Ekim’e sadakat ve devrimi şimdide özlemek… -

 

Ekim devriminin 100. sene-i devriyesini bizatihi devrimin değil de “reel sosyalizmlerin” kıymetinin bilinmesinin vesilesi kılan, “duvarın” hâlâ sapasağlam olduğu günlerin “Sovyet blokuna” dair nostaljik tutum, son günlerde pek revaçta. (Almanya’da bu tip yaklaşımlara, “doğu blokuna” özlemi anlatmak için bir kelime oyunuyla “ostalgie” de deniyor).

Buna pekâlâ donmuş ve pasif bir nostalji diyebiliriz. Aslında nostalji, başka türlü ve daha güzel yaşanabilecek bir geçmişi, yani aslında tamamlanmamış, bütün potansiyelleriyle gerçekleşmemiş bir geçmişi özleme halidir. Ayrılmak zorunda kaldığımız ya da yitirdiğimiz bir sevdiğimizi özlerken örneğin, onunla yaşadıklarımız kadar aslında onunla yaşayabilecekken yaşayamadıklarımızı özleriz. Söyleyebilecekken söylemediklerimizi, yapabilecekken yapamadıklarımızı… Yani nostalji, olmuş bitmiş, artık geride kalmış bir geçmişe duyulan mesafeli bir özlem değildir. Yitip gitmiş bir maziye dair pasif bir hayıflanma hali hiç değildir.

Bu anlamda Ekim’i, sovyet devrimini anmak, basitçe “geçmiş güzel günleri” yad etmek anlamına gelmemeli. Tam tersine, geçmişte izinden gidilmemiş olanakların, katedilmemiş patikaların, yarım kalmış ve akamete uğramış umutların özlenmesi, hayal edilmesi olmalı “Ekim nostaljisi”. Ekim’e dair nostalji, sadece geçmişte yarım kalmış ve yenilmiş umutların hatırlanması değil, eksik kalan ne varsa hepsinin gelecekte tamamlanması özlemiyle dolmalı. Ekim’in nostaljisi, geçmişe olduğu kadar geleceğe de yönelmeli. Belleğimizdeki Ekim, gelecekteki Ekim’in tohumu olmalı…

“Elveda Lenin”

Böyle aktif bir nostaljinin iyi bir örneğine, Wolfgang Becker’in 2003 tarihli “Elveda Lenin” filminde rastlarız. Film Doğu Berlin’de geçer. Duvarın yıkılmasından hemen önce “kahramanımız” Alex’in (Daniel Brühl) annesi Christiane (Kathrin Sass) ciddi bir sağlık sorunu yaşar ve uzun bir süre bilincini yitirir. Sıkı bir partili olan Christiane, kendine geldiğinde duvar yıkılmış, Federal Almanya Demokratik Alman Cumhuriyeti’ni yutmuştur. Christiane’nin sağlık durumu ciddiyetini korumaktadır ve doktorlara göre herhangi bir şok hayati tehlike anlamına gelmektedir. Alex’in korkusu, annesinin bilincinin açılmasıyla karşılaşacağı yeni siyasal ve sosyal manzaranın onu sarsacağı ve belki de ölüm tehlikesine maruz bırakacağıdır.

Bu ihtimali azaltmak için Alex, arkadaşlarıyla birlikte, annesine “sosyalizmin” yıkılışını belli etmemeyi hedefleyen bir mizansenler silsilesi yaratır. Bunlardan en iddialısı, arkadaş grubunun çekip montajladığı sahte haber bültenleridir. Alex’in annesine izlettiği haber bültenlerinde, Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde ciddi bir siyasal ve sosyal dönüşüm süreci başlamış ve “duvar arkasına saklanan sosyalizm” anlayışı mahkûm edilmiştir. Yeni ve adına yaraşır bir sosyalizmi hedefleyen bu dönüşüm sonucunda duvar yıkılır ama duvarı yıkıp ötesine geçenler Doğu Almanlar değil Batı Almanlardır. Doğudaki bu yeni sosyalizm öyle ilham vericidir ki kapitalizmin bin bir melanetinden sıtkı sıyrılan Batılılar sosyalizme kavuşmak için duvarı alaşağı etmişlerdir.

