Devrimci zamanımız olarak kadın grevi – Cecilia Palmeiro -

Arjantin’deki Ni Una Menos hareketinden Cecilia Palmeiro, kadın grevi fikrinin nasıl uluslararası bir olguya dönüştüğünü ele alıyor.

(Çeviri: Başlangıç Kolektifi)

Yeni bir feminist mücadeleler çağının başlangıcını işaret eden radikal bir eylem olarak kadın grevi fikri, en az yüz yıldır, örgütlü kadınların kolektif tahayyülünde. Arjantin’de Ni Una Menos (Bir Kadın Daha Eksilmeyeceğiz) hareketinin başlangıcından bu yana, kadınlar olarak grev yapmamızın nasıl bir anlama gelebileceğine, ve bunun -her gün zaman ve enerjimizi tüketen sıradanlaştırılmış görünmez emeğimizi görünür kılarak- feminist siyasetin tarihini (‘herstory‘) nasıl değiştirebileceğine dair hayaller kuruyoruz ve de espriler yapıyoruz. Kolektifin katılımcıları arasındaki bu sohbetler tam olarak üç yıl önce başladı; ilk baştaki fikir bir sanat eserinin eskizi gibiydi. Fikir hayal olarak kaldı -ta ki Polonyalı kadınlar kürtajı yasaklayacak bir yasa teklifine karşı 3 Ekim 2016’da greve gidene kadar. O an, bizim hayalimiz biçim kazanmaya başladı ve taşıdığı potansiyelin ne kadar büyük olduğunu gördük.

İki hafta sonra, o olasılık somut bir tarihsel zaruret halini aldı; çünkü devletin baskıcı şiddeti ile kadın cinayetleri iç içe geçti. 8 Ekim 2016 günü, 16 yaşındaki Lucía Pérez tecavüze uğradı, öldürüldü ve kazığa oturtuldu: Bu, Güney Amerika’da Engizisyon tarafından kullanılan kolonyal bir işkence formuydu. Ertesi gün Arjantin Kadın Buluşması tarafından gerçekleştirilen kitlesel protestoya polis sert biçimde saldırdı. Polis şiddeti ve cinsel şiddetin 12 Ekim haftasında örtüşmesi -bu tarih Amerika kıtalarının sömürgeleştirilmesinin yıldönümüne denk gelir- bizi eyleme itti. 13 Ekim günü, Ni Una Menos kolektifi ilk Arjantin Kadın Grevi için çağrı yayınlamaya karar verdi ve açık bir meclis kanalıyla pek çok kadın grubuyla beraber grevi örgütlemeye koyulduk.

Grev fikri hızla yayıldı ve beş gün içinde, 19 Ekim 2016’da ilk Arjantin Kadın Grevi’ni örgütledik. Bir saat boyunca iş bıraktık ve Arjantin ve Latin Amerika’nın pek çok yerinde (ayrıca New York kentinde) sokağa çıktık. O kritik gün, Latin Amerika feminizm tarihinde bir dönüm noktası oldu, çünkü kadınlara yönelik şiddet komplosunun ipliğini pazara çıkardık; en şiddetli kadın cinayeti, tecavüz ve fiziksel şiddet biçimleri ile neoliberalizm altında yaşam enerjimizi hedef alan daha sıradanlaştırılmış sömürü ve ‘kazıp çıkarmacılık’ [extractivism] biçimleri arasındaki bağlantıyı ortaya koyduk. Maço şiddetin kapitalizme içkin olduğu konusunda ve patriyarkanın kadın ve kadınlaştırılmış bedenleri bir dünya proletaryasına, dünyanın yoksullarına, dönüştüren bir ekonomik düzen olduğu konusunda bir farkındalık yarattık. Maço şiddetin en saldırgan biçimlerinin, bizim bedenlerimize yönelik bir disiplin icrası olduğu, bizi bastıran kurallara boyun eğmemizi sağlamayı amaçladığı bu şekilde teşhir edildi.    

Kadın grevi, sendikaların tanımladığı haliyle geleneksel grev biçimlerinden farklı, çünkü pek çok kadın ücretli emekçi değil enformel ekonomide çalışıyor ve ev içi emek sarf ediyor. Biz grev mefhumunu yeniden formüle ederek, kadınların sarf ettiği bütün emek biçimlerini -aralarında herhangi bir hiyerarşi kurmaksızın- ortaya serdik ve bu şekilde, her düzeyde ürettiğimiz değeri kavradık; çünkü bizim emeğimiz işlerimizle sınırlı değil; bu emek duygusal görevler biçiminde doğallaştırılıyor. Grev, sevgi içersin içermesin, ev içi, yeniden üretime yönelik ve bakım odaklı görevlerin de birer emek biçimi olduğunu görünür kıldı.

Grev bizi tarihin (nesne değil) özneleri olarak konumlandırdı; ekonominin ve maddi, entelektüel ve ruhsal üretimin kurbanları olmaktan çıkarıp öznesi kıldı. Kadın grevi, doğrudan bir ekonomik ve sosyal müdahale biçimidir. Aşağıdan yükselen güce, dünya ekonomisindeki temel rolümüze işaret eder. Nasıl, piyasada değersizleştirilen emeğimizle (Arjantin’de kadın-erkek ücret farkı %27 düzeyinde) ve ev içindeki hakkı teslim edilmeyen emeğimizle kapitalist ekonomiyi ayakta tutuyorsak, onu aynı şekilde yıka da biliriz. Bizim grev kavram ve pratiğini yeniden sahiplenme biçimimiz, feminist hareketimizi radikal bir antikapitalist güce dönüştürdü.

İlk ülke çapındaki grevden sonra, hareketimizin enternasyonalist doğası gereği küresel ağda bir hamle başlattık, ve 8 Mart 2017’de ilk Uluslararası Kadın Grevi çağrısını yaptık; buna 60 ülkeden kadınlar katıldı. Bütün Latin Amerika greve dahil oldu ve devrimlerimizin tarihinde bu belirleyici bir an haline geldi, özellikle de bölgemiz halihazırda yüksek dozlu neoliberalizmin adeta laboratuvarı haline geldiği için. Bu yeni enternasyonalizmi örerek taleplerimizi çok farklı kökenlerden gelen kadınlara doğru genişletebildik: Siyah feminizm, yerli feminizmi, queer feminizm, emekçi feminizmi, göçmen feminizmi, gibi. Bunu kitleselleşme ve içerme yoluyla radikalleşme süreci olarak tanımlayabiliriz. Dünyanın her yanından kadınları birbirine bağlayan bu görülmemiş ittifaklar kanalıyla, kadına yönelik şiddetteki küresel eğilimleri tespit edebildik ve -ayrı bağlamlardaki çeşitli farklar bir yana- dünyanın her yerinde aynı ‘yoksulluğun feminizasyonu’ sürecini gözlemledik.

Sermayenin %1’in elinde temerküz ettiği bir süreçten geçtiğimiz için, kadına yönelik şiddet her düzeyde artıyor: Fiziksel ve ekonomik şiddet aynı tempoda yükseliyor. Mülksüzleştirme yoluyla birikim süreci, beraberinde kemer sıkma politikaları ve müthiş bir borçlanma süreci getiriyor (gerek birey gerek devletler düzeyinde); bu da, yeni emek sömürüsü biçimlerinin gelişimi kanalıyla bilhassa kadınları ve kadınlaştırılmış bedenleri vuruyor (buna köle emeği ve insan ticareti dahil). Şiddet mağdurlarını koruma programlarının kesilmesi, cinsel eğitim programlarının iptali ve sağlık hizmetine erişimin sınırlanması; borçların bedenimize dayattığı özerklik yitimi; topraklarımızın sömürgeci biçimde talanı; narko-şiddet; savaş sektörü ve silah ticareti; göç hareketlerimizin ve kimliklerimizin kriminalize edilmesi; kitlesel işten çıkarmalar; protestolarımıza yönelik polis ve asker şiddeti; ve Toprak Ana’nın yıkımı ve bunun sonuçları; bu gezegende yaşamın devam etmesine yönelik birer tehdit teşkil ediyor.

