Filistin Sorunu: Bir Muhasebe Denemesi -

Geçtiğimiz Aralık ayında BM Güvenlik Konseyi’nde Filistin Sorunu’nun çözümü için bir karar tasarısı oylandı. Bu tasarıya göre yüzyıla yakın bir süredir devam eden sorunda 12 ay içerisinde barışçıl bir çözüme ulaşılması hedeflenmekteydi. Başkenti Doğu Kudüs olmak üzere Batı Şeria ve Gazze Şeridi içerisinde kurulacak Filistin devletine giden yolda en önemli adım atılmış olacaktı. 2017 sonunda İsrail güçlerinin Batı Şeria’dan çekilmesiyle sorun tarihe karışacaktı. Uluslararası hukuk gereğince konseyin kararları bağlayıcılık taşır. Beklendiği üzere konseyden karar çıkamadı. Onbeş üyenin dokuzunun desteğinin sağlanmasının yanı sıra beş daimi üyeden hiçbirinin (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa) kararı veto etmemesi gerekiyordu. ABD veto etti ve sekiz lehte oyda kalındı. Şaşırtıcı olan ABD’nin en yakın müttefiki İngiltere’nin dahi çekimser oy kullanmak gereğini hissetmesiydi. Diğer daimi üyeler tasarı lehinde oy kullanırken sonuçtan duydukları memnuniyetsizliği yüksek sesle ifade ettiler. Ne oluyor? Acaba uluslararası alanda Filistinlilerin makus kaderi kırılıyor mu soruları kafalarda oluşurken Ocak ayında Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) yetkisini tanıyan imzayı attığı ilan edildi. Böylece İsrail’in işlediği suçlar için mahkeme önüne çıkarılması şansı doğuyor. Böylece Mahmut Abbas Netanyahu’ya ya müzakare ya mahkeme mi diyor? Acaba Filistin tarafının eli gerçekten güçleniyor mu? Bu yazı kapsamında Filistin Sorunu’nun safahatını ele alarak tahlil etmeye çalışağım.
1947’ye dönmek
Önce filmi geri saralım. Yaklaşık yetmiş sene geriye, 1947’ye dönmekte fayda var; BM Güvenlik Konseyi’ndeki oylama 1947 Taksim Planı’nın bir uzantısı. O kadar geriye gitmeye ne gerek var demeyin. Anlatacağım. 2009 yılında Amerikan kamuoyuna seslenen İsrail basın sözcülerine hizmet içi bir yönerge dağıtıldı. Buna göre “İsrail’in savunulabilir sınırlara sahip olması hakkı” açıklamalarda öne çıkartılmalı ancak sınırların neresi olduğu meselesine asla girilmemelidir. Sınırlar meselesi İsrail’in yumuşak karnıdır; çünkü İsrail devletinin resmi sınırları belli değildir. Bu İsrail içerisindeki farklı siyasal akımlar açısından da çok tartışmalı bir konudur. İsrail’i kuran sol-siyonistler yani İşçi Partisi çizgisi siyasal güç mücadelesi ile elde edilebilecek ve nüfus-toprak dengesinin korunabileceği sınırlar tahayyül ederken, sağ-siyonizm (revizyonistler) yani başta Likud olmak üzere tüm İsrail sağı kadim İsrail’in sınırlarına ulaşılmasını amaçlamaktaydı. İşte bu yüzden sınırların tarifine girmek İsrail’in militarist tarihinin sorgulanmasının yanında Siyonizm içerisindeki tartışmaları da göz önüne getirecektir.