“Elveda Lenin” elbette “nostaljik/ostaljik” bir film. Ancak onun nostaljisi, olmuş bitmiş bir geçmişi anmakla yetinmeyen, tam tersine sosyalizmin tüketilmemiş muazzam potansiyellerini bizlere hatırlatan aktif bir nostalji. Duvarın “öbür” taraftan da yıkılmasının hiç de olmayacak şey olmadığını, geçmişte başka yollara sapılmış olsaydı tarihin nasıl bambaşka olabileceğini gözümüzün içine sokan bir nostalji.

İhanete uğrayan devrim

Böyle bir aktif (ya da militan) nostalji, olmuş bitmişin “kıymetini bilmeye” dönük muhazafakâr bir tutumla yetinmez. Bize 1989’da “duvarın” devrimin değil, onun cesedinin üzerine düştüğünü; devrimin çoktan yoldan çıkmış, kendinden menkul bir bürokrasinin kendini meşrulaştırmaya dönük kof bir retoriğine dönüşmüş olduğunu hatırlatır. Çünkü muzaffer liberalizmin ve günümüzde onun ayna yansıması işlevi gören “zombi Stalinizmin” iddiasının aksine devrimin zıddına dönüşmesi, dejenere olması, devrimin ya da Bolşevizmin doğal evriminin sonucu değildi. Sovyetler Birliği’nin 1920’lerin sonlarından itibaren almaya başladığı biçim, Ekim’in ya da Bolşevik teori ve pratiğin mantıksal bir uzantısı değildi.

Ekim’den Gulag kamplarına giden süreç, devrimin tek bir ülkeye sıkışmasının, iç savaş ve emperyalist müdahale sonucunda işçi sınıfının fiziki varlığının zayıflamasının ve giderek büyüyen bir bürokrasinin oluşan boşlukta kendini toplumsal hayatın tek örgütleyicisi haline getirmesinin ürünüydü. 1920’lerin ikinci yarısına geldiğimizde, yalıtılmış, güçten düşmüş devrim ve onu gerçekleştiren kitleler sahneyi boşaltırken yerlerini devlet-partinin aygıt adamlarına bırakmaktadırlar. Belki sahne değişmemiştir, kızıl bayraklar halen dalgalanmaktadır ama oyun ve oyuncular tamamen değişmiştir artık. Henüz restorasyon söz konusu değilse de devrimin “Themidorcu” olumsuzlanması, “ihanete uğrayan” devrim içinde bir karşı devrim gerçekleşmektedir.

Bu karşı devrimci süreç kaçınılmaz bir kader değildi elbet. Tarih başka yollara sapabilir, devrim karşıtına dönüşmek bir yana bütün radikal potansiyellerini açığa çıkarabilirdi. Bir örnek verelim:  Geride bıraktığımız yüzyıla rengini veren ve onun bir “aşırılıklar çağı” olarak hatırlanmasına sebep olan iki temel gelişme, faşizmin yükselişi ve Sovyet devriminin yozlaşmasıydı. Bu iki hadisenin de ardında Alman devriminin makûs talihinin yattığı söylenebilir. Lenin’in ve tüm Bolşeviklerin sabırsızlıkla bekledikleri Alman devrimi, 1918-1923 yıllarında yenilgiye uğrayınca Sovyet devriminin tecridi de iyiden iyiye derinleşir. “Stalinizm”, yani bir bürokratik kastın işçi sınıfı üzerindeki diktatoryası tam da bu tecrit koşullarının ürünü olacaktır. Faşizm ise ancak yenilen devrimin bıraktığı boşlukta yükselecektir. Troçki’nin daha Nazizmin iktidar olmasından evvel Büyükada’da sürgündeyken yazdığı gibi, “1919 ocağındaki hafta, mart 1921 günleri, ekim 1923 geri çekilişi. Almanya’nın daha sonraki tüm tarihi bu hadiselerden türemiştir. Sonuna dek götürülmeyen devrim faşizme yelken açmıştır.”

Neticede geçmiş yüzyılın felaketlerinin müsebbibi devrim değil, tam tersine, devrimin potansiyellerini gerçekleştiremeden akamete uğraması, giderek karşıtına dönüşmesi, yenilmiş olmasıdır.

Yeniden “Aurora”

Ekim’in 100. yılında bize gereken bu yenilgiye hayıflanmak değil, geçmişte sapılmamış yolların, tüketilmemiş potansiyellerin, yitik mücadelelerin anısına sadakattir. Devrimin yenilgisi bir gecede söz konusu olmadı. Devrimin yozlaştırılmasına, devrim içindeki karşı devrimci dinamiğe karşı küçük büyük sayısız mücadele yaşandı. Bu acımasızca bastırılan ve sonuçsuz kalan mücadelelerin anısına sadakat, devrimin 100. yıldönümünde boynumuzun borcudur.

Daniel Bensaid’in hatırlattığı üzere tarih, olmuş olanı tasdik eden bir noterlik faaliyeti değildir. Bizler için tarih, ayakların baş olmaya cüret ettikleri (aslında çoğu o noterlik faaliyetiyle gizlenmiş ya da saptırılmış) epizodlardır esas olarak. Bugünkünden başka bir geleceğin ipuçları, altta kalanların birleşip direnme ve hatta bazen kazanma yeteneğini sergiledikleri o anlarda gizlidir. Hatırlamamız gereken de kıymetini bilmemiz gereken de o anlardır.

O gizli epizotlardan birini, üstelik Ekim’in yıldönümüyle alakalı birini kısaca hatırlatarak bitirelim. “Storozhevoy” adlı Sovyet fırkateyni, Ekim devriminin 58. yıldönümünde, 7 Kasım 1975’te Riga Körfezi’ndeki deniz gösterisine katılır. Geminin siyasi komiseri olan Valery Sablin önderliğindeki bir grup, 9 Kasım’da geminin kaptanını alıkoyup denizcilere hitap eder. Sablin, Kremlin rejiminin Leninist ilkeleri bir kenara bıraktığını, ülkenin yozlaşmış bürokratik bir klik tarafından yönetildiğini aktarır. Popüler bir komutan olan Sablin’in konuşmasıyla yaklaşık yüz elli kişilik mürettebat ayaklanmaya katılır. Bu arada denizciler, güvertede Eisenstein’ın 1905 yılında Odessa’da gerçekleşen denizci ayaklanmasını konu edinen “Potemkin Zırhlısı” filmini de izler.

Mürettebatın büyük bölümünü ikna eden Sablin ve arkadaşlarının planı, Leningrad’a gitmek ve orada zamanında Potemkin zırhlısının, hatta 1917’de Ekim’inde Aurora’nın yaptığı gibi bir başkaldırının işaret fişeği olmaktır. İsyan halindeki gemi Leningrad açıklarında radyo ve televizyon aracılığıyla halka hitap edecektir. Böylece yozlaşmış yöneticilerin devlet kurumlarından ayıklanması ve devrimin ilkelerine dönülmesini hedefleyen bir hareket doğmuş olacaktır.

Ancak gemiden kaçan bir subay, yetkililere olanları ihbar edince Baltık donanmasının yarısı ve 60 kadar savaş uçağı isyan eden geminin peşine düşer. Storozhevoy bombalanarak hareketsiz kılınır ve isyancılar Sovyet deniz komandolarınca yakalanır. Sablin yargılanır ve 3 Ağustos 1976’da kurşuna dizilir. İnfazından önce oğluna yazdığı bir mektubu, “İyimser ol ve devrimin daima kazanacağına inan” diye bitirecektir.

Kremlin ayaklanmayı bir Batı’ya kaçma girişimi olarak sunmaya çalışıp onun politik içeriğini gizlemeye çalışır. Çünkü esas gizlenmesi gereken, devrim adına yönetenlerin devrime çoktan ihanet etmiş oldukları, onun mumyalanmış cesedinin üzerinde hükmettikleri gerçeğidir. Sablin’in ve  “Storozhevoy” savaş gemisinin hatırlattığı budur. Onlar, tıpkı Alex ve arkadaşları gibi, “reel” diye anılan ancak gerçekte bir kastın iktidarını meşrulaştırmaya dönük kof bir retoriğe dönüşmüş “sosyalizmden” başka bir sosyalizme işaret etmeye çalışırlar. Geleceğimizin yeni Ekim’lerinin ipuçları, tarihin hâkim cereyanına ters düşmüş, geçmişin bu gizli-kaçak anlarında gizli aslında. Ekim’in yıldönümünde andığımız, yüz yıl önce devrimi yapanlar kadar ona sadık kalmak adına başkaldıranlara ait bu bastırılmış anlar da olmalı…

Bulunduğu kategori : Sol

Yazar hakkında

İlgili Yazılar