Devlet, göçmen işçi, ucuz emek -

Türkiye’de çalışma hayatına karışmış 400.000 Suriyeli göçmen bulunmaktadır ve yalnızca yaklaşık 5000 işçi çalışma iznine sahiptir. Yani %1.25’i yasal, kaçak olmadan Türkiye’de iş yaşamına katılma imkanı bulmuştur. Son yayınlanan istatistiklere bakıldığında Türkiye’de enformel çalışma oranı %32.8’dir. Bu aradaki fark nedendir ki?

Öncelikle “Geçici Koruma Sağlanan Yabancıların Çalışma İzinlerine Dair Yönetmelik”in 5. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca çalışma izni başvuruları işverenler tarafından yapılabilmektedir. Yasal prosedürü kişi kendi başına başlatamamaktadır, bir aracıya muhtaçtır. Diğer taraftan aynı yönetmeliğin 8. maddesi bir iş yerinde çalışan Türkiye vatandaşlarının ancak %10’u kadar Suriyeli göçmen çalıştırılabileceğine hükmetmektedir. Eğer iş yerinde 10 kişiden az insan çalışıyorsa o iş yeri 1 göçmen çalıştırabilir. Türkiye genelinde istihdam alanının %32.8’i kayıt dışı. Göçmen işçiler için konulan kotanın kayıtlı işçi sayısı ile orantılı olduğu göz önüne alınırsa, bu kayıt dışılık hatırı sayılır oranda işe yasal erişim imkanının doğrudan önüne geçiyor. Diğer taraftan bazı meslek dalları zaten Türkiye vatandaşı olmayanlara kapalıdır.

Ancak yine de %1.25’lik çalışma izni sahipliği oranını açıklamak bu verilerle pek mümkün değil. Türkiye’de 6 aydan fazla kalmış Suriyeli göçmenlerin, işverenin talebi vasıtasıyla çalışma izni almalarının önünde hiçbir engel yok. Ancak, bahsi geçen yönetmeliğin 10. maddesi istihdam edilen göçmen işçiye asgari ücret altında ücret ödenemeyeceğini belirtiyor. Türkiye’de %13 olan işsizlik oranı zaten birçok işverene asgari ücretle çalıştırabileceği yerli işçi kaynağı sunmaktadır. Hem de çalışma hayatına katılım imkanı bulmanın önkoşulu çeşitli ilişki ağlarına dahil olmaktan geçtiği için ve Türkiyeli işçilerin göçmenlere nazaran görece daha geniş ağlara sahip olmaları yüzünden göçmen işçilerin iş bulmaları daha da zor oluyor.

Diğer taraftan da %1.25 çalışma izni oranının zaten kıyıda köşede kalmış, devletin gözünden kaçmış bir durum olduğunu iddia etmek oldukça güçtür. Yönetmeliğin 4. maddesi açıkça, geçici koruma statüsünde olan yabancıların çalışma izinleri olmaksızın çalışamayacaklarını ya da çalıştırılamayacaklarını dillendirir. O zaman bu yasa ile uygulaması arasındaki açmaz nasıl mümkün olabiliyor?

Öncelikle kaba bir ekonomizme düşme pahasına şu soruyu sormakta faydalı var: Bu de facto durum kimin işine yarıyor? Üstünkörü bir matematiksel hesap, ucuz iş gücünün daha fazla artı değer yarattığını ve bu fazlalığın patron tarafından el konan artığa eklendiğini gösteriveriyor. Yani mevcut fiilî durum sermayenin kârlılık oranlarını doğrudan arttıran koşulları içinde barındırıyor.

Mevcut durumun kimin ekonomik çıkarına olduğu anlaşıldığına göre, ikinci soru bu durumun nasıl sürdürülebilir hale geldiğidir. Bu noktada elbette Suriyeli göçmenlerin yaşadığı travmatik deneyimlerin ve yerinden yurdundan edilmişliğin onların politik bir grup olarak özneleşmelerinin önündeki engellerin başında geldiğinin altının çizilmesi gerekmektedir. Oy verme gibi siyasi hakları da olmayan bu insanlar belirli popülist düzenlemelerin de doğrudan gözetmesi gerekmeyen insanlardır. Diğer taraftan bu insanların özellikle iş yaşamındaki hakları için pazarlığa girecek yasal bir kurumları da bulunmamaktadır. Türkiye vatandaşı işçilerin kurumsal örgütlenmeleri olmasa da enformel şekilde sermaye ile pazarlık yürütme becerileri, Suriyeli işçilere nazaran daha yüksek. Suriyeli göçmenlerin kültürel ve dilsel farklılıkları da onların enformel pazarlık yürütebilmelerini zorlaştırıyor.

Ancak işin bir de devlet tarafı var. Devlet, Suriyeli göçmenlerin çalışma hayatı gibi yasal düzenlemelere ulaşabilmelerini ancak aracılar vasıtasıyla tanıyor. Yani yasal bir çalışan statüsü (%98,75lik kaçak çalışma oranı da devletin denetimlerindeki eksikliğini göstermektedir) doğrudan işverenin keyfiyetine kalmıştır. Ki alınan her çalışma izni de işverene ek maliyet yaratmaktadır. Böylelikle patronların çoğu bu izni sağlamaya yanaşmamaktadır.

Kısacası ucuz iş gücünün doğuran etmenlerinden birisi, göçmenlerin politik bir özne olarak kamusal alanda çarpışacak silahlardan yoksun olmalarıysa diğeri de devletin yasa ve uygulama arasında yarattığı uçurumdur. Bu uçurum göçmenlerin dil sorunu gibi ya da yasal prosedürlere katılma isteksizlikleri gibi birçok farklı etmenle de birleşince de jure ile de facto arasındaki ayrımın kapanmasının şu durumda mümkünatı görünmüyor.

Görünen o ki, Türkiye yurttaşları ve göçmen işçiler kötü çalışma koşulları ve kötü ücretlerde ortaklaşmışlar. Bu noktada eksik olan tek şey, ortak bir emek mücadelesi hattının örülmemiş olması. Göçmen işçilerin meselesi, emek-sermaye çelişkisinden çok kültürel bir uyumsuzluk gibi anlaşılmakta. Ancak eğer Türkiyeli ve göçmen işçileri emek mücadelesinde ortaklaştırabilecek bir politik hat inşa edilirse hem ülkede sürekli artan faşizan milliyetçilikle daha güçlü şekilde mücadele edilebilir hem de işçi sınıfı mücadelesinde sermayenin böl-birbirine düşman et stratejisine karşı ortak bir işçi sınıfı deneyimi yaratılabilmiş olur. Aksi takdirde, Türkiye’de bütün işçiler hem yoksulluğun hem de karşılıklı kin ve öfkenin batağına düşeceklerdir.

Bulunduğu kategori : Sınıf Hareketi

Yazar hakkında

İlgili Yazılar