Birleşmiş Milletler, Filistin Sorunu’nun çözümsüzlüğünde büyük pay sahibidir. Kasım 1947’de Filistin Sorunu’nun çözümü için BM Taksim Planı kabul edildi. Plana göre, Britanya Mandası altındaki Filistin, Arap ve Yahudi devletleri arasında paylaştırılıyordu. Yerleşimci-göçmen bir ulusal grupla özdeşleştirilen bir ulus devlet altında yaşamak yüzyıllardır o ülkede yaşayan ve çoğunluğu oluşturan Arapların kabul edebileceği bir plan değildi. O sırada manda sınırları içerisinde 650.000 Yahudi, 1.350.000 Filistinli Arap yaşamaktaydı. Reddettiler. Başlayan çatışmalarda Siyonist güçler Yahudilerin mutlak çoğunluk teşkil ettiği bir devlete sahip olabilmek için etnik temizliğe giriştiler. Mayıs 1948’e gelindiğinde yani İsrail Devleti ilan edildiğinde taksim planında Yahudi Devleti’ne bırakılan toprakların içerisinde kalan Arapların çoğunluğu topraklarından sürülmüştü. İşte mülteci sorununun başlangıcı bu etnik temizliktir. Bugün UNRWA’ya (Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı) kayıtlı beş milyona aşkın Filistinli mülteci bulunmaktadır. Bu etnik temizliği bilmezsek Akdeniz kıyısında verimsiz, dar bir arazide nasıl 1.8 milyonun üst üste yaşadığını anlayamayız. Gazzelilerin 1.5 milyonu mülteci kökenlidir. İsrail devletinin ilanıyla birlikte çevre Arap devletleri de savaşa dahil oldular; yenildiler; İsrail planda öngörülenin ötesinde toprağa sahip oldu. Doğu Kudüs ve Batı Şeria’yı Ürdün, Gazze Şeridi’ni ise Mısır aldı. Böylece Filistin üç devlet arasında paylaşıldı. Yaklaşık 750.000 Filistinli ise mülteci konumuna düştü. İsraillilere göre onlar sadece Arap’tı, bulundukları ülkelerde asimile olacaklardı. Oysa Filistinli kimliği yaşamasını bildi. Yine yukarıda sözünü ettiğimiz 2009 tarihli İsrail yönergesine göre Filistinli mültecilerin geriye dönme hakkı meselesine de asla girilmemelidir; bu İsrail devletinin yaşam hakkının gasbı, Filistinlilerin azla yetinmeyen talepkârlığıdır. Oysa geçmişte yaşanan büyük adaletsizlikler toplumların gündelik hayatında ve hafızasında giderilememişse siyasal çatışma kaynağı oluşturmaya devam ederler. Yerinden yurdundan edilenler, toprağından sürülenler için kısmi de olsa bir adalet duygusu inşa edilemezse barış gelmez.
İsrail kolonizasyon yoluyla kurulmuş, etnik milliyetçi-yerleşimci bir devlettir. Yerleşimci özü nedeniyle, dünyanın diğer taraflarındaki kolonizasyon örneklerine de benzer şekilde direnen yerli halka boyun eğdirilmesi zorunluluktu. Yerliler sürülmeden, dışlanmadan, denetim altına alınmadan salt yerleşimcilere ait bir ulus devlet kurulamazdı. 1956 yılında Filistinlilerce öldürülen bir İsrailli’nin cenazesinde yaptığı konuşmada Moşe Dayan bunun gayet idrakinde olunduğunu şu sözlerle anlatır:
“Sekiz senedir Gazze’de mülteci kamplarında oturuyorlar. Bizse kendilerinin ve dedelerinin yaşamış olduğu toprağı, köyleri gözleri önünde kendi evimize çeviriyoruz. Onun kanının bedelini Gazze’li Araplar’dan değil kendimizden talep etmeliyiz… Biz bir yerleşimci nesliyiz ve çelik miğferle silah namlusu olmadan bir tek bina veya ağaç bile dikemeyiz.”
1967 Savaşı, bu yerleşimci nesil için bir dönüm noktası oldu. Tüm Filistin ele geçirilmişti. Sol-siyonizmin ideali seküler nitelikli İsrail Devleti’nden, sağ-siyonizmin hedefi Tevrat’ta bahsedilen Eretz Yisrael’e yani İsrail ülkesine dönüşüm de bu savaşla başladı. İsrail tüm Filistin’e “yerleşmek” sürekli denetim altına almak istiyordu. Ancak bunu yaparken demografik denge gözetilmeliydi; işgal altına giren Filistinlilere yurttaşlık verilemezdi. Kendilerine ait bir devlet kurmaları ise asla kabul edilemezdi. O sebeple İsrail devleti, işgal altında tutulan Batı Şeria ve Gazze için bir sıkıyönetim rejimi kurdu. ’67 Savaşı’ndan sonra Filistin davasının yürütücülüğünü eline alan Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ) karşı mücadele de esas itibarıyla mültecilerin geriye dönmemesini güvence altına alma, bağımsız Filistin iradesini kırma, 1967 sınırları ötesinde Batı Şeria ve Gazze’de oluşabilecek bir Filistin devletinin önünü kesme çabasıydı.