İlk Uluslararası Kadın Grevi’nden sonra feminist hareket geometrik bir biçimde büyüdü. Hem neoliberalizme karşı küresel direnişin hem de yeni ütopyalara dair yaratıcı tasavvurun öncüsü haline geldi. Feminizm taban örgütlenmelerine nüfuz etti ve halen politik partilerde, sendikalarda, sosyal hareketlerde, hanelerde, okullarda, kiliselerde ve bütün sosyal kurumlarda siyaseti aşağıdan dönüştürüyor. Binlerce yeni kolektif ortaya çıktı ve bunlar dev küresel kampanyalar için beraber çalışıyor. Uluslararası Kadın Grevi deneyimi pek çok düzeyde başarılı oldu; bu moleküler devrimin sadece politik değil mikro-politik, varoluşsal boyutlarını da etkiledi.

Grev süreci bir küresel feminist siyaset ağı inşa etti; bu ağ, toprak, emek ve insan haklarına dair mücadeleleri feminist bir perspektiften birbiriyle bağlıyor. Sınır, dil ve kimlikleri aşan bu devasa protestolar sayesinde dünyanın kadınları yeni bir kolektif özne teşkil ediyor: Feminist dalga. Bu dalga, kesişimsel, yatay, çapraz ve küresel: Kendimiz bir devrimci özne olarak kurduk, ama bizim devrimimiz her yere yayılsa da, temsili demokrasinin geleneksel biçimlerine sığmaz. Dalga sanat dillerine nüfuz ediyor, politik partilere müdahale ediyor, sendikalarda gündemi belirliyor, fabrikalarda ve enformel ekonomide üretim ilişkilerini dönüştürüyor, hayatın her alanında iktidara dair mücadeleleri ateşliyor. Sokak protestolarında çiçek açıyor ve hanelerde, yataklarda patlak veriyor.

Bu dalga içinde, uluslararası ve kesişimsel kızkardeşliği bir güç ve toplumsal dönüşüm kaynağı olarak kuvvetlendirdik. Dalga, kürsel itaatsizlik ve direnişleri birleştirdiğimiz, kavram ve mücadeleleri eklemlediğimiz, yeni sömürü ve ‘kazıp çıkarmacılık’ biçimlerini analiz ettiğimiz, ve bizzat gezegendeki hayatın devamının tehdit altında olduğu insanlığın bu kritik anını kavrayacak devrimci bir feminist perspektif inşa ettiğimiz yaratıcı bir süreci tetikledi. Feda değil hayat üzerine kurulu bir feminist etik geliştirdik; cinsiyetleştirilmiş ve ırksallaştırılmış uluslararası işbölümüne meydan okumak için yeni kavramsal araçlar bulduk.

Uluslararası kadın grevi bu sefer daha büyük ve güçlü geliyor. Fikir toplumun tahayyülünde yer etti ve salgın gibi yayılıyor.

Grev, yeni bir zamanı üretmeye hizmet eden bir süreç. Grev yaparak kendi zamanımızı işgal ediyoruz ve geri kazanıyoruz. Bu devrimci zamanda, bize yönelik baskıyı sürekli kılan pratikleri bloke ediyoruz ve başka kadınlarla, onların mücadeleleriyle ilişkileniyoruz. Yüzde 99 için feminizmi bu şekilde beraber hayata geçiriyoruz ve içinde yaşamak istediğimiz, yüzde 99’un dünyasını icra ediyoruz. 8 Mart’ta patriyarkaya karşı 24 saat isyana çağırıyoruz. Bu kritik tarih, yeni hayatlarımızın başlangıcı olsun.

Cecilia Palmeiro, Buenos Aires’teki New York Üniversitesi’nde Latin Amerika edebiyatı ve queer teori alanında profesör. Kendisi  Arjantin’den doğan Latin Amerika feminist hareketi Ni Una Menos‘un deneyimli üyelerinden.

Orijinali:

https://www.versobooks.com/blogs/3670-the-strike-as-our-revolutionary-time

Bulunduğu kategori : Mor ve Gökkuşağı

Yazar hakkında

İlgili Yazılar