Eğitim-Sen’de kriz ve çıkış yolları -

Eğitim Sen 10’uncu Olağan Genel Kurul’da, adeta mezarlıktan geçerken ıslık çalmayı yeğlemiş, sorunları görmezden gelmeyi tercih etmiştir. Kuşkusuz bu tercihin geçerli nedenleri ortaya konulabilir, bu hassas dönemde tartışmaların önü bilinçli bir şekilde kesilmiş olabilir. Ancak, sorunlar ortaya konulup halının altına süpürülürse, en büyük kötülüğün Eğitim Sen’e yapılmış olacağı unutulmamalıdır.

Eğitim Sen 10’uncu Olağan Genel Kurulu, 26-27-28 Mayıs 2017 tarihlerinde, Ankara’da gerçekleştirildi. Kongrede tartışılan konular arasında, 29 Aralık barış grevi ve Nuriye Gülmen ile Semih Özakça’nın işlerine geri dönmek için yaptıkları açlık grevi ön plana çıkarken; yaşanan üye kayıpları, silikleşen sendikal etki, daralan eylemlilikler, ihraçlar konusundaki kahredici sessizlik ve adeta ihraçları kabullenme, üyelerin sendikaya yabancılaşması, şube kongrelerindeki yönetici ve delege bulamama sorunu ve en önemlisi de önümüzdeki üç yıllık süreçte bu sorunları nasıl çözüleceğine dair bir yol haritası gibi konular hemen hemen hiç konuşulmadı.

Konuşulmayan konular arasına sendikanın yapısal, örgütsel ve programsal bir krizin içinde olduğu gerçeği de eklenebilir.

Evet, Eğitim Sen, yüz yıllık eğitim emekçileri hareketinin hemen hemen hiçbir döneminde olmadığı kadar sistemik bir krizin içindedir ve daha da kötüsü, sendikanın ana omurgasını oluşturan sendikal dinamikler, ne bu krizin farkındadır, ne de bu krize yönelik bir çözüm önerileri vardır. Genel kurul sırasında sendikal dinamiklerin çıkardığı broşürler incelendiğinde, bu iddiamızın ne denli haklı olduğu görülecektir.

Eğitim Sen delegasyonu, 10’uncu Olağan Genel Kurul’da, adeta mezarlıktan geçerken ıslık çalmayı yeğlemiş, sorunların üzerine gitmek yerine, görmezden gelmeyi tercih etmiştir. Kuşkusuz bu tercihin geçerli nedenleri ortaya konulabilir; bu hassas dönemde tartışmaların önü bilinçli bir şekilde kesilmiş olabilir ancak, sorunlar ortaya konulup tartışılmaz, halının altına süpürülürse, en büyük kötülüğün Eğitim Sen’e yapılmış olacağı unutulmamalıdır.

Biz, bu yolu seçmeyip, hem yıllar sonra yeniden şube yürütme kuruluna girerek elini taşın altına koymuş biri, hem de 26 yıllık bir üye olmamız nedeniyle, sorunlara ve çözüm önerilerine objektif bakabilecek biri olarak tespit ettiğimiz sorunları ve çözüm önerilerini ortaya koymaya çalışacağız.

Eğitim Sen’in yaşadığı krizin dışsal ve içsel olmak üzere iki ana grupta toplayabileceğimiz nedenleri vardır;

A) Dışsal nedenler;

1- Neoliberalizmin etkileri.

2- İktidarın, sendikayı yok etme politikası.

B) İçsel nedenler;

1- Program ve ilkelerde yenilenmeme.

2- İç demokrasi sorunları.

3- Sendikal bürokrasi, olarak sıralanabilir.

 

A) Dışsal nedenler;

1- Neoliberalizmin etkileri: Öncelikle neoliberalizmin ne anlama geldiğini ve sendikaları ilgilendiren boyutuyla çalışma yaşamını nasıl dönüştürdüğünü irdelemek gerekiyor. Neoliberalizm; her şeyden önce bir politik-ekonomik pratikler teorisidir. Bu teori, insan refahını arttırmanın en iyi yolunun güçlü özel mülkiyet hakları, serbest piyasalar ve serbest ticaretin temel alındığı bir kurumsal çerçeve içinde bireysel girişim, beceri ve hürriyetlerini serbest bırakmak olduğunu iddia eder. Devletin rolü, bu pratiklere uygun bir kurumsal çerçeve yaratıp, sonra o çerçeveyi korumaktır. (1) Neoliberalizm, kapitalizmin, yaşadığımız döneme ait uygulamasıdır. Kapitalizmden farklı bir şey değil, bugünkü kapitalizmdir.

Ancak neoliberalizmi irdelemeye geçmeden önce kapitalizmin bir önceki aşaması olan ‘Refah devleti’ modelinin özelliklerine bakmak gerekiyor. Refah devlerinin birikim rejimi, Fordist birikim rejimidir. (2)

Birikim rejimleri artı değerin elde edildiği tarihsel formlardır. Fordist birikim rejimi ise II’nci Dünya Savaşı’ndan sonra yaygınlaşan, kitle üretimi ve tüketimine dayanan kapitalizmin tarihsel birikim rejimlerinden biridir. Bu birikim rejimi, dört kriter çevresinde incelenebilir.

-Fordist emek süreci, toplumsal ve teknik iş bölümünün birlikteliğini belirtir. Fordist üretim, ölçek ekonomisi içerisinde dayanıklı tüketim ürünlerinin kitlesel üretimidir. Böyle bir üretim biçimi temelde yarı kalifiye emek gücüne dayanır. Emeğin örgütlenme düzeyi yüksektir ve sendikalar aracılığıyla toplu pazarlıklara katılır.

-Fordist birikim rejimi, merkezi ulusal ekonomi içerisinde kitle üretimi ve tüketimine dayanır. Makro-ekonomik çevrim şöyle gerçekleşir: ölçek ekonomisine dayanan üretimde, üretkenliğin arttırılmasıyla birlikte, ücretler de artmaktadır. Ücretlerin artması pazarda talebin artması olarak sermayedara yansır. Talebin artmasıyla karlar gerçekleşir ve sermaye, üretkenliği arttırmak için yeniden yatırıma yönelir.

-Fordizmin düzenleme biçimini örgütlenmiş emek ve işveren kurumları arasındaki toplu pazarlıklar oluşturmaktadır. Refah devleti bu pazarlığa arabulucu olarak katılır. Ancak devletin ekonomiye müdahalesi arabuluculuk rolüyle sınırlı değildir. Devlet aynı zamanda bir üretici olarak ekonomide yer alır. Kamu iktisadi teşebbüsleri tipi örgütlenmelerle bir yandan sermayeye ucuz girdi sağlar; bir yandan da istihdam yaratır.

-Refah devletinin toplumsallaşma modeli ise anne, baba ve çocuktan oluşan çekirdek aileye dayanır. Bu modelde baba çalışır ve aileyi geçindirebilecek düzeyde ücret alır. Çalışanların ömür boyu iş garantisi vardır.

Buna karşılık, neoliberal dönemin birikim rejimi, esnek birikim rejimidir. Esnek birikim rejiminin özelliklerini de şöyle sıralayabiliriz;

-Emek süreci, dayanıklı tüketim ürünlerine doymuş olan pazarların yeni gereksinimlerine göre ayarlanmaktadır. Amaç, ürün çeşitliliğine olan talebi karşılamaktır. Bu koşullara cevap verebilmek için emek süreci Fordizm’de olduğu gibi yarı-nitelikli işçinin üretimdeki sabit rolüne değil, nitelikli, çok işlevli kafa işçisi ile niteliksiz işçinin bir arada ancak değişen kombinasyonlarla çalışmasına bağlıdır. Esnek emek sürecinden beklenen, yabancılaşmanın ve işçi memnuniyetsizliklerinin ortadan kaldırılabilmesi ve kitle üretiminin durgunluğundan kurtulmaktır.

-Esnek birikim rejimi, esnek ve sürekli yeniliğe dayanan bir birikim rejimidir. Kitle üretimini karşılayan kitle tüketimi modelinin yerini, ürün çeşitliliğine dayanan esnek üretim ve yenileme süreci almıştır. Talebin niteliği, ürün çeşitliliğini belirler. Bu durumda pazara ilişkin bilgi, üretimin girdisi haline gelmiştir. Bu sebeple bilgi-temelli ekonomidir. Esnek birikim rejiminde, nitelikli merkez işçiler yüksek ücret almaktadırlar ve pazarda talebin kaynağını oluşturmaktadırlar. Daimi olarak yenilenen ve farklılaşan ürünler böylece üst düzey ücretlilere hitap etmektedir. Karların gerçekleştirilmesi sonrasında daha esnek üretim araçlarına yatırım yapılacak, buna uygun olarak emek süreci ve organizasyonu yeniden düzenlenecektir. Üretim artışı, ürün çeşitliliğinin arttırılmasına ve sürekli yenilenmeye bağlıdır.

-Emek süreci, nitelikli, yüksek gelirli merkez işçiler ile niteliksiz ve düşük gelirli çevre işçiler arasında bölündüğünden, düzenleme biçiminin bir öğesi olarak ücretlerin belirlenmesinde Fordizm’e damgasını vuran toplu görüşme ve pazarlıkların yerini, sektör içi yahut işletme içi pazarlıklar almıştır. Ancak, merkez işçilerin aldığı ücret düzeyinin, diğer işçileri kapsayacak bir şekilde genelleştirilmesi söz konusu değildir. Böylece emek gücünde olduğu kadar toplumsal genel refah içinde de kutuplaşma başlayacaktır. Çevre işçilerinin ücretlerinin belirlenmesinde ise küresel rekabet önemli bir rol oynamaktadır. Arz, git gide dünya pazarları için yapılmaya başlandığından rekabet yüzünden çevre işçilerinin ücret düzeyi git gide daha fazla düşecektir; çünkü ücretlilik ilişkileri yalnızca yurt içi talebin kaynağı olarak değil, üretimin uluslararası maliyeti olarak görülmeye başlanmıştır. Böyle bir durumda ücreti, yalnızca ulusal emek piyasası değil, uluslararası emek piyasalarında emek gücünün maliyeti belirleyecektir.

-Esnek birikim rejiminin henüz kendisine has bir toplumsallaşma modeli yoktur. Ancak genel yönelim, ulusallık karşısında yerelliği, bölgeselliği ve dünya vatandaşlığını ön plana çıkarmaktadır. Böylece kimliksel aidiyet, ulus devlet düzleminden bir alt veya üst düzlemlere kaymaktadır. Esnek birikim aynılıkları değil, farklılıkları ve farklılaşmış hayat stillerinin öne çıkartmaktadır.

Bu anlamıyla neoliberalizm, uygulamada şu noktaları ön plana çıkarır;

Piyasaların Üstünlüğü: Özgürleştirici serbest girişim veya özel teşebbüsün toplumsal zararları dikkate alınmaz. NAFTA’da olduğu gibi uluslararası ticaret ve yatırımlara açıklık esastır. Sendikasız işçiler sayesinde ücretleri düşürmek ve uzun yıllar zorlu mücadeleler sonucu kazanılmış olan işçi haklarını azaltmak. Daha çok fiyat kontrollerine son vermek. Yani sermaye, mal ve hizmetler dolaşımının tam serbestliği. Bizleri ikna etmek için kontrol edilmeyen piyasaların ekonomik büyümeyi artırmak için en iyi yol olduğu söylenir.

Kamu Harcamalarının Azaltılması: Çoğunlukla eğitim ve sağlık gibi hizmetlere yönelik kamu harcamalarının azaltılmasını içerir. Yoksullara yönelik sosyal güvenliğin azaltılması. Yol bakımı, köprüler ve şebeke suyu temini gibi alanlarda dahi kamu harcamalarının azaltılması da buna dâhildir. İş âlemi için sübvansiyon ve vergi kolaylıklarına karşı değillerdir.

Kuralsızlaştırma: İş güvenliğini sağlamak için alınan önlemler de dâhil olmak üzere kâr oranlarını azaltan her türlü şeyde hükümet düzenlemelerinin azaltılması.

Özelleştirme: Kamuya ait kuruluşları, mal ve hizmetleri özel yatırımcılara satmak. Buna bankalar, stratejik endüstriler, demiryolları, otoyollar, elektrik dağıtımı, okul, hastahane ve hatta tatlı-kaynak sular da dâhildir. Daha yüksek verimlilik için yapıldığı söylense de özelleştirme uygulamaları zenginliğin belli ellerde toplanmasına ve halkın ihtiyaç duyduğu şeyler için daha fazla ödeme yapması ile sonuçlanır.

-Kamu Malı ve Ortaklaşmanın Yok Edilmesi: Bunların yerine bireysel sorumluluğu geçirmek. Sağlık harcamaları, eğitim ve sosyal güvenlik gibi yoksulların mahrum bırakıldığı temel alanlarda kendilerinin suçlu hissettirilmesi.

Bu özellikleriyle neoliberalizm, Eğitim Sen’in örgütlenme alanları olan üniversiteyi, ilk ve orta öğretim okullarını bölmüş, parçalamıştır. Her ile bir üniversite, 4+4+4 eğitim yasasıyla okulların, ilkokul ve ortaokul olarak ayrılması, yeni okul ve derslikler yapılarak okulların küçültülmesi, refah devleti döneminin büyük iş yerleri anlayışından, neoliberal devlet döneminin bölünmüş, parçalanmış iş yerleri anlayışına dönüşümü göstermektedir. İş yerleri küçülünce, bu iş yerlerinde örgütlenmeler de bölünmekte ve gittikçe küçülmektedir.

Refah devleti dönemindeki, ölçek ekonomisi içerisinde dayanıklı tüketim ürünlerinin kitlesel üretimi sona ermiş, dolayısıyla böyle bir üretim biçiminde gereksinim duyulan yarı kalifiye emek gücüne ihtiyaç kalmamıştır. Bunun yerine ürün çeşitliliğine dayanan esnek üretim ve yenileme süreci geçmiş, az sayıda nitelikli işçiler hem üretimde, hem de tüketimde belirleyici konuma yükselmiştir. Bu kesime yapılacak ücret ödemeleri de herhangi bir sendikal mücadelenin konusu olmaktan çıkmış, diğer niteliksiz işçiler ise tabir caizse piyasanın insafına terk edilmiştir.

İş yerleri bölünüp, parçalanınca büyük iş yerlerinde örgütlü sendikalar da küçülmüş, üye kayıpları yaşanmıştır. Az sayıda kalifiye elemana yüksek ücretler ödeyen neoliberal sistem, öğretmenler gibi meslek gruplarını da niteliksizleştirerek piyasanın insafına terk etme noktasına getirmiştir.

Esnekleşme ve güvencesizleştirme uygulamaları eğitim alanına da girmiş; sözleşmeli öğretmenlik, ücretli öğretmenlik gibi statüler yaratılarak öğretmenliğin uzmanlık mesleği olmaktan çıkarılmasının yolu açılmıştır.

Kamu harcamalarının azaltılması, kuralsızlaştırma, özelleştirme, kamu malının ve ortaklaşmanın yok edilmesi, eğitim, sağlık, konut, emeklilik, sosyal güvenlik gibi alanlarda kazanılan hakların yok edilmesi gibi uygulamalar eğitim emekçilerini de bu cenderenin içine almış ve örgütlenme düzeylerini düşürücü etki yapmıştır.

2- İktidarın, sendikayı yok etme politikası: Bu konuda çok söz söylemeye gerek yoktur. Eğitim Sen 2014-2017 Çalışma Raporu’na bakmak durumun vahametini anlamaya yetecektir; Şöyle ki; “AKP ve savunucularının yaşamın gerçekleriyle örtüşmeyen, sadece söylem düzeyinde olan ve en fazla televizyon reklamları kadar etkili olabilen “Yeni Türkiye”sini anlamak için yakın geçmişte yaşananlara bakmak yeterlidir. “Yeni Türkiye”, işçi ve emekçiler açısından madenlerde, inşaatlarda insanlık dışı koşullarda çalışmak zorunda bırakıldığı için iş cinayetlerine kurban gitmek anlamına gelmektedir. Sendikalaşınca işten atılmak, hakkını aradığı zaman işsiz kalmak, haksızlıklara itiraz ettiğinde fazla baskı ve şiddete uğramak demektir. Anadilinde eğitim hakkı kullanılmak istendiğinde devletin güvenlik güçlerini karşısında bulmak, baskıya ve şiddete maruz kalmak demektir. Son yıllarda artarak süren bütün olumsuzluklar, hak kayıpları, yaşanan felaketler, peş peşe yaşanan iş cinayetleri vb gibi gelişmeler, insanların günlük yaşantısında derin izler bırakan sorunların, iktidarın sık sık yaptığı gibi artık masa başında üretilmiş slogan ya da söylemlerle üzerinin örtülmesinin mümkün olmadığını göstermektedir. Hükümet ve devlet politikalarına yönelik en küçük eleştiri ya da itiraz “terörle mücadele” ve “kamu güvenliği” gerekçesiyle zorla bastırılmış, başta KESK’e üye sendikalarda örgütlü olan kamu emekçileri olmak üzere, akademisyenler, muhalif gazeteciler, özgür basın emekçileri ve iktidarın önünde diz çökmeyen tüm emek ve demokrasi güçleri baskı, şiddet ve zorbalıkla sindirilmek istenmiştir.”(3)

Bu baskılar sonucunda, 15 Temmuz darbe girişim sonrası bin beş yüze yakını Eğitim Sen üyesi olmak üzere, 3 bin 200 civarında kamu emekçisi ihraç edilmiş, yaşanan korku ortamında yirmi binin üzerinde Eğitim Sen üyesi istifa etmiştir.

B) İçsel nedenler:

1- Program ve ilkelerde yenilenmeme:

Eğitim Sen tüzüğünün, 2.maddesinin c, fıkrasında, “Toplumun bütün bireylerinin, temel insan hakları ve özgürlükleri doğrultusunda, herkesin kendi anadilinde, cins ayrımcı olmayan, eşit demokratik, laik, bilimsel, parasız ve kamusal nitelikli eğitim görmesini savunur” amacı yer almaktadır. Sendika, bu maddeye dayanarak zaman zaman gündeme gelen laiklik uygulamaları ile ilgili kararlar almakta, açıklamalar yapmaktadır.

Bu konuda önemli bir kararı da 2013 yılında yaşanan başörtüsü tartışmaları sırasında almıştır. Başörtüsünü de içinde barındıran serbest kıyafet uygulaması kararını geciktirmiş, bu arada, “7 Haziran tarihinde ilk ve ortaöğretim okullarında “laiklik dersi” işlenmesi amacıyla, “Laik ve Bilimsel Eğitimin Neden Önemli Olduğunu Öğrencilerimize Anlatırken İzlenebilecek Yol Haritası” başlıklı bir yazı yayımlamış, yazıda; “Laiklik, devlet yönetiminin, eğitimin, hukuk kurallarının ve bir bütün olarak toplumsal yaşamın dini kurallara göre değil, akla ve bilime dayandırılmasıdır.” şeklinde tanımlanmıştır. (4)

Bizce, çeşitli disiplinler dikkate alınarak laiklik şu şekilde tanımlanabilir; Laiklik; din ve devlet işlerinin ayrılması, devletin din kurallarına dayanmayıp, pozitif hukuka dayanması; devletin ve dinin birbirinden bağımsızlaşması; devletin din ve inançlar karşısında tarafsız olması; dinsel görüş ve kurumların, siyasal otoritenin dayanağı olmaktan çıkarılması, devlet otoritesinin ve siyasal otoritenin meşruluğunun tanrısal değil, dünyevi bir kaynağa yani halka dayanması; bilginin referansının tanrısal olmaktan çıkarılıp, tamamen beşeri-rasyonel bir temele oturtulmasını ifade eder.

Bu noktada çokça yapıldığı gibi laiklik ile sekülerizmi karıştırmamak gerekiyor. Türkiye’de sıklıkla devlet ile din arasındaki ilişkiyi anlatmak için kullanılan “laiklik” ile din-toplum- modernleşme üçgeninde yaşanan ilişkiyi değerlendiren sekülerleşme kavramları birbiri yerine kullanılıyor. Sekülerleşme, belli bir zaman dilimi içerisinde, modernleşmenin etkisi ile dinin, dinimsi mekanizmaların ve batıl inançların toplumsal düzeydeki prestijlerinin ve topluma etki etme güçlerinin göreceli olarak azalması demektir. (5)

Bir eğitim sendikası tabi ki laiklik mücadelesi yapar ve yapmalıdır da. Ancak toplumsal alanda kendi mecrası içinde akmakta olan din-toplum ilişkilerine yukarıdan müdahale anlamına gelebilecek olan kimi uygulamaları kesinlikle yapmamalıdır. Bu alan din ve vicdan özgürlüğünü de içeren tartışmalı bir alandır ve on yıllardır solun ve sendikaların yumuşak karnı olmaya devam etmektedir.

Bu noktada, Eğitim Sen yukarıdaki açıklamaya ve başörtüsü kararında takındığı yasakçı anlayışa benzer açıklamaları birçok kez yapmıştır. Bu yasakçı laiklik anlayışı nedeniyle, muhafazakâr-mütedeyyin eğitimcileri örgütleme şansı zaten en baştan ortadan kalkmıştır. Halbuki bir emek örgütünün, emekçileri bölen bu tür konularda, daha özgürlükçü, uluslararası belgelerde de ifadesini bulan din ve vicdan özgürlüğünü içeren bir laiklik anlayışını ortaya koyması gerekir.

Kentleşme, kapitalistleşme, modernleşme ve bilimsel ilerlemelerle doğru orantılı bir şekilde sekülerleşen Türkiye toplumuna ve eğitim emekçilerine, daha özgürlükçü bir laiklik anlayışını sunmanın zamanı gelmiştir.

2- İç demokrasi sorunları:

Eğitim Sen son yıllarda şube seçimlerinden, genel merkez seçimlerine, eylem kararlarının alınışından, faaliyetlerin yürütülüşüne, şube yürütme kurullarının çalışmasından, genel merkez organlarının çalışmasına kadar tüzüğünde ifadesini bulan demokratik merkeziyetçilik ilkesinden oldukça uzaklaşmıştır.

Bu anlamda yakın tarihte yapılan bir araştırmada; (6) Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası üyesi öğretmenlerin sendikalarından beklentilerini ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu anlamda Eğitim Sen tüzüğünde, diğer bazı amaçlarının yanı sıra;

-Kendi iç işleyişinde demokratik merkeziyetçilik esaslarına göre çalışır.

