Ekonomik Kriz ve Emek Hareketi – Ümit Akçay & Barış Alp Özden -

 

2008 yılında ABD’de konut sektöründe patlak veren sorunlar, kısa sürede kapitalizmin tarihindeki diğer büyük krizler gibi etkileri derinden hissedilen ve dünya genelinde çalışanların yaşam koşullarını olumsuz etkileyen bir ekonomik krize dönüştü. Küresel kapitalizm, krizden bu yana yıkımın ekonomik etkilerini geri çevirmede yol alamadı. Aksine kriz farklı aşamalardan geçerek günümüzde de varlığını hissettiriyor. Diğer yandan 2008’den bu yana krizin etkileri farklı coğrafyalarda sürerken, doğrudan ya da dolaylı olarak krizin tetiklediği isyanlar ve ayaklanmalar pek çok ülkeyi içine alacak şekilde genişliyor. Bu yazı ile öncelikle kısaca 2008 krizini ve geçirdiği evrelerle birlikte kısaca ele alıp, ardından Türkiye ekonomisi için olası ekonomik istikrarsızlıkları ve emek hareketinin bu süreçteki pozisyonu ile ilgili değerlendirmelerimize yer vereceğiz.

ABD’nin Krizi

Günümüzde halen etkilerini hissettiğimiz 2008 krizinin gelişimini iki aşamada ele alabiliriz. Bunlardan ilki krizin ABD’de ortaya çıkışı ile dünyanın geri kalana yayılması arasındaki süreç. Kısaca krizin kökenlerini düşündüğümüzde, özellikle 1990’lı yılların sonralarından itibaren ABD’de oluşan yeni finansal mimarinin krizin kurumsal kökenini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Buna göre yeni finansal mimari, 1970’li yıllardan beri reel ücreti neredeyse artmayan işçi sınıfının tüketim seviyesini borçlanarak aynı seviyede tutabilmesi için ucuz kredi olanaklarını genişletti. Aynı zamanda ABD’de tüketim düzeyini ancak yüksek borçluluk oranı ile korumaya çalışan işçi sınıfının borçları, ABD’nin dev finans kompleksi aracılığı ile dünyaya pazarlandı. Borçların geri ödenememesi durumunda dahi, geliştirilen yeni risk transferini mümkün kılan teknikler sayesinde, sistemin zarar görmeden süreceği düşünülüyordu. Dolayısıyla emekçi sınıflar ve yoksullar borçlandırılarak finansal sisteme entegre edildiler.

Ancak süreç beklenildiği gibi gelişmedi. 2006 yılından sonra ABD’deki enflasyon oranının yeniden artmaya başlaması üzerine FED faiz oranlarını artırmaya başladı. Bunun sonucunda düşük faiz ve ucuz kredi döneminin sonuna gelinmiş oldu ve böylelikle faiz artışı krizi tetikleyici olaylar zincirinin halkalarından birini oluşturdu. Krizin ilk etkileri, konut sektörünün en korunmasız kesimlerinde görüldü. Özellikle değişken faizle borçlanan yoksullar, faizlerin artması sonucunda borçlarını ödeyemediler. Kısa süre içinde yüzbinlerce eve bankalar tarafından el konuldu.

ABD krizinin ikinci aşamasına, borçluların borçlarını ödeyememeleri durumunda dahi çalışacağı düşünülen sistemin en önemli bileşenlerinden olan büyük yatırım bankalarının ve sigorta şirketlerinin batmasıyla geçildi. Eylül 2008’de Lehman  Brothers ve AIG gibi firmaların batması sonucunda konut piyasasında ortaya çıkan kriz hızla finansal sistemin kilitlenmesine neden olan bir aşamaya evrildi. ABD krizinin üçüncü aşamasına, finansal krizin ekonominin geneline yayılması sonucunda geçildi. Bu aşamada kredi sisteminin donması, hemen hemen tüm ekonomik aktivitenin durmasına neden oldu. Kısacası, 2009’da dünyanın en büyük ve güçlü ekonomisi olan ABD’de ekonomik faaliyet neredeyse durma noktasına geldi, hızlı bir ekonomik daralma yaşandı ve işsizlik oranları sert bir şekilde yükseldi.

Avrupa’nın Krizi

Krizin ABD’de patlak verdiği 2008 sonrasında, finans sisteminin dünya genelinde bütünleşik yapısı nedeniyle etkileri diğer ülkelerde de hissedildi. Ancak ABD ile ekonomik entegrasyonu en yüksek bölge Avrupa idi ve etkilerin en sert yaşandığı yerlerin başında da Avro Bölgesi geldi. Avro Bölgesi krizi ile birlikte, 2008 krizi yeni bir aşamaya geçti ve daha önceleri şirket iflasları ile yaşanan ekonomik yıkım, devletlerin iflasları aşamasına geldi. Devletin iflası, pratikte borçlarını ödeyememesi anlamına geliyordu. Bu sonucun ortaya çıkmasında üç temel etkenden söz edebiliriz. İlki ABD krizinin etkileri ve batan şirketlerin borçlarının devletler tarafından üstlenilmesidir. Böylelikle zaten yüksek olan kamu açıkları daha da artmış ve özel zararlar sosyalleştirilerek tüm toplumun sırtına yüklenmiştir. İkinci etken Avrupa Birliği’nin kurumsal organizasyonuyla ilişkilidir. Özellikle para birliğine üyelik sonucunda bağımsız para politikası uygulama yetkileri ortadan kalkan ülkeler açısından bu süreç daha da sorunlu hale geldi. Üçüncü etken ise Avro Bölgesi üyeleri arasındaki ekonomik dengesizliklerdir. Bu, Avrupa içindeki Kuzey ülkelerin genellikle dış ticaret fazlası verirken Güney ülkelerin dış ticaret açığı vermesinden kaynaklanmaktaydı. Güney’in verdiği bu açık ise Kuzey ülkelerinden alınan borçlarla finanse edilmekteydi.

Ülke iflasları ile derinleşen Avro Bölgesi krizinin seyrini belirleyen ise, başını Alman burjuvazisinin çektiği sermaye bloğunun krizi fırsata çevirerek, Avrupa’nın neoliberal dönüşümünü derinleştirmek için kullanması oldu. Gerçekten de 2000’li yıllarda kendi emek piyasasını esnekleştirmiş ve ücretleri neredeyse dondurmuş olan Alman burjuvazisi, Alman işçi sınıfı üzerindeki tahakkümüne dayanan “Alman Modelini”, Avrupa’nın krizden çıkışı için temel yol olarak gösterdi. Emeklilik yaşının yükseltilmesinden, kamuda çalışan işçilerin ücretlerinin düşürülmesine, yüksek faiz dışı fazla hedefi doğrultusunda bütçenin sosyal kalemlerinde kısıntıya gidilmesinden, kamuda istihdamın düşürülmesine kadar pek çok düzenleme İrlanda, Yunanistan, İspanya, Macaristan, Letonya ve daha sonra İtalya gibi kemer sıkma paketleri uygulamak zorunda bırakılan ülkelerde uygulamaya sokuldu. Bunun yanında İngiltere’den Fransa’ya kadar pek çok merkez kapitalist ülkede sağlığın özelleştirilmesi ve eğitimin daha pahalı hale getirilmesi yolundaki saldırılar hız kazandı.

Ancak Avrupa Merkez Bankası ve IMF aracılığıyla uygulanan bu programlar ne işsizlik oranını düşürebildi, ne borcu azaltabildi, ne de ekonomik büyümenin yeniden canlanmasına neden oldu. Aksine ekonomik daralmanın etkileri devam etti ve 2014 ile birlikte Avro Bölgesi’ndeki deflasyon riski daha da arttı.[1]

Ara Sonuç: Küresel Kriz, Tepkiler ve Küreselleşen Sosyal Patlamalar

Yukarıda kısaca özetlediğimiz süreç, kapitalizmin tarihindeki önemli dönemeçlerden birinin içinden geçmekte olduğumuzu vurgular niteliktedir. Ancak burada dikkat çekici olan, kriz sonrasında uygulanan politikalar ile krize neden olan politikaların aynı oluşu. Gerçekten de geçmişteki büyük krizlerin aksine, 2008 krizinin sonrasında ekonomi politikalarının köklü bir şekilde değişmediğini görüyoruz. Bunun temel nedeni, bu politikaların değişmesi için gerekli olan toplumsal hareketlerin yeterince etkin bir şekilde süreci belirleyecek bir olgunluğa ulaşamamalarıdır. 2008 krizi sonrasında dünya genelinde patlak veren isyanlara baktığımızda bunların mevcut iktidarları sarstığını hatta pek çok örnekte iktidar değişimine neden olduklarını görüyoruz. Ancak isyanlar sürecinde ortaya çıkan toplumsal enerjinin bir kurucu iradeye dönüşememesi sonucunda, bu iktidar değişimleri henüz egemen sınıf içerisindeki nöbet değişimlerini tetiklemenin ötesine geçebilmiş değil.

Türkiye’nin Krizi

2008 krizi sonrası oluşan konjonktür, tabii ki Türkiye ekonomisini de etkiledi ve etkilemeye devam edecek. Bu etkilerin neler olabileceği üzerinde duracağız ancak kestirmeden söylersek 2008 krizi süresince ABD ve Avrupa’daki sınıfdaşlarına paralel olarak Türkiye’deki sermaye sınıfı da daha önümüzdeki olası krizde de maliyeti işçi sınıfının sırtına yüklemek isteyecektir. Sermayenin bu stratejisi iki ayaklıdır. İlki, batan şirketlerin kurtarılması, ücretlerin düşürülmesi ya da sosyal hakların daraltılması gibi göreceli olarak daha kısa dönemli tedbirlerden oluşur. İkincisi ise, yapısal reformların yeniden gündeme alınmasıdır. Krizin Türkiye’ye etkileri açısından kritik olan ikinci strateji olacaktır. Zira merkezinde emek piyasalarının sermaye lehine yeniden düzenlenmesi olan yapısal reformlar, işçi sınıfının gerçek boyunduruk altına alınmasını hedefler niteliktedir. Ancak bu strateji yeni değildir.

Gerçekten de Türkiye’nin son otuz beş yılına bakıldığında emek piyasalarının her zaman neoliberal uyum politikalarının merkezinde olduğunu söylemek mümkün. Bu aynı zamanda bu dönemde yaşanan her kriz konjonktürünün, emek piyasaları üzerinden gerçekleştirilen uyum mekanizmaları aracılığıyla, sınıfsal güç dengelerinin emek aleyhine biçimlendirilmesinde işlevsel olduğu anlamına geliyor. Emek piyasası düzenlemelerinin aldığı biçimleri derin iktisadi ve siyasal krizlerle birbirinden ayrılan üç dönem altında düşünebiliriz. 1980’li yıllarda ithal ikameci sanayileşme stratejisinden ihracat yönelimli politikalara geçilirken bu yeni dönemin emek piyasaları üzerindeki etkisi ücretlerin bastırılması ve KİT’lerin istihdam yaratmadaki tarihsel rolünün terkedilmesi olmuştu. Ancak bilindiği üzere Özal döneminin işçi ücretlerini bastırarak enflasyonla mücadele etme ve ihracatı artırma stratejisi, 80’lerin sonunda yeni bir emek hareketinin radikal mücadeleleriyle kesintiye uğradı.

Emek piyasasının yapısını darmaduman edecek köklü düzenlemeler esas olarak 1989 yılında sermaye hareketlerinin tamamen serbestleştirilmesinden sonra mümkün olabildi. Sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesiyle birlikte Türkiye ekonomisi, yoğun sermaye girişlerini takip eden finansal fazlalıkların peşi sıra gelen iktisadi daralmalarla belirlenen bir kısır döngüye hapsolmuş ve 1994, 1998, 2000 ve 2001 yıllarında derin krizlerle karşılaşmıştı. 90’ların ilk yarısında işten çıkarmalar o kadar yaygınlaşmıştı ki 1994 krizi patlak verdiğinde özel imalat sanayi istihdam endeksi 1988 yılına göre yüzde 30 oranında daha düşüktü. Bununla beraber taşerona iş verme, esneklik ve çalışma ilişkilerinin kuralsızlaştırılması gibi taktiklerle kayıt dışı ve güvencesiz istihdam biçimleri de yaygınlaştı. 90’ların ortasına gelindiğinde imalat sanayii işgücünün kabaca yarısı güvencesiz istihdam koşularında çalışmaktaydı. Bu durum hem hukuki statü hem de ücret gelirleri açısından bölünmüş ikili bir emek piyasasının oluşmuş olduğu anlamına gelmekteydi.

2001’den sonra bir kez daha krizin darbesini yumuşatmak için emek piyasası “reformları” çare olarak görüldü. Zaten yüksek seyreden işsizlik oranı krizle beraber rekor seviyeye yükselmişti. Tarım dışı işsizlik oranı 2002 yılında yüzde 14.5’e çıktı ve küresel finans krizi bu oranı 2009’da yüzde 17 seviyesine fırlatana kadar da yüzde 13 civarında kaldı. Yüksek işsizlik ve güvencesizlikle beraber sosyal güvenlik şemsiyesinin dışında kalan çalışanların oranı da yüzde 50’nin üzerine çıkmıştı. Bu koşullar altında büyüğüyle küçüğüyle sermaye kesimleri istihdam yaratmaktaki başarısızlıklarını emek piyasasının “katılığına” bağlayarak daha fazla esneklik talep ettiler. 2003 yılında kabul edilen İş Kanunu tam da sermaye çevrelerinin bu talebini karşılamak üzere part-time ve geçici çalışma gibi bir dizi sektörde zaten genelleşmekte olan esnek istihdam ilişkilerinin yasal temelini oluşturdu. Bu kanunla beraber belirli süreli ve yarı zamanlı iş sözleşmesi yapmak kolaylaştı ve taşeron uygulaması yaygınlaştı. Taşeronda çalışan işçi sayısı bu on yıl içerisinde yaklaşık beş kat arttı. Esnek istihdam ilişkilerini yaygınlaştırma çabası 2008 istihdam paketi ve 2011 ulusal istihdam stratejisiyle de devam ettirildi.

Güncel Konjonktür: İnşaat Odaklı Birikimin Krizi

Türkiye ekonomisi, uluslararası konjonktür tam teşekküllü bir “yükselen piyasalar” krizini tetiklemese dahi, önümüzdeki birkaç yıl boyunca büyümenin yavaşladığı, onu canlı tutan iç talebin nefesinin kesildiği bir döneme girmiş durumda. Özel sektörün büyük miktarda döviz borçlusu olduğu malum. Döviz kurunun yüksek seyretmeye devam etmesiyle birlikte şirketlerin bilançolarının bozulması, onların yatırımları ve istihdamı kısmalarına neden olacak. Üstelik TL’nin değer kaybı enflasyonu yükselten yönde baskı yaptığı için Merkez Bankası’nın para politikasını daraltması da kaçınılmaz görünüyor. Bu da yatırımlar ve talep üzerinde kısıtlayıcı bir ek etken olacak.

Dahası, “inşaat ya resulullah” düsturuyla başta kentsel alanlar olmak üzere dağı taşı çimentoyla boğan inşaata dayalı birikim rejimini sürdürmek de zorlaşacak. Zira Şubat 2014 verilerine göre konut sektöründeki daralma yüzde 7 düzeyine ulaşmış durumda. Son on yılda bu sektör sadece TOKİ’siyle, lüks konuta, AVM’ye yatırım yapmanın sanayiye oranla daha yüksek getirisi olduğunu gören büyük sermaye gruplarıyla ve “ehli beton” müteahhitleriyle iktidar blokunun harcı olmakla kalmadı; “yedek işgücü ordusunun” da soğurulmasına yardımcı oldu. Her ne kadar sektörde çalışan işçilerin yaklaşık yüzde 80’i mevsimlik olarak, yani güvencesiz biçimde istihdam edilse, ücret ve kıdem tazminatları verilmeden kolaylıkla işten çıkarılabilse de inşaat en çok istihdam yaratan sektördü. 2004 yılından bugüne toplam istihdam artışı yaklaşık yüzde 30’da kalırken inşaat istihdamı iki katına çıktı. İç talebin kısılmasıyla beraber konut balonunun da sönmeye başlaması, diğer sektörler yanında inşaatın da istihdam yaratma kapasitesini sert bir şekilde daraltacak.

Kriz, İşçi Sınıfı ve Sol

O halde önümüzdeki dönem egemenler açısında siyasal restorasyon kadar ekonomik yeniden yapılanmanın da yollarının arandığı bir dönem olacak. Bu dönemin iktisadi maliyeti emekçilerin sırtına yüklenmeye çalışılacak. İşsizliğin artması, taşeronlaştırma ve güvencesizleştirme saldırısını büyütecek, daha baskıcı bir emek rejiminin kurulması hedeflenecek. Bu durum karşısında sosyalist siyasete düşen, ezilenlerin eyleme kapasitesini yükseltecek direniş ve mücadeleleri birleştirecek zeminlerin kurulması ve sınıfın birliğini gözeten ve kuran taleplerin açığa çıkması ve yaygınlaştırılması için inisiyatif almak olmalıdır.

Fabrika İşgalleri

2013 yılından bu yana Topkapı Şişe Cam, Fen-iş, Grief, Zentiva ve Moda çorap fabrikası gibi işyerlerinde yaşanan işgal pratikleri sınıf hareketinde tanık olduğumuz radikalleşmenin göstergeleri olarak okunabilir. Bu eylemler, ücretlerin ve biriken işçi alacaklarının ödenmemesi, toplu işten çıkarmalar ve taşeron uygulamaları karşısında biriken öfkenin tezahürleri olarak ortaya çıktılar. Ancak bu radikal eylemlerin yanısıra farklı istihdam biçimlerine tabi olarak çalışan bütün emekçi kesimlerinde irili ufaklı direniş ve mücadelelerin görünür biçimde yükseldiğine tanık oluyoruz. Kuşkusuz Gezi isyanının tüm topluma kazandırdığı özgüvenle birlikte çalışanlar da işyerlerindeki envaı çeşit baskı ve sömürü karşısında daha fazla direnme gücü buluyorlar.

Bu direnişlerin yarattığı repertuarın işçi sınıfının geneline kattığı mücadele gücünü küçümsemeden büyüklü küçüklü sendikal deneyimleri ve işçi mücadelelerini desteklemeliyiz. Ancak tekil, lokal ölçekte ve birbiriyle irtibatsız bir şekilde gerçekleştirilen direniş ve mücadeleler, sermaye sınıfının hegemonyasını sarsamıyorlar. Bu mücadelelerin daha zengin deneyimler yaratacak şekilde süreklileşmesi, aralarındaki koordinasyonun güçlendirilmesi ve temsil kabiliyetlerini yükseltecek yapıların oluşturulması için çaba sarf etmek gerekiyor. Artan fabrika işgal eylemlerinin, üretimin olduğu gibi yönetim fonksiyonlarının da kolektifleştirilerek toplumsal işbölümünü sarsacak özyönetim deneyimlerine evrilmelerini teşvik etmek, sınıf mücadeleleri tarihinin bu alanda yarattığı birikimleri hatırlamak ve değerlendirmek gerekiyor. Gerek Türkiye sınıf mücadeleleri tarihi gerekse de uluslararası deneyimler, emekçilerin siyasallaşma düzeylerinde muazzam sıçramalar yaratan ve yürütüldükleri işyerlerinin çok ötesinde, sınıfın ortak bilincinde etkileri olan işgal ve özyönetim pratiklerinin sınıf-sınıfın temsiliyeti, sendikal hareket-siyaset ilişkileri anlamında önemli dersler sunduğunu gösteriyor.

Olası Kriz İçin Pro-Aktif Siyaset Zorunluluğu

2009’dan sonra özellikle Güney Avrupa’da tanık olduğumuz büyük işçi direnişlerinin, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri emsali görülmemiş kitlesel genel grevlerin çok kısmi kazanımlarla sonuçlanması ve sönümlenmesi, bu mücadeleleri toplumsal özgürleşmenin ve antikapitalist bir siyasal projenin parçası kılacak bir ideolojik mücadelenin önemini gösterdi. Zira, kitlesel işten çıkarmalar, ücret kısıntıları, emeklilik yaşının uzatılması ve diğer kemer sıkma politikaları karşısında gelişen büyük tepkiler, kitlelerin acil taleplerinin anti-kapitalist kriz karşıtı taleplerle birleştirilememesi nedeniyle sosyal-liberal partilerin ve sendikal bürokrasilerin “sorumlu muhalefet” ve “yeni toplumsal uzlaşma” çağrıları tarafından soğuruldu, toplumsal güç ilişkilerini değiştirecek siyasal mecralara kanalize edilemedi. Bu deneyimden çıkardığımız dersler sonucunda olası kriz karşısında öncelikli talepleri henüz krizin etkileri tam olarak yaşanmadan önce belirlemek kritik öneme sahiptir. Dolayısıyla pro-aktif siyaset, krizin etkileri tam anlamıyla ortaya çıktığında genel olarak emek hareketinin ve özel olarak solun, bunun olası sonuçlarına hazırlıklı olması ve süreci yönlendirebilme kapasitesini artırması açısından önemlidir.

Bu bağlamda ilk olarak emekçilerin en yakıcı sorunlarını kavrayan, krizin maliyetlerinin üstlerine yıkılmasına karşı çıkan ve sistemin sınırlarını zorlayacak nitelikli talepleri oluşturmak, bunları geniş kesimlerle tartışarak kitlelerin talepleri haline getirmek neoliberalizmin ideolojik hegemonyasını kırmak açısından önemlidir. Talepleri oluştururken dikkat etmemiz gereken diğer önemli bir mesele, sınıfın bir kısmının kazanımlarını korumaya ve ilerletmeye yönelik bir yaklaşımdan uzak durulması gerekliliğidir. Dolayısıyla talepler ekseninde yürütülecek bir siyaset, sınıfın birliğini gözeten ve bunun için kurucu olabilecek yönleri barındırmalıdır. Bu bağlamda talepler ekseninde sürdürülen bir siyaset sadece sınıfın maddi çıkarlarının ortaklaştırılmasına değil, aynı zamanda bu çıkarlar etrafında örgütlenecek bir ideolojik hattın kurulmasına da olanak sağlamalıdır. Bu temel noktalardan yola çıktığımızda, henüz krizin yakıcı etkileri görülmeden, emek hareketinin gündemine alması geren hususları aşağıdaki gibi sıralayabiliriz.

Kriz Dönemi İçin Öncelikli Talepler

  1. Taşeron düzeninin kaldırılmalı ve sigortasız-güvencesiz çalıştırma engellenmelidir. Bu talep, sadece sermayenin yapısal reformlar yoluyla getirmek istediği yeni düzene karşı aktif bir savunma hattı kurmakla kalmıyor aynı zamanda işçi sınıfı içindeki rekabet baskısına karşı dayanışma ilişkilerinin kurulmasına da önem veriyor. Dolayısıyla önümüzdeki dönem için öncelikle parçalanmış ve hiyerarşik bir emek piyasası oluşturan, işçiler arasında ayrışma ve rekabeti teşvik ederek sermayeye işçiler üzerinde etkin denetim kurma olanağını veren güvencesiz ve esnek çalışma biçimleri hedeflenmelidir.
  2. İşten çıkarmalar yasaklanmalıdır. Büyümenin ve yatırımların daha uzun süre yavaş seyredeceği bu ortamda, firmaların büyük ölçekli işten çıkarmalara gidebileceğini öngörebiliriz. Üretim hacminde görülen ufak dalgalanmalarda dahi işverenlerin kolaylıkla işçi çıkarmaları Türkiye’de emek piyasasının ne kadar esnekleştirilmiş olduğunu göstermektedir. Her an işten çıkarılma korkusu/tehdidi yalnız sanayi işçilerinin değil çeşitli hizmet alanlarında çalışan beyaz yakalı emekçilerin de çalışma deneyimlerinin temel parçasıdır. Buna karşı işten çıkarmaların yasaklanmasına ilişkin talebi tekrar canlandırmak, emek örgütlerinin bu talebi üstlenmeleri için çalışmak gerekir. Buna ek olarak tam istihdamı gerçekleştirmek için ücret kaybı olmadan çalışma sürelerinde esaslı bir kısaltma talep edilebilir.
  3. İşsizlik sigortası fonunun amacı dışında kullanılması önlenmelidir. Özellikle içinde bulunduğumuz konjonktürde sermaye tarafından fonun şirket iflaslarının telafisi için ya da bu şirketlerin borçlarının satın alınması için kullanılabileceği yönünde baskılar gelmektedir. Bu baskıların bertaraf edilmesi için çabalamalı ve fondan yararlanma koşullarının esnetilmesini talep etmeliyiz.
  4. Krizin maliyetinin çalışanların sırtına yüklenmesi önlenmelidir. Bunun için daha yüksek ve artan oranlı kurumlar vergisi, veraset vergisi ve toplumun en zengin kesimlerine salınacak servet vergisini gündeme taşımak gerekiyor.
  5. Kamusal hizmetlerin yeniden genişletilmesi gündeme alınmalıdır. Emekçilerin gelirlerinden ve yaşam şartlarını etkileyen kamusal ve sosyal hizmetlerden yapılması düşünülecek her türlü kesinti ve tasarruf önlemini reddetmek; bunun yerine parasız eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hakkını savunmak önemlidir.

Sonuç Yerine: Ne Yapmalı?

Kapitalizmin tarihine kısaca göz attığımızca irili ufaklı pek çok krizlerle dolu olduğu hemen göze çarpıyor. Dolayısıyla emekçiler ilk kez krizle karşılaşmayacak. Ancak bu kriz tecrübelerine biraz daha yakından baktığımızda, genellikle krizlerin maliyetlerinin emekçi sınıflar üzerine yüklendiğini ve sermayenin krizlerden güçlenerek çıkabildiğini görüyoruz. Ancak burada vurgulamamız gereken, kriz sürecinin sınıf mücadelesinin en çok yoğunlaştığı zamanlardan biri olduğudur.

Bunun anlamı krizin maliyetinin kimde kalacağını, tarafların süreci etkileyebilme kapasitesinin belirleyeceğidir. Elbette kapitalist toplumsal ilişkiler sisteminde sermaye yapısal olarak işçi sınıfı karşısında avantajlıdır. Bu yapısal dezavantaj karşısında emekçilerin izleyeceği üç ayaklı bir strateji, olası krizin yıkıcı etkilerinden korunmak için elzemdir. Bu ayaklardan ilki kriz anında emekçilerin süreci kendi lehlerine yönlendirebilmeleri için ihtiyaçları olan araçları ve örgütlülükleri sağlamlaştırmaları, ikincisi var olan kurumsallaşmaları bugünden derinleştirmeleri ve üçüncüsü, ilk ikisinin koordineli bir şekilde yürütülmesini mümkün kılmaya yönelmiş bir siyasal merkezin yaratılmasıdır.

(Bu yazı Başlangıç Dergi’nin Yaz 2014 sayısında yer almıştır, sayfa: 57-67.)

[1] İlgili okur krizin ABD ve Avro Bölgesi’ndeki serüveni için daha kapsamlı analizleri geçtiğimiz ay Notabene Yayınları’ndan çıkan Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği adlı kitapta bulabilir.

Bulunduğu kategori : Emek

Yazar hakkında

İlgili Yazılar