Evet’in geleceği üzerine bir deneme -

Türkiye’yi 16 Nisan günü önemli bir seçim bekliyor. Bu seçimde iki seçenek var: Evet ve Hayır. Referandum öncesi birçok kişi artan belirsizlikten şikayetçi. Lakin bu yazıda evet’e dair bir belirsizliğin olmadığı iddia edilecek. İlan edilen OHAL’den beri, zaten bir biçimde evet’in doğuracağı siyasal-hukuki yapının prototipini yaşamaktayız. Hem bu prototipi anlamak hem de ‘evet’ seçeneğinin neyi derinleştireceğini düşünmek için içinden geçtiğimiz şu günleri kavramakta fayda var.

İlk olarak, Türkiye’nin önündeki en yıkıcı gelişmelerden birisi ekonomik alanda yaşadığı daralma. Artan enflasyon, düşük büyüme oranları, yüksek kur ve zorunlu olarak yükselen faiz ekonomik dolaşımın hızını sürekli düşürüyor. Ancak bu ekonomik daralmanın anaakım iktisatçılara bırakılmayacak siyasi-hukuki ve sosyal anlamları da mevcut.

Birincisi, devletin sadakati satın alma alışkanlığı edinmesi, ekonomik daralmanın siyasi düzlemde doğrudan görünür olacağı yerlerin başında geliyor. Literatürde Afrika devletleriyle özdeşleştirilen, kıt kaynakların sadakat için belirli bir etnik-dini gruba devlet tarafından dağıtılması biçimi, devlet kaynaklarının en verimsiz kullanılma biçimidir (Telekom’u satın alan firmanın taksitleri ödeyememesi bir anomali değil, semptomdur). Devlet, bu yönetim biçimine meyl ettikçe fakirleşmekte, fakirleştikçe de zorunlu olarak güvenlik hissinden yoksunlaşmaktadır.

Görünen o ki, Türkiye’de sadakat için kaynak transferinin 3 ayağı var: Üst sınıf için kamu ihaleleri yolu ile daha alt sınıflar için ise iş bulabilme imkanı -taşeron, kamu- ve sosyal yardımlarla. Ekonomik daralmanın kamu bütçesini de etkileyeceği düşünülürse, sadakat satın almanın maliyetinin karşılanması için krizin götürülerinin telafi edilmesi gerekiyor. Peki Türkiye topraklarının %51’i kamu arazisi ise, yeni kaynak yaratmanın en kolay yolu ne oluyor: İnşaat. Ancak düşen kâr oranları inşaat sektörünü de vurdukça, kaçınılmaz olarak iş cinayetleri artıyor. Sermayenin tek kâr kaynağı olan emek sömürüsü, azalan kâr oranlarını telafi edebilmek için işçilerin emeklerinin değerini daha da düşürüyor, sosyal haklarını törpülüyor aynı zamanda da işçilerin gereksinim duyduğu -sıcak su, sağlıklı barınma- en temel ihtiyaçlardan kestikçe kesiyor. Yaşanan bu süreç, devletin başka bir gelir kaynağı olan madenlerde de aynı şekilde işliyor. Soma katliamı, sadece bir firmanın amansız sömürüsüyle alakalı değil, devletin sadakat satın almak için ihtiyaç duyduğu kömür ve paranın üretim süreciyle de alakalıdır.

Diğer taraftan hem emek-sermaye cephesinin yarattığı gerilimlerin hem de ülkede gittikçe artan etnik, dini, cinsiyetçi baskıların yarattığı gerilimlerin kendisini gösterdiği diğer alan zor aygıtının sürekli büyüyor olmasıdır. Devletin yeni kaynaklara duyduğu açlığın bir diğer nedeni de sürekli asker-polis kompleksini hem endüstriyel hem de insan kaynakları açısından beslemek zorunda oluşudur. Bunun ilk nedeni, hem uluslararası hem de ulusal konjonktürün devletin güvenlik ihtiyacını giderebilmesinde çıkardığı maliyettir. Ulusal ve uluslararası krizler devletin kaynaklarının büyük bölümünü zora yatırmasına neden oluyor. Diğer taraftan da zorun görünür kılınması ihtiyacı bu harcamaları zorunlu kılıyor.

Metrolarımızda, vapurlarımızda gördüğümüz polislerin çantalarımıza şöyle bir göz ucuyla bakmasının nedeni, devletin kendisini zor kanalıyla toplumsal gündelik hayatta daha görünür kılma ihtiyacıdır. Sadakat satın alan bir devletin, azalan kaynak sorunuyla baş etmesi tam da böyle bir girdap doğuruyor. Kaynaklar zor aygıtına transfer edildikçe daha da azalıyor. Bu sefer daha çok insan devletin dışında kaldığı için, güvenlik ihtiyacı eldeki zorla karşılanamaz oluyor, bu da devletin daha fazla kaynağını zora aktarmasıyla bir açmaz doğuruyor.

Diğer taraftan zor aygıtının geçirdiği bu dönüşüm, nasıl inşaat niteliksiz emek emilim alanı ise, devleti de niteliksiz emeğin emildiği alanlardan birisi haline getiriyor. Devlet personel rejiminin sadakat satın alma işlevindeki kapsam, toplumun daha büyük bir kesimini içerebiliyor. Ancak bu sefer dağıttığı ihaleler eskisi gibi kârlı olmuyor ya da devletin zor ve diyanet dışında kalan alanlarında bütçe kesintisi yapmasına neden oluyor. Bu da başka bir gerilim doğuruyor.

Evet’in gideceği yol bunun daha da derinleşmesidir. Belki gündelik hayatlarımızda, toplu taşıma araçlarının kapılarında daha gelişmiş silahlarla duran polisler göreceğiz, ancak kendimizi daha da güvensiz hissedeceğiz. Belki devlet daha büyük saraylar da yapacak ama biz daha da yoksullaşacağız. Şu anda ülkede bulunan birçok gerilimin siyasi ifadesini bulamaması, bu gerilimlerin olmaması anlamına gelmez, bir HAYIR’ın belki de en büyük kıymeti budur.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

Son Yazılar
Yayın Politikamız
“Öğrenci Dayanışması” 6. sayı çıktı: Organize oluyoruz! -

Devrimci hareketin fikri dağınıklığı haliyle gençlik hareketine de sirayet etmiş durumda. Üniversite mücadelesi cılız, dağınık ve motivasyonsuz bir dönemden geçiyor. Fikri dağınıklığı gidermeden mücadele alanlarında güçlenmek, pratik mücadele içerisinde yoğunlaşmadan fikri dağınıklığı aşacak bir ufuk geliştirmek söz konusu değil. Bu nedenle işimiz sanıldığından daha zor. Siyasi bir içeriği olmadan içi boş ‘’sokak ve direniş’’ çağrıları yapmak, gerçekliği görmezlikten gelip oyalanma ve bekleme stratejileri üretmek artık...

Devamı ...