İşte bugün Filistin Sorunu’ndaki çözümsüzlüğün arkasında bu somut gerçeklik yatmaktadır. İsrail 1948’den beri Filistinlilerin self determinasyon hakkını yok saymaktadır. Oysa FKÖ, I. İntifada’nın Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde işgale karşı toplumsal-siyasal bir ayaklanma olarak ortaya çıkmasından sonra, 1988 yılında Filistin Ulusal Meclisi’nin kararıyla iki devletli çözüm resmen kabul edilmiş, Filistinliler tarihi Filistin’in yüzde 78’inden resmen vazgeçeceklerini açıklamışlardı. Vatanlarının geriye kalan yüzde 22’sinde yani Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde kurulacak bir devlete razı gelmişlerdi. Bu devletin başkenti ise İsrail’in 1980 yılında ilhak ettiği Doğu Kudüs olacaktı. İsrail iki devletli çözümü hiç kabul etmedi. 1993 yılında yapılan Oslo Antlaşması ile Filistin Kurtuluş Örgütü 1967 sınırları çerçevesinde İsrail’i tanımıştı. Beklenti Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde bir Filistin devletinin aşamalı olarak kurulmasıydı. Oysa İsrailliler bu anlaşmayı Filistinli nüfusun polisliğini Filistinlere yaptırmak ve işgal olgusunu gündemden düşürmek olarak algılamaktaydı. Oslo Barış Süreci’nde işgal altındaki topraklardaki Yahudi yerleşimcilerin sayısı iki katına çıktı. 2000’de Camp David’de gerçekleşen görüşmelerde, Filistinliler kendilerini Batı Şeria ve Gazze’de gettolara tıkacak nihai barış formülünü reddedince yine uzlaşmayan taraf olarak yaftalandılar.
İsrail’in Filistinlilerin bir ulus olarak self-determinasyon hakkını tanımaması ve 1967 sınırları ötesindeki işgalini devam ettirmek istemesi şu anda yaşanmakta olan çatışmanın ana sebebidir. 1993 Oslo Anlaşması’ndan beri uluslararası toplum ve medya işgal kelimesini kullanmamakta, böylece İsrail işgali meşrulaştırılıp olağanlaştırılmaktadır. İşgalden kurtulmayı amaçlayan Filistin direnişi, İsrailliler ve Filistinliler arasında yüz senedir süren mücadeleye atıf yapılarak gündem dışı tutuluyor. Oysa Filistin’de işgal sürmektedir. 1948 Savaşı hala sürmektedir. Bunu kaçıran hiçbir analiz hakikati doğru şekilde tasvir edemez.
Filistin Ulusal Hareketinin Bölünmüşlüğü
2000 yılında Camp David’te gerçekleşen nihai barış görüşmelerinden sonra patlak veren II. İntifada hem Oslo Barış Süreci ile Filistinliler üstündeki işgali dolaylı olarak sürdüren İsrail’e, hem de bu süreçte İsrail’in kolonizasyon taktiklerine karşı somut bir strateji geliştirip uygulamayan Filistin Yönetimi’ne (FY) karşıydı. FY’yi fiilen temsil eden El-Fetih hareketi yolsuzluğa bulanmıştı. Ayrıca Filistin polisinin muhaliflere karşı insan hakları ihlallerinde bulunması, İsrail’e karşı eylemlerin önüne geçmesi gündelik hayatında işgalin yarattığı marazlarla cebelleşmeye devam eden halk nezdinde hoşnutsuzluğa yol açmıştı. İlkinden farklı olarak silahlı gruplarca sürdürülen ve kitlesel seferberlik sağlayamayan II. İntifada 2002 yılından itibaren hızını kaybetti. 2004 yılında Arafat’ın ölümünden sonra ise birleştirici bir karizmatik şahsiyetin yokluğunda Filistin ulusal hareketinin seküler ve İslamcı kanatları arasındaki ayrışma hız kazandı.
2005’e gelindiğinde ise demografik gerekçelerle Gazze’deki Yahudi yerleşimlerini boşalttı ve askerlerini çekti. Ancak İsrail işgali Mısır’la eşgüdüm içerisinde denizden, karadan ve havadan uygulanan abluka ile şekil değiştirerek devam etti. 2006’da yapılan ulusal seçimleri kazanan Hamas’ın hükümet kurması İsrail ve Batılı ülkeler tarafından engellendi. Bunun üzerine Hamas 2007 yılında Gazze Şeridi’nde yönetimi zorla ele geçirdi. İsrail’in buna karşı geliştirdiği sıkı abluka ve ambargo politikası, bu küçük toprak parçasında yaşayan tüm nüfusun kolektif olarak cezalandırılması anlamına geliyordu. İyice sıkışan Hamas’ın ve diğer direniş örgütlerinin cevabı ablukayı kırmak ve diplomatik girişimlerin önünü açmak için sınırlı menzile ve tahrip gücüne sahip roketleri İsrail’e yollamak oldu. Burada taraflar arasındaki ölçek farkının altı mutlaka çizilmelidir. Bir tarafta çok sınırlı kapasiteye sahip milis güçleri varken diğer yanda nükleer güce de sahip dünyanın en gelişmiş ordularından birisi bulunmaktadır. Bir halkı topyekûn cezalandırma aracı olan ambargoyu delmeye uğraşan direniş örgütlerine karşı 2008 sonunda İsrail yoğun bir saldırıya girişti. Gazze Şeridi, 2011’de Mübarek’in devrilmesinden sonra kontrollü olarak açılan Refah kapısıyla nispeten ferahladı. Burada Mursi’nin de kapıları kalıcı şekilde açmaya cesaret edemediğinin altını çizelim. Ancak Mısır’da Es-Sisi’nin iktidarı devralıp Müslüman Kardeşler’i tasfiye etmesi ve onların Filistin kolu olan Hamas’a karşı husumeti ablukanın tekrar sıkılaşmasını sağladı.
Gazze Şeridi, 2012’de tekrar İsrail saldırılarına göğüs germek zorunda kaldı. Bu saldırılarda çoğunluğunu sivillerin oluşturduğu ikibine yakın insan hayatını kaybetti. İsrail’in kayıpları ise bunun yüzde biri kadardı. Üstelik İsrail ve ABD işbirliğiyle geliştirilen Demir Kubbe füzesavar sistemi bu roketlerin çoğunluğunu havadayken vurmaktaydı.
FY’nin devam ettiği Batı Şeria’da seküler milliyetçi El-Fetih hâkim. Fetih ile Gazze’de yönetimi devralan Hamas’ı biraraya getirmek için aralarında Türkiye’nin de olduğu çeşitli arabulucular devreye girdi, pek çok defa uzlaşmaya varıldı ancak hayata geçirilemedi. Nihayetinde 2014 Nisan’da yapılan anlaşma ile taraflar ulusal birlik hükümeti kurma konusunda anlaştılar. Burada başat unsur, başta Mısır olmak üzere tüm Arap dünyasında güç kaybeden Müslüman Kardeşler siyasetinin parçası Hamas’ın yalıtılmışlığıydı. Mısır’da Mursi yönetimi devrilmiş; Hamas’ın İran-Suriye-Hizbullah ekseni ile varolan uyumlu ilişkisi de Suriye krizinde karşı tarafta yer alınınca bozulmuştu. Beraber hareket edilen Katar ve Türkiye’nin bölge politikaları da Suriye özelinde iflas etmiş; bu iki önemli destekçinin güç yitirmesi Hamas’ı daha da zayıflatmıştı. O sebeple altı ay içerisinde seçimlerin yapılması ve Refah kapısının açılması şartıyla anlaşmayı kabul ettiler. 2014 Haziran başında kurulan hükümet, terörist unsur Hamas’ı içerdiği gerekçesiyle İsrail tarafından tanınmadı; oysa teknokratlardan oluşturulan hükümette Hamas’tan bir bakan yoktu. Filistin Devlet Başkanı Abbas, hükümetin Batılıların diplomatik ilişki için şart koştuğu üzere İsrail’i tanıma, şiddetten ferâgat ve daha önce imzalanmış anlaşmalara saygılı olma taahhütünün arkasında olduğunu açıkça ifade etmişti. Bu Hamas’ın taviz verdiğinin de işaretiydi. Gelişmelerden memnuniyet duyduğunu ve yeni hükümetle ilişkiye geçeceğini bildiren ABD’nin tutumu, İsrail ve Obama yönetimi arasında yeni bir krize neden oldu. Yaklaşık bir hafta sonra üç Yahudi gencin kaçırılması, gündemin tamamen değişmesiyle sonuçlandı.
İsrail ise birlik hükümetinin kurulmasından önce 2007’den beri Filistinliler arasında süren ayrılığın rehavetini yaşıyordu. FY ile kendi güvenliğinin tedariki ve Batı Şeria’daki statükonun devamına dayanan pragmatik bir ilişki sürdürülürken nihai barış müzakerelerinin Filistin tarafının bölünmüşlüğü sebebiyle yürütülemediği iddiasına yaslanılmaktaydı. Amaçlanan açıktır. Filistinlileri mümkün olduğunca bölünmüş tutmak, güçlü bir iradenin ortaya çıkmasına izin vermemek, FY aracılığıyla da işgalin meşrulaştırılıp dönüştürülerek sürmesini sağlamak. Kurulacak birlik hükümeti bu amaca tehdit oluşturacakken üç Yahudi gencin kimlikleri saptanamayan faillerce kaçırılarak öldürülmesi, İsrail toplumunu Filistinliler aleyhine kışkırtan Netanyahu’nun elini güçlendirdi. Esir asker Şalit anlaşmasıyla hapisten bırakılan Filistinliler tekrar tutuklandı, yapılan operasyonlarda altı Filistinli genç öldürüldü. Ayrıca bir Filistinli çocuğun İsrailli faşistlerce yakılarak öldürülmesi İsrail yurttaşı Filistinliler içerisinde de büyük gösterileri ateşledi. İsrail’in yaptığı anlaşmaları çiğneyerek hapisten bıraktığı insanları tekrar tutuklamasına Gazze’den atılan roketlerle karşılık verildi. Sonuçta Gazze günlerce İsrail tarafından bombalandı, ardından bir de kara harekâtı gerçekleştirildi.
İsrail, savaş neticesinde Hamas ve Fetih’in anlaşmasıyla kurulan Filistin birlik hükümetinin diplomatik alanda kendisini sıkıştırarak gerçek bir barış müzakeresi evresine girilmesinin önünü kesmeyi başardı. Ancak Netanyahu ve hükümeti, güvenliğin sağlanacağına dair vaatlerini yerine getiremedi. Çoğunluğunu askerlerin oluşturduğu 70’i aşkın kayba karşın Hamas’ın silahsızlandırılması mümkün olmadı. Özellikle İsrail aşırı sağı, Netanyahu hükümetini bundan dolayı ağır şekilde eleştiriyor. İsrail’in 31 Ağustos 2014’ta, Batı Şeria’nın güneyindeki Beytüllahim yakınlarında yeni bir yerleşim yeri kurulması için bir seferde 4000 dönüm toprağa el koyması, Netanyahu’nun hem kendisini eleştirenlere hem de Filistinlilere meydan okuması anlamı taşıyordu.
Siyasal Strateji Eksikliği
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ise hala ABD’nin küresel ve bölgesel çıkarları gereği İsrail’i barışa zorlayacağına inanıyor. Tüm siyasal stratejisini bunun üzerine kurmuş durumda. İsrail’le güvenlik alanında işbirliği yapmaya devam edip Amerikan yönetimini gücendirmeme stratejisi uygulayan Abbas yönetimine karşı öfke ise büyüyor. Bu öfkenin iki nedeni var. Birincisi 1994’te kurulan FY’nin vaat edildiği üzere işgalin bitişini ve özgürce yaşayabilecekleri bir devleti sağlayamamış olması. İkincisi gittikçe FY’nin sağladığı istihdam olanaklarına mahkûm kılınan nüfusun, patronaja dayalı ve yolsuzluğa bulanmış düzenden bıkması. Direniş yerine diplomasiyi öne çıkartan Abbas yönetimindeki el-Fetih’in alt kademelerinde de hoşnutsuzluk giderek yükseliyor. Ancak Abbas’ın kendisini güvende hissetmesinin altında da yine bu çarpık düzen var. FY bürokrasisi içerisinde çalışan 160.000’nin yarattığı ekonomi ve istihdam olmadan gündelik yaşamın sürdürülebilmesi mümkün değil.
Bu şartlar altında Abbas’ın Hamas’la birlik hükümeti kurmayı kabul etmesinin iki nedeni vardı. Birincisi diplomatik açıdan eli güçlenecekti. Pazarlık masasında birleşik Filistin adına konuşma imkânını yakalayacaktı. İkincisi, böylece önü açılacak yardımlarla Gazze’deki halkın desteğini kazanacak; finansal açıdan zorlanan, kamu idaresinde çalışan memurların maaşını dahi ödeyemeyen Hamas’ı siyaseten de safdışı bırakabilecekti. Yaşananlar kartların yeniden karılmasını gerektirdi. Son gelinen aşamada Abbas, diplomatik maharetini Uluslararası Ceza Mahkemesi kartını oynayarak göstermek istedi. Bu karta Filistin kamuoyunda büyük teveccüh olsa ve bir umut ışığı yanmış görünse de iyimser olmak için elimizde çok veri yok. Birincisi uluslararası hukukun ortaya çıkışından bugüne tarihine bakıldığında bu alanın güç siyasetinin etkisinde kaldığını görmek gerekir. İkincisi UCM’nin kendisi bir siyasal yapı. Üçüncüsü Filistin tarafı özellikle Gazze’den atılan roketlerin sivil nüfusu hedef almasıyla kendisi de soruşturulma riskini alıyor. Dördüncüsü İsrail, savaşlar sırasında kendi iç hukuku dâhilinde soruşturma süreçlerini başlatmasını, içeride hukukun işlediğine delil olarak sunabilir ve bu hamleyi boşa çıkartabilir. Peki o zaman Filistin tarafının UCM’ye başvurması tamamen gereksiz mi? Tabii ki hayır. Ancak bu Filistin Sorunu’nu uluslararası gündemde tutmak için kullanılabilecek araçlardan sadece birisi. Ulusal mücadelenin yürütülmesi için çok boyutlu bir strateji yürütülmesi gerekiyor. Örneğin İsrail’in bu hamleye cevabı Filistinliler adına topladığı gümrük vergilerinin yönetime ödenmesini durdurmak oldu. Bu mali açıdan İsrail’e mutlak bağımlılığı olan FY açısından ciddi bir meydan okuma. Unutmamalı ki Batı Şeria’daki ekonomi önemli oranda İsrail üzerinden aktarılan dış yardımlarla finanse ediliyor.
İlkin FY’nin özellikle ilk İntifada döneminde olduğu gibi halkı seferber edecek mekanizmaları yaratma perspektifi yok. Bu mobilizasyonun yokluğunda İsrail’in kolonizasyon politikalarına etkili bir şekilde direnmek mümkün olamıyor. İkincisi Abbas yönetimi mülteciler meselesini ve FKÖ’yü tamamen gündem dışı bırakmış durumda. Bu da ilgili kesimlerde ciddi bir rahatsızlık yaratıyor. Üçüncüsü FY, İsrail’in uluslararası alanda izole olmasını sağlayacak ve kısa sürede önemli başarılara imza BDS (İsrail’i Boykot ve Yaptırım) Kampanyasıyla gerekli eşgüdümü sağlama ve ortak strateji geliştirme hususunda zafiyet gösteriyor. Dördüncüsü FY’nin bağımlılık koşullarında liberal iktisadi politikaları benimsemesi iktisadi ve toplumsal kalkınmayı da tehdit ediyor. Neo-liberal serbest piyasa koşulları altında bir devlet inşasına girişen FY’nin gittikçe artan gelir adaletsizliğine ve yoksullaşmaya çözüm için derinlikli bir politikası bulunmuyor.
Sonuç yerine
FY diplomatları bugün gelinen noktada Filistin’i uluslararası alanda tanınır bir devlet haline getirerek dünyanın işgal altında olan bir devletin bağımsızlığa kavuşması için müdahil olmasını sağlamaya çalışıyorlar. BM Güvenlik Konseyi’nde başta belirttiğimiz oylamanın da gösterdiği gibi, bu uzun ve meşakkatli bir yol. Özellikle İsrail ve ABD’nin olası yaptırımları ile karşı karşıya gelindiğinde tüm stratejisini dünyanın haklıdan yana tutum almasına ve iyi niyetine bağlamış olmanın maliyeti de ortaya çıkacaktır. Siyaset güçle yapılır. FY’nin kendi toplumsal gücünü artırma ve ona yaslanma eğilimi kadüktür. Filistin ulusal hareketi siyasal bölünmüşlüğü aşma, halkın tabandan katılımıyla oluşturulacak bir direniş seferberliğini yaşama geçirme, işgale ve kolonizasyona karşı etkin araçları yaratma konularında mesafe kat edemezse kısa ve orta vadede durum çok parlak görünmemektedir. Ancak şunu da unutmamak gerekir. Filistin halkı yüz seneyi aşkın mücadelesinde hiç umulmadık anlarda yaratıcı direniş imkânları yaratabilmiştir. Filistin siyasetine yön verenlerin şansı da işgale ve kolonizasyona karşı yılmadan mücadele eden, gündelik hayatı bir direniş unsuru telakki eden bir halka sahip olmalarıdır.

(Bu yazı, Başlangıç dergisinin 3. sayısında yayımlanmıştır.)

Bulunduğu kategori : Hariciye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar