Eren Keskin’in gözyaşları – Osman Oğuz -

Eren Keskin, Türkiye’deki insan hakları mücadelesinin tarihi isimlerinden, sembollerinden biri. Söz söylemenin bile imkansızlaştığı zamanlarda ısrarla, inatla hukuktan, insan haklarından bahsetti; ülke içinde ve dışındaki mahkemelere bıkmadan, usanmadan başvurular yaptı; panel panel gezip ne olup bittiğini ulaşabildiği herkese anlattı. Yaptığı çalışmalar nedeniyle hakkında yüze yakın dava açıldı. Hatta 2002’de, avukatlık mesleğinden bir yıl boyunca men edildi.

Eren Keskin, “90’lar” diye anılan dönemde Kürdistan’da yakılıp yıkılan köylerin, direnen kentlerin, kulakları kesilen, cenazelerine işkence edilen gerillaların, yüzlerce hikayenin arasında gezindi; bir ağıt derlemecisi gibi hak ihlallerini toparladı; onların alt alta dizilip raporlaştırılmasına katkı sundu, toplumsal hafızanın karanlık kuyusunda kaybolmalarına izin vermedi. Tüm o hikayeler karşısında bile öfkesini kontrol altında tutmayı, “inadına hukuk, inadına insan hakları” diyebilmeyi başardı.

Gazeteler, hakkında linç kampanyaları örgütledi çok defa. Politik kimliğinden cinsiyetine dek lince konu edildi. Hatta Fatih Altaylı, gazetedeki köşesinden taciz çağrısı yapmaya bile cesaret edebildi. Eren Keskin, yine de yılmadı, umudunu yitirmedi, meramını gözyaşlarıyla ifade etmeyi tercih etmedi.

***

Almanya’nın Nürnberg kentinde, geçen hafta sonu, çok sayıda avukat, insan hakları savunucusu ve siyasetçinin de katıldığı, Avrupa’daki antiterör yasalarının irdelendiği bir sempozyum düzenlendi. İlk oturum ise Türkiye’nin hukuk karnesine ve Kürdistan’daki ablukaların hukuki eleştirisine ayrılmıştı. Bu bölümde Eren Keskin ile birlikte avukat ve hak savunucusu Ercan Kanar söz aldı.

Keskin’in konuşması, Yeni Özgür Politika’da da tam metin halinde yayımlandı. Önemli bir konuşmaydı. Türkiye’deki hukuk mücadelesini değil, aslında hukukun içine düştüğü darboğazı, acziyeti anlatıyordu.

Konuşmanın bir yerinde boğazı düğümlendi, gözleri doldu; cümle, hıçkırıkla duraksadı; ama hemen sonra toparlanıp yoluna devam etti.

İşkence edilip çıplak bedenleri teşhir edilen kadınlardan, 90’ları çok aşan şiddetten bahsediyordu; ama zulmün boyutundan daha başka bir şeydi bu tıkanmayı yaratan. “Korkunç” diyerek anlatıyordu mesela, Antep’te bazıları daha 11 yaşındaki küçücük kız çocuklarının koca koca adamlara, hem de mahallenin göbeğindeki kuaförler eliyle pazarlanmasından… İzmir’de mültecilere, canlarını alacağını çok iyi bilmelerine rağmen kalitesiz botlar, can yelekleri satan esnaftan bahsederken yaşadığı kan donması, gözlerinden okunuyordu. Tepkisizliğe, korkuya yine bir nebze anlam verebilir ve bunlarla dövüşebilirdi insan; ama tecavüze, ölüm şebekelerine, bodrumlarda göz göre göre, çığlıklar arasında katledilen insanlara ses çıkarmak şöyle dursun, faillerini alkışlayan bir toplumsal durumla nasıl baş edilirdi?

Eren Keskin’in gözleri doluyordu. Ortada Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ni aratır mahkemeler; AİHM kararlarına bile boşverilen bir hukuk sistemi; soruşturmaya usulen dahi gerek duyulmayan davalar; cezasız kalması şöyle dursun görünmez kalan cinayetler vardı ve bunlar milyonlarca insan tarafından alkışlanıyordu. Hükümetin medya korporasyonlarının dayanağı gerçek değil erk olan nefret dolu senaryolarını, artık tekzip etmek bile anlamsızlaşmıştı. İnsan hakları mücadelesi ve hukuk, tıkanıp kalmıştı. Peki Eren Keskin, ne yapacaktı?

***

Yılların insan hakları savunucusu ve sivil aktivisti Keskin, konuşmasının girdiği bu çıkışsızlığı fark etmiş olmalı ki, bir anısıyla devam etti: Vaktiyle İHD’de bir film gösterimi yapılmıştı; o filmdeki Latin Amerikalı insan hakları savunucusu, arkadaşlarının çoğu silahlı mücadeleye katılsa da sivil kalmakta ısrar ediyor ve hatta onlara kızıyordu; bir gün Danton isimli bir militan gelip ona, “Sana ve mücadelene saygı duyuyoruz ama unutma ki, bir gün mücadeleye katılmak istersen arayıp ‘Alo, Danton’ demen yeterlidir” diyordu; bunlara boşverip hukuki mücadelesini sürdüren aktivist, bir gün evine geliyor, kontrgerillanın tecavüz ardından katlettiği eşinin cansız bedeniyle karşılaşıyordu ve telefona sarılıyordu: Alo, Danton.

Eren Keskin’in bu anlatımı, sürecin, batı cephesindeki sorumluluk sahibi muhalifler, demokratlar, solcular nezdinde aldığı görünürlük biçimini ortaya koyuyor. Bu, adlı adınca siyasetin tıkanması hali… Kimse alışageldiği sözler ve formlarla siyaset yapamıyor.

Bu tıkanmanın gerekçesini ise, yalnız bugünde ve yalnız egemenler cephesinde aramak, yeterli görülemez. Türkiye cephesindeki neredeyse istisnasız bütün solcular, hak savunucuları, insan hakları aktivistleri, on yıllar boyunca sözü ve eylemi doğru düzlemde inşa etmediler. Bugün yaşadığımız, egemen ulusun güçlü konsolidasyonunun yanında, bu gerçekliktir.

Sol, Kürt halkının maruz kaldığı egemen ulus zulmünü de, buna karşı geliştirdiği o veya bu muhtevadaki isyan biçimlerini de, egemen ulus hukukunun (hatta tüm “üstyapı” kurumlarının) dışına çıkmadan tarif etmeye çalıştı. Mukavemeti de yine bu sınırların dışına çıkmadan, sorunun “özünü” belirsizleştiren bir eylem dizgesiyle örgütlemeyi tercih etti. İnsanlar ölüyordu, sol bir şeyler söylemek zorundaydı ve “barış” diyordu. Ama insanlar neden ölüyordu? Bu “neden”, nasıl ortadan kalkacaktı? Bunu kim, hangi biçimle yapacaktı?

İnsan hakları örgütleri de bu düzlemden ayrılmayı reddettiler. Kürt sorunu, ancak birileri öldüğünde bir insan hakları sorunu olarak gündeme geldi; fakat bu, “şiddet abartıldığında” uluslararası toplumu harekete geçirse dahi, ölümlerin kalıcı olarak önüne geçmeye yaramadı. Ortada “sivil haklar sorunu” yoktu; ortada “hukuk dışı katliamlar dizisi” yoktu; ortada “uluslararası ve iç hukuk normlarının ayaklar altına alınması sorunu” yoktu; ortada, adlı adınca bir Kürdistan sorunu vardı ve çözüm, sorundan bağımsız tartışılabilir bir şey değildi. Barış, savaştan koparılarak konuşulamazdı.

Bu minvalde denilebilir ki, sorunun kaynağındaki çelişkiye dair bir kopuş, Türkiye solu ve insan hakları mücadelesinde geliş(e)medi. Ölümler gündemleşti; ama Kürdistan sorunu “batı” yakasının hiçbir zaman gündemi olmadı. Kürtler, hukuki ve siyasi varlıkları ve hak talepleriyle değil; zulmün sonuçları üzerinden tartışıldı. Egemen ulusun muhalif öznelerinin kendileri için diktikleri “milliyetçilik karşıtlığı gömleğinin” ezilen ulusun siyasal varlığına da zorla giydirilmeye çalışılması, sorunu derinleştiren, giderek karmaşıklaştıran bir tavır oldu.

Oysa “Kürdistan” ve “barış” demek, sorunun hem egemen hem ezilen ulusun zihninde netleşmesi ve “eylem”in doğru kulvarda ilerlemesi/sonuç alması için yeterli miydi?

Sorunun kaynağına, Kürtlerin ulusal varlıkları ve taleplerine, statülerine ilişkin hem siyasi hem hukuki bir savunma örgütlenemez miydi?

Sorunun kaynağının, eşit hakların, insan hakları literatüründe ve mücadelesinde yeri yok muydu?

Böyle bir uzun erimli mücadeleyle Kürtlerin yaşadıklarının gerçekten “Kürdistan sorunu” olarak ve statü talebiyle birlikte görünür olması, hem müzakere hem mücadelede daha farklı bir tablonun oluşmasını sağlar mıydı?

Bu sorular, ortada duruyor…

Eren Keskin’in gözyaşları ise, sorunu esas olarak barış ve insan hakları ihlali düzleminde, hem de en üst düzeyde mücadele konusu haline getirmenin, bu zeminde büyük emekler vermenin bile sonunda girdiği çıkışsızlığı gözler önüne seriyor. Dolayısıyla bunlar, yalnız Eren Keskin’in gözyaşları değil. Bunlar, hem Kürt sorununda şiddeti on yıllar boyunca sürdürdüğü “sivil” mücadeleyle durduramayan hem de büyük umutlar yaratan 2013 Haziran’ındaki gibi kalkışmaları bile Kürt sorunu prizmasında yitiren Türkiye’nin onurlu insanlarının gözyaşları…

Türkiyeli demokratik güçlerin bu “çıkışsız” halden, hayatta hiçbir karşılığı olmayan barış aktivizminden, dönüştürücü kudretten yoksun insan hakları kavgasından kurtulup “bugüne vuran, yarını kuran” bir mücadele kurgusunu nasıl geliştireceği; Kürt sorunu dolayısıyla oluşan şiddeti durdurmak ve Türkiye’yi demokratikleşmek konusunda gerçek bir çıkışı nasıl örgütleyeceği, bugünlerin en önemli dertlerinden biri… Ama açık ki, zaten geç kalınmış bir dönüşüm ve berraklaşma bu “kopuş” günlerinde de gerçekleşmezse, içi hakikatten arındırılan “kardeşlik” söylemi, giderek daha büyük bir mavala dönüşecek.

O gözyaşları, herkese ders ve dert olmalı.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında

İlgili Yazılar