-Üyelerinin eleştiri ve öneri haklarını kullanmalarını, karar süreçlerine katılmalarını özendirir, gibi amaçlarda billurlaşan iç demokrasi sorunları ortaya konulmuştur. Araştırma sonuçlarına göre;

“Öğretmenlerin, Eğitim Sen’in karar alma süreçlerine katılıp katılamadığına ilişkin görüşlerine göre katılımcıların yüzde 83.34’ü karar alma süreçlerine katılamadığını, yüzde 16.66’sı katılabildiğini belirtmiştir.

Üyelerinin Eğitim Sen’in karar alma süreçlerine katılıp katılamadığı konusunda, tüzüksel bir engel yok, uygulamada problem var, benden kaynaklı nedenlerle katılamıyorum, bürokratizme doğru bir gidiş var, grupsal çıkarlar ön plana alınıyor, tabandan çok bir şey gitmiyor, üyelerin karar alma süreçlerine katılamadığı, katılımı engelleyici bir mekanizma yok ve katılabiliyorum ama demokrasi yeterince işlemiyor gibi nedenlerle üyelerin karar alma süreçlerine katılamadığı ortaya çıkmıştır.

Öğretmenlerin Eğitim Sen’in karar alma süreçlerine katılıp katılamadığına ilişkin görüşlerini genel olarak değerlendirdiğimizde, üyelerin karar alma süreçlerine katılamadığına ilişkin görüşleri Eğitim Sen’in “Eğitim ve Bilim Emekçilerinin Yaşadıkları Sorunlar, Örgütlenme Durumları ve Sendika İlişkileri 2009 ve 2014 Türkiye Taraması” araştırmasındaki gruplaşma ve kararların tepeden alınması sorunu ile benzeşmektedir. Kayıkçı’nın (2013:120) araştırmasına göre de üyeler etkili ve demokratik sendika istemektedir. Taşdan’ın (2013:256) araştırmasında yer alan sendika üyesi olan ve olmayan öğretmenlerin eğitim sendikalarının işleyişini demokratik bulmadıkları görüşü de bu durumla benzeşmektedir.”

Kuruluşundan bu yana üyesi olduğumuz Eğitim Sen’in son 10-15 yılda demokratik merkeziyetçilik ilkesini işletmediğini ispat etmek için bilimsel araştırmalara da gerek yoktur. Zira, görünen köy kılavuz istemez, herhangi bir Eğitim Sen şubesine giden, herhangi bir basın açıklamasını izleyen, herhangi bir mitinge katılan birisi, eski dönemlere göre üye katılımının ne derece düştüğünü çok net bir şekilde görebilir.

3- Sendikal bürokrasi:

Aynı araştırmada, Eğitim Sen üyelerinin yüzde 20’sinin de bürokratikleşmeden şikâyetçi olduğu gerçeği ortaya çıkmıştır.

Bu anlamda, bürokratikleşmeyle ilgili çok bilinen ‘Tunç Yasası’ndan kısaca söz etmek gerekiyor. Bilindiği gibi, ‘Oligarşinin tunç yasası kuramı’ Alman sosyolog Robert Michels tarafından 1900’lerin baslarında ortaya atılmıştır. (7) Bu kurama göre, amacı veya yöntemleri ne olursa olsun, bir sistemdeki birey sayısı belli bir miktarın üzerine çıktığında, bireyler arasında iletişim sorunları yaşanmaya başlayacak, bu sorunun üstesinden gelinmek üzere gruplar oluşturulduğunda ise grupların kendi arasındaki iletişim mekanizması, bürokrasiyi doğuracak, bürokrasinin güçlenmesi de oligarşiyi getirecektir.

Gruplar arasında iletişimi sağlayan ve karar kontrol mekanizmasını işleten zümre bir süre sonra kendilerini olduklarından daha yetkin ve temsil ettiklerinden daha seçkin, feda edilemez görecekler ve hâkim elit zümreyi hayata geçireceklerdir. Michels’e göre, demokrasi ve bürokrasi bir arada bulunamaz ve işleyemez. O, oligarşiye tedbir olarak, değişken hiyerarşik sistemi, liderlere mutlak güç verilmemesini ve her zaman liderlerle diğerleri arasında açık iletişim hattının tutulmasını önermiştir.

Büyük çaplı örgütler yöneticilerine güç konusunda neredeyse bir tekel konumu sağlarlar. Siyasi partiler, sendikalar ve diğer tüm büyük örgütler bürokratik bir yapı ve hiyerarşik biçimde örgütlenmiş önceden tahmin edilebilir bir örgütlenme sistemi geliştirme eğilimindedirler. Michels’in belirttiği gibi: “Bürokrasi örgüt ilkesinin kaçınılmaz sonucudur…”

Liderler, politikaları değiştirmeye çalışan üyeler üzerinde engellenmesi hemen olanaksız avantajlar sağlayan birçok kaynaklara sahiptirler. Bu kaynaklar:

a) İleri seviyede bilgi, örneğin üyelerin örgütün programlarına itaatini sağlamakta kullanabilecek çok sayıda bilginin liderde toplanması;

(b) Liderlerin üyeleriyle iletişimini sağlayabilecek biçimsel araçlar üzerinde denetim kurması, mesela yayın faaliyetlerinin kontrolü ve propagandada kitle ile buluşma araçları

(c) Politika sanatındaki hüner ve vasıfları; örneğin liderler hitabet sanatını kullanmak, makaleler yazmak ve grup etkinliklerini örgütlemek konularında daha ustadırlar.

Liderler kendi otoritelerine ya da mevkilerine karsı örgüt içinden bir tehditle karşılaştıklarında aşırı saldırgan bir tavır sergilerler ve böyle bir durumda birçok demokratik hakka zarar vermekte tereddüt etmezler. Örgüt üzerinde egemenliği kaybetmek demek onları önemli bireyler yapan bir kaynağı kaybetmek demektir; bu sebepten liderler, baskıcı yöntemler kullanmalarını gerektirse de mevkilerini koruma yolunda güçlü bir güdüye sahiptirler.

Araştırma sonuçlarında da ortaya çıktığı gibi yüzde 20 civarında da olsa bürokratikleşmeden şikâyet edilmesi Eğitim Sen gibi bir örgütün üzerinde dikkatle düşünmesi gereken bir sorundur.

Buraya kadar, Eğitim Sen’in yaşadığı krizin dışsal ve içsel nedenlerini bu şekilde tespit ettikten sonra, krizi ortadan kaldıracak önerileri de şu şekilde açıklamak mümkün;

-Neoliberalizmin esnek birikim rejiminin dayattığı, esnek çalışma, güvencesiz çalışma, örgütsüz çalışma, kuralsız çalışma ilişkilerine karşı; güvenceli, tam zamanlı ve örgütlü çalışma ilişkilerini öneren, bunların hayata geçmesi için mücadele eden bir perspektif ortaya konulmalıdır.

-Neoliberalizm, iş yerlerini bölüp, parçalayarak sendikal örgütlenmeleri dağıtma yoluna giderken, emekçiler de refah devleti döneminin büyük sendikal örgütlenmeleri, büyük iş yeri örgütlenmeleri, genel merkezden yönetilen hantal sendika, gücün genel merkezde toplandığı hareketsiz bir örgüt, yerellerin söz hakkının olmadığı, kararların tümünün merkezden alındığı merkeziyetçi bir model yerine; tam da neoliberal modelin, iş yerlerini bölüp parçalamasına cevap olarak, yerellerde hızlı ve etkili karar alabilen, emekçileri nitelikli-niteliksiz diye bölen neoliberal mantığa karşı, iş yerlerindeki bütün çalışanları hatta hizmet alanları da örgütleyebilen bir fiili-meşru mücadele hattı örmelidir.

-Neoliberalizmin kuralsızlaştırma, özelleştirme, kamu harcamalarının yok edilmesi, kamu malı ve ortaklaştırmanın lügatten çıkarılması çabalarına karşı; yerellerde kendi kendini yöneten, kooperatif türü yeni eğitim modelleri ortaya koymalı ve yeni bir kamusallığı tartışmaya açmalıdır.

-İktidarların her dönem hedefi haline gelen Eğitim Sen bundan gocunup, sürekli sızlanarak negatif sendikacılık yapmak yerine, hedef haline gelmesinin ekonomik, sosyal, siyasal ve sınıfsal tahlilini yaparak bu konuda üyelerini ve kamuoyunu bilgilendirmelidir.

-Programsal anlamda, hukukun, yasaların ve bilginin, dinsel referanslara dayanması değil akla dayanması anlamına gelen bir laiklik anlayışını programına alırken; modernleşmenin etkisiyle zaten sekülerleşmekte olan toplumsal alana müdahale etme anlamına gelen dinsel ritüeller ile ilgilenmekten vazgeçmelidir. Toplum mühendisliği tarihin hiçbir döneminde sonuç alamamıştır. Kaldı ki; iktidarların dinselleştirme politikalarından şikâyet eden bir örgütün tersine uygulamaları istemesi kendi içinde çelişkili bir durumdur. Örneğin; yatıp-kalkıp seçmeli din dersleri kalksın, imam-hatipler kapatılsın, Kur-an kurslarına son verilsin, okullardaki mescitler kapatılsın diye boş yere kürek çekip muhafazakâr kamu emekçilerine hakaretvari söylemlerde bulunacağına, zorunlu din derslerinin kaldırılması için ciddi bir mücadele örgütlemelidir.

-Eğitim Sen’in karar alma süreçlerine üyelerin de rahatlıkla katılımını özendirecek tedbirler alınmalıdır. Sendika şubelerinde delegelerin değil bütün üyelerin seçimlerde oy kullanabildiği doğrudan seçim ve sendika yürütme kurullarında tüm grup ve bireylerin temsiliyet hakkı kazanabileceği nispi seçim sistemine geçilmelidir. Bugünkü şubelerde delegelik ve çoğunluk sistemine dayalı seçim sistemi sendikayı içten çürüten, üyelerin birbirine ve sendikaya yabancılaşmasına neden olan anti-demokratik bir seçim sistemidir. Demokrasiyi hayatın her alanında savunan bir örgütün, kendi organ seçimlerinde anti-demokratik seçim yöntemlerini uygulaması düşündürücüdür.

-Organlarda en fazla iki yıl görev yapma kuralı sendikal bürokrasiyi engelleyici işlev görmektedir ancak iki yıldan sonra bir dönem ara verilerek, yeniden yönetim organlarına seçilebilme kuralı kaldırılması, bir üye en fazla iki dönem yönetici olabilmelidir. Aksi halde bürokratikleşme kaçınılmazdır. Günümüzde bile ne yazık ki tıpkı işçi sendikalarında olduğu gibi bir dönem ara vererek 20-25 yıl yöneticilik yapan üyelere rastlanmaktadır.

-Bürokratikleşmeyi önleyecek bir başka kural da geri çağırma ilkesinin tüzüğe girmesi ve uygulanmasıdır. Seçimi geçirdikten sonra, hiç çalışma yapmayan yöneticiler olduğu gibi, kerameti kendinden menkul bir takım her şeyi bildiğini düşünen yöneticilere de rastlanmaktadır.

-Profesyonel yöneticilik, bugünkü haliyle sadece merkez yürütme kurullarında uygulanmalı, var olan haliyle bile spekülasyonlara neden olan şubelere profesyonel yöneticilik hakkı verilmemelidir.

Son olarak, Eğitim Sen bilgi teknolojilerini kullanabilen, sosyal medyada etkili, üyelerini zaman ve mekândan bağımsız bir şekilde internet üzerinden tartıştırabilen, iç demokrasi kanallarını tamamen açmış, internet üzerinden üyelerine yönelik sendikal eğitim çalışmaları yapabilen, hayata geçireceği yenilikleri bilimsel araştırmalarla ortaya koyan, dinamik bir eğitim sendikası olmalıdır.

Bu potansiyel Eğitim Sen’de vardır.

10’uncu Olağan Genel Kurul’da, heyecansız ama umudunu yitirmeyen, her duygusal konuşmada gözlerinden yaşlar süzülen, örgütlü olmanın verdiği ağır yükü taşımaya kararlı, yaşanan onca olumsuzluğa karşı hala dip diri kalabilen bir Eğitim Sen tablosu vardı.

Bu tabloya, çözülme değil yeniden doğrulma ve ayağa kalkma yakışır.

 

*Eğitim Sen Gaziantep Şube Sekreteri

—-

(1) Harvey, David (2015). Neoliberalizmin Kısa Tarihi. Sel Yayıncılık.İstanbul

(2) Jessop, Bob (2004) Birikim Stratejileri, Devlet Biçimleri ve Hegemonya Projeleri, içinde Clarke, S. (der) “Devlet Tartışmaları: Marksist Bir Devlet Kuramına Doğru” Ankara: Ütopya, s.208

(3) Eğitim Sen 2014-2017 Çalışma Raporu. Ankara 2017

(4) www.egitimsen.org.tr/ekler/5492309dd26f6ae_ek.doc?tipi=2…X

(5) Ertit, Volkan. (2014), Sekülerleşme, Liberte Yayınları.

(6) Aksoy B. Günbayı İ.(2016) EĞİTİM SEN ÜYESİ ÖĞRETMENLERİN SENDİKALARINDAN BEKLENTİLERİNE İLİŞKİN GÖRÜŞLERİ. Eğitim Bilim Toplum Dergisi / Education Science Society Journal Cilt :14 Sayı :54 Bahar Spring: 2016

(7) Han, Gamze (2010) Robert Michels ve Oligarşinin Tunç Kanunu

http://www.maliyetis.com/wp-content/uploads/2010/05/ROBERTMICHELS1.pdf

 

Bulunduğu kategori : Sınıf Hareketi

Yazar hakkında