Eşitlik, kahve ve kediler -

“Gezi’nin, ekonomik ve kentsel yıkımdan rahatsız, yaratıcı ve nüktedan ‘orta sınıf’ katılımcıları, daha doğrusu genç proleterleri, şimdi nerede?” Sıklıkla sorulan önemli bir soru bu.

“Kahve içiyor, kedi seviyorlar.” Bu da akla gelen yanıtlardan biri.

Yukarıdaki sorunun, cevap peşinde koşmayan, çaresiz ve küskün bir ifade olması ihtimalini bir kenara bırakalım ve buluştuğu o cevabın (olası birçok cevaptan sadece biri) nasıl bir anlamı olabileceği üzerine biraz düşünelim.

Gezi sonrasında hızlanan ve farklı bir boyut alan toplumsal yıkım süreci, mekanların yıkımından, insan ve canlıların yaşamlarının çeşitli biçimlerde yıkılmasına kadar yayılan şekillerde hızla genişledi. Çevrelendiğimiz toplumsal ilişkiler, korku ve çaresizliğin puslu havasına girerken, bağlar hızla çözüldü, hiyerarşik özdeşleşmeler ve yıkıcı rekabetçilik hayatlarımızın birçok alanına bulaştı. Yıkım, belki Gezi sonrası sürece has değildi ama Gezi hareketinin bastırılmasıyla beraber hegemonya araçları belirgin ölçüde, kademe kademe, otoriter, ayrıştırıcı ve şiddet içeriği yoğun olanlara doğru kaydı.

Bu kaymanın yarattığı güncel ilişkisel ortamın, ‘Gezi’nin bastırılması’ ile birlikte düşünüldüğünde ayrı bir anlamı var. Toplumsal ilişkilerin eşitlikçi ve dayanışmacı kurulma potansiyellerinin bastırılmasının yarattığı kayıp ve hayal kırıklığının; hegemonya araçlarının, şiddet içeriğinin yoğunlaştığı ve ilişkileri işgal ettiği bir ortamda işlenebilmesi çok zor. Elbette hepimiz bu yası ayrı şekillerde yaşıyor olabiliriz ama sanki bu yas, kolektif hallerimizde belli artıklar bırakıyor. Zaman zaman ‘Gezi ruhunu’ anmamıza şaşırmamak lazım çünkü ‘ruh’ bir açıdan bakıldığında, kaybedilenin, dışarıda bırakılanın huzursuzluğudur, ifade biçimidir. Bir yere ait olamayanın, sürekli huzur bulmak için geri dönmesi ama bir türlü huzura kavuşamamasıdır.

Henüz bu ruhun, hatırı sayılır derecede, kolektif bir sekilde özümsenerek ilişkilerimizde maddileşmesine tanık olmadık. Belki buna sadece, yeni ve benzer bir süreçte tanık olunabilir, bilmiyorum. Yine de şöyle düşünülebilir: Her halükarda böyle büyük ve kestirilemez bir hareket, onun kadar büyük gözükmeyen başka eylem ve ilişkilerin sonucu olacaktır. Bu nedenle bizim -Gezi öncesi için de geçerli olduğu gibi şimdi de- bu tür hareketlere giden süreçlerin harcına neler katacağımızı düşünmemiz anlamsız değil, aksine yaşamsal önemdedir. Bu bağlamda biz bu harca, işlenememiş ve gizli kayıplardansa, bunların işlenmesi ve dönüştürülmesi ile oluşturulmuş canlandırıcı hayaller katabilmeliyiz. Aslında zaten farkında olmadığımız şekillerde de bazen bunu yapıyoruz. Şunu unutmamak lazım ki toplumsal ilişkilerde yeni temas ve ortaklık noktaları oluşturabilme becerisi ile yas tutarak özümseme becerisi arasında ciddi bir geçişlilik var.*

Peki bu bağlamda kahve ve kedileri bu tutulamamış yasın kalıntıları, başka bir anlamda da sembolleri olarak düşünemez miyiz?

Kahve uyarıcıdır, uyandırır, huzursuz eder. Kahve sohbeti bu uyarımı çerçeveye alır, ona yaratıcı sohbet ve paylaşıma dönüşme imkânı tanır. Kahvenin hatırı da kırk yıl sürer, anısı, saygısı, sevgisi, keyfi iz bırakır.

Kedi merak uyandırır, cezbeder, peşinden sürükler. Kedi ile arkadaşlık, bu merakı bir çerçeveye alır, sınırların sıklıkla hissettirildiği, mesafeli yakınlaşma alanları tanımlar. Kedi tırmalar, yapılan hataları işaretler, arzu ile yasak arasında heyecanlı bir salınım yaratır.

Gezi, tüm bu özellikleri içinde taşıyan dinamik bir alanın adıydı. Tüm bu özelliklerin, belli sınır aşımları ile keyifsiz durumlara dönüşebileceğini veya bu özelliklerden geri çekilmenin de başka bir keyifsizliğe işaret ettiğini görmek zor değil. Gezi’dekiler bu dinamik alanda yolunu bulmaya çalışırken, siyasal iktidar, bu sınır aşımlarını ve/veya geri çekilmeleri yaratmanın yollarını aradı ve nihayetinde buldu. Sonunda ‘kahve’nin uyarıcılığı rahatsızlık düzeyinde bir huzursuzluk yaratır hale geldi, tadı, unutulmak istenen acı bir tada dönüştü. ‘Kediler’ korkudan kaçışmaya ve ürkütücü derece saldırgan olmaya başladılar. Genç proleterlerin bir kesimine de -bu işe karışan birçok başka unsur nedeniyle- somut kahve ve somut kediler kaldı. Ama tutulamamış bir yasın kalıntıları ve sembolleri olarak, dolduramadıkları bir boşluğun etrafında sürekli gezer ve çoğalır biçimde.

Gezi, eşitlikçi ve adaletli özdeşleşmelerin ayyuka çıktığı, katılan katılmayan herkesi etkili bir biçimde sarsan, onlar üzerinde çeşitli izler bırakan bir ‘kesit’ti. Bu sarsıntının izlerinin hâlâ var olmadığı düşünmek bana göre, olayın gücüne ve mantığına aykırı. Sürekli bu izlerle meşgul olmamıza gerek yok tabii ama bu metnin başında yer alan soru gibi, yeterli cevabı henüz veremediğimiz önemli sorularla, bazı ‘basit’ göstergelerin ilişkisini kurmak pek faydasız bir iş olmayabilir.

Bu iş, gerçekçi bir umudu, toplumsal ilişkilerin gerçekliğinin içerisinden ve belki ‘yer değiştirmiş’, belki de ‘bozulmuş’ biçimlerin içerisinden çıkarmanın yollarından biri olabilir. Tabii ki bizim yapacağımız bu biçimlerin yadsınması veya değersizleştirilmesi olamaz ya da dışsal bir konumdan konuşuyor gibi yapamayız. Yapabileceğimiz -ve zaten belli şekillerde yapmaya çalıştığımız- şey, bazı görünümlerin ortaya çıktığı alanlarda bulunmak ve bunların yorum/işleme sürecine katkı sunmak olabilir. Bu süreç aynı zamanda, genç proleterlerin bu kesiminin sınıf olma ve otoriter ilişkilerin negatifi olma sürecidir.

Dipnot:

*Bu konu Eleştirel Sosyalist Düşünce Tartışmaları Toplantıları‘nın Mart 2017 oturumunda Begüm Özden Fırat tarafından esinleyici bir biçimde ele alınmıştır.

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında