunu anlatma ve böylece de halkı kendi sömürgeci projeleri etrafında kenetleme fırsatı veriyor. Korku ve kuşatılmışlık duygusu nefreti ve sömürgeci şiddeti kışkırtıyor, İsrail halkı nezdinde haklı kılıyor. Yani bizdeki “yerli ve milli” Yahudi karşıtları, Filistin’in sömürgeleştirilmesi politikalarının tersinden ortağı, meşrulaştırıcısı rolünü üstlenmiş oluyorlar.
  • AKP hükümetlerinin Filistin halkının özgürlük mücadelesine olan ilgisi, uluslararası ortamdaki dalgalanmalara ve Türk dış siyasetinin gereklerine, (hatta iç siyasetteki çıkarlara) bağlı sahte, demagojik bir “iyi gün dostluğu” oldu hep. Filistin halkının mücadelesine “destekten” pragmatizmi, kendi çiğ emperyal şişinmesini ve antisemitizmi anlayan bir fikri ve siyasal gelenek bu. Solun (kendi geleneğine de uygun olarak) Filistin’in kurtuluşu davasını yeniden ve tüm gücüyle üstlenmesinin zamanı geldi de geçiyor…

 

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında