Federici ve sınır tanımayan müşterekler -

Özellikle reel sosyalizmin iflası ve neo-liberal politikaların da etkisiyle işçi sınıfı hareketlerinin dünya çapında güç kaybetmesi, dikkatlerin yeni örgütlenme ve mücadele yöntem ve pratiklerine çevrilmesine yol açtı. Bu bağlamda “müşterekler (commons)” kavramı ve genel olarak bu kavramla aynı anlamda kullanılan “ortak olan” kavramının da işaret ettiği otonomist siyaset popülerlik kazandı.

Akademisyen Silvia Federici’nin yine Amerikalı otonomist George Caffentzis ile beraber kaleme aldığı “Kapitalizme Karşı ve Kapitalizmin Ötesinde Müşterekler”[1] makalesi 1 Ocak 2014 tarihinde Community Development Journal’ın 49. sayısında yayınlanmış. Bu makalede genel olarak devlet ve piyasa mantığının ötesinde bir yaşamın kurulabilmesi için neler yapılabileceği, bu kuruluşun altında yatan mantık ortaya konmaya çalışılmış. Buna göre, bu yaşamın “tohumları” müştereklerdir. Yazıda, sistemden kaçışın ve ondan farklı bir toplumsal kuruluşun tohumları olan müştereklerin sistem-içileşmesi tehlikesine karşı da uyarıda bulunulmaktadır.

Ne “ortak olan” kavramı, ne de bu kavramın karşılık geldiği somut gerçeklik yenidir veya icat edilmiştir. Marksist literatürün de antropolojik çalışmaları sıkça referans göstererek söylediği gibi, toplumsal yeniden üretim sürecinde ihtiyaçları karşılamaya yönelik ortak kullanım alanları ilk toplumlarda da vardı. Federici ve Caffentzis de kapitalizme karşı, bu ortak olanları yeniden elde etmeyi ve elden geldiğince bu tip bir yeniden üretim biçimini yaygınlaştırmayı öneriyorlar. Peki neden? Böylece, açık bir savaş olmadan bir çıkış (exodus) siyasetiyle güçsüzleşen ve kasını, sinirini, bir damla kanını[2] sömürebileceği uyruklarını kaybeden kapitalizm, sönümlenecektir. Bu devrim olmadan devrimci geçişin, çelişkiyi ve diyalektiği kullanmaktan kaçınması, açık bir müdahale ile sermayeye ve devlete saldırmaması durumu çokça tartışılmaktadır, ancak ben burada bu “yöntem”in bir “tek çıkış” olarak görülmesi fikrinin, adı geçen makaledeki açmazlarını ve her anlamıyla “çelişki”lerini göstereceğim.

 

Ne Kadarını İstiyoruz? Ne Kadar Kaldıysa mı?

Federici’nin 2012 yılında yayınlanan “Tamamlanmamış Feminist Devrim” makalesine bakalım. Yazar burada şöyle der:

“İhtiyacımız olan şey, yeniden üretim alanında, sermaye ve piyasa mantığının dışında yeni işbirliği biçimleri yaratmayı hedefleyen kolektif bir mücadelenin yeniden başlatılması. Bu bir ütopya değil; dünyanın birçok yerinde hâlihazırda başlamış ve geçim kaynaklarımıza yönelik süregiden kurumsal saldırı dikkate alındığında genişleyeceği de kesin olan bir süreç.” [3]

Burada çok kesin bir biçimde, eğer gerçekleştirilmek istenen (2014 tarihli makalenin başlığına atfen) “kapitalizme karşıtlık” ve “kapitalizmin ötesi” ise dünya üzerinde giderek artan müştereklerin nihai amacının kapitalist üretim ilişkilerinin dışında ve ötesinde, ona karşıt olarak genişleyeceğini söyleyebileceğimiz anlaşılıyor. Kapitalizmle yan yana ve ona dokunmadan yaşayan bir toplumsal pratikler kümesi değilse amaçlanan, kaçınılmaz olarak bu söylenecektir.

İlk olarak müştereklerin, yani ortak olarak kullanılan alanların, ekonomik etkinliğin ortak olarak sürdürüldüğü ya da ortak mülkiyetin olduğu çayırların, suların, tarlaların tarihine bakıyoruz. Şu öncülle yola çıkar yazarlar: “Tarih, kolektif belleğimizdir” (Federici & Caffentzis, 2014), yani o da ortak olanımızdır. Bizim söz konusu makalemizde yazarlarımız, tarihçi Peter Linebaugh’a referansla şöyle bir veri ortaya koyar:

“Linebaugh, 1688’de, İngiltere ve Galler’in toplam alanının çeyreğinin müşterek topraklar olduğunu tahmin etmektedir (Linebaugh, 2012). Milyonlarca akrelik özelleştirmeyi içeren iki yüzyıldan uzun süren çitlemelerin ardından, 1911’de kalan müşterek toprak miktarı, 1.500.000 ila 2.000.000 akre idi, yani İngiliz topraklarının yüzde 5’i kadar. Yirminci yüzyılın sonu itibariyle, müşterek topraklar, halen toplam toprakların yüzde 3’ü idi (Naturenet, 2012).” (Federici & Caffentzis, 2014)

Gerçekleştirilmek istenen müşterek ya da ortak olan alanların İngiltere ve Galler için tarihine baktığımızda şöyle bir tabloyla karşılaşıyoruz demektir:

Yıl Müşterek toprakların toplam topraklara oranı
1688 %25
1911 %5
20. yy sonu %3

Bunun sebebi alıntıda da belirtildiği üzere çitlemeler ve özelleştirmeler, yani (sermayeye) mülkleştirmelerdir: Ortak mülkiyete el koyarak bunu özel mülk haline getirme. Hemen takip eden paragrafta, daha ilk satırda yazarlar şunu söyler:

“Bu değerlendirmeler, müştereklere dayalı bir toplumun ütopya olduğuna veya müştereklerin küçük ölçekli projeler olması gerektiğine, yeni bir üretim tarzına temel olmaya müsait olmadıklarına dair varsayımlardan kurtulmak için önemli. Müştereklerin binlerce yıldır var olagelmesinin yanı sıra, komünalliğe dayalı bir toplumun unsurları da, kapitalist gelişme komünal mülklerin ve ilişkilerin yıkımını gerektirdiği için sürekli olarak saldırı altında olmalarına rağmen, halen etrafımızdadır.” (Federici & Caffentzis, 2014)

Buradan müştereklerin somut olarak var olabileceğini öğreniyoruz. Yani toplumların ilk evrelerinden beri var olan bir şeyin var olmasının imkânsız olmadığını. Ancak “küçük ölçekli projeler” olduğu varsayımının reddedilmesi için gerekli veriler yok burada. Aksine, giderek küçülen ve giderek yok olan, mülkleştirilen topraklar ve kaynaklar var. Böyle bir durumda politik bir amaç olarak genişlemenin somut koşulları burada yoktur ve makalede hiç bahsedilmediği için şunu belirtmek gerekir: Müştereklerin genişlemesi ancak mülkleştirilen alanların geri alınmasıyla olur. Hem genişleme öngörüsünde bulunup hem de tarih içindeki daralma verilerini ortaya koymak, genişlemeyi mutlak ve göreli olarak ayırmadığımız, ayırdığımızda da söz konusu göreli genişleme olmadığı ve uzam kendi içinde sonsuzca genişlemediği sürece çelişkilidir.

Giderek daralan bir alanda genişlemek ya dar sınırlar içinde kalarak olur (göreli) ya da doğrudan sınırları aşarak (mutlak). Bu durum elbette internet gibi maddi olmayan müşterekler için geçerli değildir ve orada istendiği gibi genişleyip ortaklıklar kurulabilir. Ancak bu sınırsız sanal (maddi olmayan) ortam yeniden üretim süreci için gerekli koşulların büyük ve önemli bir kısmını sağlamaz. Toprak, su, kentsel mekânlar olmadan internet tek başına hangi yaşamsal ihtiyaçları karşılayabilir? Dolayısıyla uzamsal koşullara tabiyizdir. Müşterekler istila ediliyor ve daralıyor olmasına rağmen, buralarda komünalist toplumsal ilişkileri örgütleyerek genişlememiz gerektiği sonucu çıkıyor, çünkü daralma veri olarak alınıyor ve genişleme öngörülüyor.

 

Müdahale ve Tahakküm İlişkileri: Dünyanın Sınırları

Peki, daralan sınırlarda kalındığını ve toplumsal ilişkilerin müşterekler zemininde bu sınırlarda gerçekleştirildiğini düşünelim. Bir tahakküm yok, ancak istenildiği gibi %3 içerisinde müşterekler kurulmuş ve ortaklık temelinde yeniden üretim sağlanmış olsun. Cumhuriyetçi yaklaşımın (republicanism) “müdahalesizlik olarak özgürlük (liberty as non-interference)” ve “tahakkümsüzlük olarak özgürlük (liberty as non-domination)” kavramlarına başvurmak durumu anlamak açısından faydalı olacak.

İlk durumdaki özgürlük, hiçbir insanın benim etkinliğime müdahale etmediği oranda özgür olmam anlamına gelir ve negatif özgürlüğün birinci veçhesine gönderme yapar. İkinci durumda ise diğerleri tarafından kontrol edilmediğim oranda ve kontrol etme gücümü diğerleriyle paylaştığım oranda özgür olduğum anlamına gelir. Bu da negatif özgürlüğün ikinci veçhesine gönderme yapar. Tahakkümsüzlük olarak özgürlük, üzerinde keyfi bir eylemde bulunma iktidarına sahip bir kontrolsüz güç ya da bir efendi bulunmaması durumunu belirtir (ör. Isaiah Berlin, negatif özgürlüğün bu ikinci veçhesini görememiştir). Bir kölenin efendisinin keyfine bağlı olarak muamele görmesi, “tahakkümsüzlük olarak özgürlük”ün ihlalidir.

Daralan sınırlarda müşterekler, müdahalesizliğin olduğu durumdur, bu ortak kurtarılmış bölgelerde istedikleri üretim biçimini uygularlar, yeni ortak olanları kurarlar. Ancak, iyi bir köle olduğu için efendisinin onu kırbaçlamıyor olması, ya da kölenin efendinin suyuna gidiyor olmasından dolayı efendinin keyfince köleye eziyet etmesi yerine ona iyi davranıyor olması yapısal bir tahakküm olmadığı anlamına gelmez. Demokles’in kılıcı gibi kölenin başında sallanan efendilik kurumu, özgürlüğün olmadığının kanıtıdır.

Dolayısıyla mülkleştirilmiş %97’yi elinde tutan devlet ya da sermayenin tahakkümü altında sınırları aşma amacı olmayan bir %3 politik bir ufuk değil, ancak kapitalist ilişkilerden bir kaçış olabilir. Metropollerin keşmekeşinden, trafiğinden, kalabalığından, insanların çıkarcılığından, işyerlerinde sömürülüyor ya da mobbinge uğruyor olmaktan, borca batmış olmaktan bıkanların bir sahil kasabasında arsa alma ve sebze yetiştirme hayalleri gerçekleştirme motivasyonlarıyla olmasa da yöntemleriyle paralel olan bu durum, temel çelişkiyi ve metropolün bataklık olma neden ve dinamiklerini göz ardı edip bir “kendine kurtarılmış bölge yaratma” etkinliğine dönüşüyor.

 

“Üçlü İktidar” değil, “Kapitalizmin Dışı”

Eğer kapitalizme karşı ve onun ötesinde bir toplum hayali gerçekleştirilmek isteniyorsa, ancak ortak alanları kullanan ve bu ortak alanların eski sahibi olan toplulukları mülksüzleştiren, onları üretim araçlarından koparan ve bu alanları el koyma ile kendi mülkiyetine alan devletin ve sermayenin sınırlarını, yani %97’yi aşacak bir politik etkinlik çözüm olarak sunulabilir. Bu da eldeki mevcut müşterek alanları arttırmaya yönelik bir etkinliği içereceği için doğrudan devlet ve sermayenin mülkleştirdiklerine yönelik bir eylemi gerektirir. Bu mantıksal bir zorunluluktur.

Eğer yazarlarımız bu seçeneği seçiyorlarsa, bunun için makalede bir adım atarlar, devlet-piyasa-müşterekler ayrımını yaparlar ve bir “üçlü iktidar (triarchy)” anlayışını olumlamazlar. Üçünün bir arada var olması ve böylece müştereklerin, bu iktidar ilişkisi içinde devlet ve sermayeyi beslemesine haklı olarak karşı çıkarlar. Bundan dolayı müşterekleri birbirlerini besleyen bu sistemden ayrı tutarlar. Açıkça şunu söylerler: Anti-kapitalist müşterekler, (i) hem yeniden üretim koşullarımız üzerindeki kontrolü geri almamızı sağlayacak otonom alanlardır, (ii) hem de hayatlarımızı aşama aşama piyasa ve devletten kurtarmanın zeminleri (Federici & Caffentzis, 2014).

Bu üçlü iktidarın ayaklarının bir arada var olduğu durumu reddederler ancak bu ayrımı reddetmezler. Bunu, müşterek ile kamu arasındaki farkı, ikincisinin devlet tarafından idare ediliyor olması ve özel şirketlerin, yani piyasayı yönetenlerin bunu ele geçirmemesinin çıkarımıza olduğunu belirtmelerinde görürüz. Böylece kamuyu ve devleti, müşterek ile sermaye arasındaki gri alan olarak görürler. Kamu, “geçmiş emeğimizin çoğunun depolandığı yerdir” (Federici & Caffentzis, 2014).

Geçmiş emeğimizin depolandığı yer olarak kamuyu görmekte, ancak toplumsal ve tarihsel olarak sermayenin oluşumunu göz ardı etmemeleri gerekmesine rağmen (çünkü ilksel birikimin halen devam ettiğini söylerler), sermayeyi politik yönelimlerinde karşılarında konumlandırmazlar. Sermaye, geçmiş emekten bağımsız olarak bu ortak emeğe el koymaya çalışan bir iktidar aktörü olarak tanımlanmaktadır sanki. Hâlbuki sermayenin kendisi, tarihsel bir artık-değer birikimidir. Bu artık-değerin sahibi de toplumu oluşturan, yaka rengi ne olursa olsun, işçilerdir. Sermaye kendinden müstakil bir oluşa sahip değildir. Devlet ve sermaye ayrımını ise emeğin birikimi üzerinden yapması, ikisi de aynı birikim sürecine tabi olan şeyler arasına farklı birikim süreçlerine dâhilmiş gibi ontolojik bir fark koyma yanlışına sürükler.

Peki bu iyi niyetli öngörülerin ardından sonuç niyetine ortaya ne çıkmaktadır? Müşterekleri amacına ulaştıracak olan genel kriterlerden iki alıntı bize fikir sunabilir:

2. kriterden: “[…]Müşterek kavramını sık sık zaman içinde kendimizin saymaya başladığımız, sosyal haklar, sağlık hizmeti sistemleri, eğitim gibi çeşitli ‘kamu malları’nı ifade etmek kullanıyoruz. Ancak müşterek ile kamu arasında kritik bir fark bulunmaktadır. İkincisi devlet tarafından idare edilir ve bizim denetimimizde değildir. Bu demek değildir ki kamu mallarının savunulması ile ilgilenmeyelim. Kamu geçmiş emeğimizin çoğunun depolandığı yerdir ve özel şirketlerin bunu ele geçirmemesi bizim çıkarımızadır. Ancak antikapitalist müşterekler mücadelesi açısından, bu ayrımı gözden kaçırmamak kritik önemdedir.” (Federici & Caffentzis, 2014)

3. kriterden: “[…] Tekrar edelim: ‘kamu’ dediğimiz şey esasen bizim üretmiş olduğumuz ve geri kazanmamızın gerektiği refahtır. Ayrıca açıktır ki kamu işçilerinin mücadeleleri ‘topluluğun’ desteği olmaksızın başarıya ulaşamaz. […] Yine de, kamu ile müşterekler arasındaki ayrımı göz önünde tutmak çok önemlidir çünkü kamu, bizim denetleyemeyeceğimiz bir özel ekonomik ve sosyal ilişkiler alanının mevcudiyetini var sayan bir devlet kuruluşudur.” (Federici & Caffentzis, 2014)

Sonuçta, antikapitalist bir girişim olarak müşterekler, yukarıda açıkça belirtilmişti ki “hayatlarımızı aşama aşama piyasa ve devletten kurtarmanın zeminleri” idiler. Ancak bu iki kriterden alıntılar açıkça gösteriyor ki kamu, müştereklerin denetiminden azade olmaya ve devletin yönetimine yazgılıdır. Amaç, müşterekleri bir biçimde devlet ve sermaye denetimi ve ilişkilerinin dışında tutmaktır. Bunu yaparken de “kamu”yu “bizim üretmiş olduğumuz ve geri kazanmamızın gerektiği zenginlik” olarak tanımlıyor, ancak “bizim denetleyemeyeceğimiz bir özel ekonomik ve sosyal ilişkiler alanının mevcudiyetini var sayan bir devlet kuruluşu” olduğunu söyleyerek de devlete tabi kılıyor ve dışsallaştırıyoruz. Devlete (hiyerarşiye) karşı (çünkü emeğini/zenginliğini ondan kurtarmak ister) devletin (hiyerarşinin) varlığını olumlama (çünkü bu emeğinin/zenginliğinin yapısal olarak devlet denetiminde olduğunu söyler) çelişkisi! Yazarlarımız bu çelişkileri ortadan kaldırmadan ama ucunu en açık bırakacak biçimde ortaya koyduklarından, şu sonuca varırız: Yazarlarımız, devlet ve sermayeden arta kalanlara taliptir.

 

İlksel Birikim ve Devletin Konumu: Kimin? Kime Karşı?

Müştereklerin politik ve toplumsal kuruluşunun amacı öyle bir kurulmuştur ki karşıtlıklar ona içkin değil, dışsaldır. Yazarlarımızın perspektifinden, sermaye ve devletin örgütlediği ilişkiler bir kapitalist taraf oluştururken müştereklerin örgütlenmesi bir anti-kapitalist, komünalist ilişkiler tarafı oluşturur ve bu iki taraf sanki bir çelik perdeyle ayrılmış gibi birbirlerinden bağımsız ilerleyen süreçlerdir.

“Belli üretim alanları, daha kapitalist üretimin başlangıcında, henüz tek tek bireylerin ellerinde bulunmayan bir asgari sermayeyi gerektirir. Bu durum, kısmen, Colbert dönemi Fransa’sında ve bugüne kadar gelmek üzere bazı Alman eyaletlerinde olduğu gibi, bu gibi bireylere devletin yardım etmesine, kısmen de, belli sanayi ve ticaret kollarında yasal tekel olarak faaliyet gösteren şirketlerin, yani modern hisse senetli şirketlerin öncülerinin oluşumuna yol açar.” (Marx, 2013, s. 300)

İlksel birikim aşamasından, yani “devlet ve sermayenin” beraberce (!) müştereklere karşı alan daralttığı, çitlemelerle ortak olanlara el koyduğu, buralardaki üretim araçlarından -sadece el dokuma tezgâhından değil, ekilebilir tarım arazilerinden de- zorla koparılmış yerel halkı yine zorla sanayi kentlerine iş gücü olarak sürdüğü, bu boşalan arazileri sermayeye mülk olarak verdiği süreçten bahsedecek olursak, bu süreç halen devam etmektedir ve bu süregelen süreçte devlet ve sermaye ilişkisi tüm çıplaklığıyla görülür. Belki de yazarlarımızın bir gri alan olarak tasvir ettiği devlet, “uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının bir ürünüdür,” olamaz mı? Özel mülkiyetine alanla ortak olanı talep edenler arasındaki bir karşıtlık…

Kamusal alanların artık metal panellerle çitlenerek özel mülkiyete alındığı, müştereklerin özel şirketlerce talanına her toplu karşı çıkışta karşımıza devletin kolluk kuvvetlerinin dikildiği bir gerçeklikte şunu sormak meşrudur: Devleti, “bir sınıfın bir diğer sınıfı tahakküm altına alma aracı”[4] (Lenin, 2011, s. 4) ve yine devleti, “bu uzlaşmaz karşıtlıkların, yani ekonomik çıkarları çatışma içinde olan sınıfların”[5] (Lenin, 2011, s. 3) arasında vuku bulan “çatışmayı hafifleterek bu tahakkümü yasallaştırıp kalıcılaştıran bir ‘düzen’in kurulması”[6] (Lenin, 2011, s. 4) olarak aldığımızda, bugün de yaşadıklarımızın tamamını, devam eden ilksel birikim ve özelleştirilme süreçlerinde devletin rolünü ve sermayeyle ilişkisini açıklamaz mı?

Bu sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada böyledir ve böyleydi. Bunu, devletin rolünü göz ardı etse de sermayenin buradaki rolünü, yazarlarımız kabul eder: “‘İlksel birikim’, kapitalist sınıfın emek üzerindeki hâkimiyetini yeniden tesis etme ihtiyacı duyduğu kriz dönemlerinde daima başvurduğu bir stratejidir ve neoliberalizmin gelişiyle birlikte bu strateji uçlaşmış, dolayısıyla özelleştirme varoluşumuzun her yanına uzanmıştır.” Demek ki sermayenin, emek üzerindeki hâkimiyetini tesis etmek için bu birikime ihtiyaç duyduğunu kabul ediyorlar. Ancak özelleştirmeler sermayenin kendi bağımsız etkinliği değildir. Devletin olduğu yerde, devletin etkinliği dışında özelleştirme yürütülemez.

Ayrıca sermayenin etkinlik süreci ile müştereklerin etkinlik süreçleri de birbirlerinden bağımsız olarak ele alınabilecek oluşlar değildir; her ne kadar devlet ve sermayenin ördüğü kapitalist ilişkilerin dışında olma argümanı demir perde vasıtasıyla bu algıyı yaratsa da. Demek ki müştereklerde süregelen daralmanın sebebi, “emek”e karşı açık bir devlet-sermaye işbirliğidir. Devlet aracılığıyla, müştereklerin yüzdesi sermayeye doğru arttığı ölçüde müşterekler ya da emek yönünde daralıyor olması bir karşıtlığın ve doğrudan ilişkinin en açık göstergesidir. Ve müştereklerin mutlak genişlemesi burjuva mülkiyet ilişkilerinin zorunlu ihlalini gerektirdiğinde, burjuva hukukuyla karşılaşılacaktır. Bu karşıtlık kabul edilmese de genişlemenin pratiği, devlet ve sermayenin müştereklere karşıtlığını ve demir perdenin aslında yokluğunu gösterecektir.

 

Sonuç

Her müştereğin büyümesi, yazarlarımızın bu karşıtlık içerisinde ve yazarlarımızın kuramsallaştırmaları doğrultusunda, sermaye ve onun bir organı olan devlet rahatsız olana, müştereklerin erişim alanı bu koşullar altında yine sermaye ve devlet izin verdiği kadardır. Genişleme, yazarlarımız nezdinde devlet ve sermayeden arta kalanlar içinde (ki bu alanlar devlet ve sermaye etkinliğiyle daralmaya meyillidir) kendi kolektif üretim ve yönetimlerini hayata geçirmektir. Odaklandıkları alanda, emeği de müşterekleri de onun devlet ve sermayeyle ilişkisinden bağımsız olarak ele almaktadırlar ve böylece emeğin alenen mücadele ilişkisi içinde bulunduğu sermayeyi bir dış belirleyen konumuna getirmektedirler. Ne demektir bu? Pratiğin yönelimi, kendi koşullarını sermayenin etkinliğinden ayırır ve sermaye etkinliğini bir dışsal ve doğal olay, emeğin belirleyemediği bir süreç gibi ele alır.

Böylece müştereklerin daralması bir doğal süreçmiş gibi görünür ve bu ön koşulların gerektirdiği şudur ki, müştereklerin kendini gerçekleştirmesi, bir şekilde, aşkın bir biçimde sınırları belirlenmiş olarak kuramsallaştırılan müşterek alanlarda müşterek örgütlenmelerin hayata geçirilmesi ile doyma noktasına ulaşır. Yani üçlü ayrımın bir ögesi olarak müşterekler, devlet ve piyasadan otonom görünür.

Ancak, aynı zaman ve mekânda bulunan uzlaşmaz karşıtlıkları birbirlerinden bağımsız varoluşlarmış gibi göstermek “niyetini aşmış bir naiflik” olarak gösterilebilecek olsa da bu, asıl amacı sermayeden arta kalanları talep etmek olmayanlar için, iktidar ilişkilerinin saklanmasından, insanları kudretlerinden ayıran koşulların gizlenmesinden başka bir şey değildir. Müşterekler elbette önemlidir. Komünist öznelliklerin üretilmesindeki rolleri göz ardı edilemez. Ancak tek başına ya da ana eksen olarak bir strateji veya politik ufuk teşkil edemezler. Her yağma, talan, el koyma sermayeyi güçlendirir, karşıtının hareket alanını daraltır. Müştereklerin kurulması ve savunulması gerekir, ancak bu, tek başına bir kurtuluş sağlamaz.

“Gerçeklikte, bir tarafta gerçek mülkiyet sahipleri dururken öbür tarafta mülksüz komünist proleterler durmaktadır. Bu zıtlık günden güne keskinleşerek hızla bir krize doğru gitmektedir. Öyleyse, proletaryanın teorik temsilcileri yazınsal faaliyetlerinin pratik bir etkisinin olmasını istiyorlarsa, öncelikle bu karşıtlığın keskinliğinin farkına varılmasını engellemeye neden olabilecek bütün sözlerin, bu karşıtlığı gizleyen, hatta burjuvaziye, komünistlere iyiliksever coşkularından güç alarak yaklaşma şansı verebilecek bütün ifade biçimlerinin terkedilmesinde ısrar etmeleri gerekmektedir… Komünizm’in mevcut dünya düzeninin tamamen zıttı olduğunun kavranmasını önleyen, dahası iyice sulandıran bütün ifadelere karşı çıkılması zorunludur.” (Marx ve Engels, alıntılayan Lukes, 1998, s. 23)[7]

 

Kaynaklar

Federici, S. (2012). The Unfinished Feminist Revolution. The Commoner, Winter(15), 185-197.

Federici, S., & Caffentzis, G. (2014). Commons Against and Beyond Capitalism. Community Development Journal, 92-105.

Lenin, V. I. (2011). Devlet ve Devrim. İstanbul: Agora Kitaplığı.

Lukes, S. (1998). Marksizm ve Ahlâk. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Marx, K. (2013). Kapital (Cilt I). İstanbul: Yordam Kitap.

Marx, K., & Engels, F. (2013). Alman İdeolojisi. İstanbul: Evrensel Basın Yayım

 

Notlar

[1] Makalenin Türkçesi 18 Mayıs 2015 tarihinde https://dunyadanceviri.wordpress.com/2015/05/18/kapitalizme-karsi-ve-kapitalizmin-otesinde-musterekler-george-caffentzis-ve-silvia-federici/ adresinde yayınlanmıştır.

[2] “[…] gerçekte, onun [yani işçinin] kan emicisi [olan kapitalist], ‘henüz sömürülebilecek bir kas, bir sinir, bir damla kan kaldığı sürece’, kendisini [yani işçiyi] bırakmaz.” (Marx, 2013, s. 293) Marx, tek tırnak içindeki kısmı Engels’ten alıntılar. Köşeli parantezler içerisindeki eklemeler bana aittir.

[3] Makalenin Türkçesi 4 Eylül 2016 tarihinde https://dunyadanceviri.wordpress.com/2016/09/04/tamamlanmamis-feminist-devrim-silvia-federici/ adresinde yayınlanmıştır.

[4] Burada Lenin, Marx’a göre “devlet”in tanımını vermektedir.

[5] Burada Lenin, Engels’ten alıntı yapmaktadır.

[6] Burada Lenin, Marx’a göre “devlet”in tanımını vermektedir.

[7] Lukes, bu pasajı Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi kitabından alıntılar. Orijinali Alman İdeolojisi, s. 406-407.

Bulunduğu kategori : Ruhun Gıdası

Yazar hakkında