Değişim çağrısı bir karşı devrim kozu mu? -

AKP’nin geçtiğimiz Pazar günü yapılan kongresinde değişim, demokrasi ve reform söylemleri öne çıktı. İlk anda ironik gelen bu durumu nasıl yorumlamalı?

Retorik ve pratik çarpışırken

AKP referandum sürecinde, çarpıcı bir performans göstererek söylem/retorik ve pratik arasındaki açıyı oldukça açtı: Değişikliği istenen anayasa maddeleri açık biçimde siyasal yönetimde bir değişime denk düşmesine rağmen, bu açıktan ifade edilmedi. Daha da önemlisi ve çarpıcı olanı, değişiklik önerisi parlamenter sistemi zayıflatan bir zemin üzerine kurulu olduğu halde, maddelerle ilgili propaganda, ajitasyon ve anlatımlar tersine vurgu yapan bir içeriğe sahip oldu: Meclis güçleniyor, kişilerin yetkileri azalıyor, denetim ve hesap sorulabilirlik artıyor…

İktidar söylem düzeyinde, ilk defa bu kadar açıktan ve net biçimde çarpıtma üzerine bir dil kurdu. Üstelik bu dil, tam da muhaliflerin gösterdiği eleştirel duruş ve söyleme karşılık olarak kuruldu. Hayır kampanyalarının çıkardığı “başkanlığın faturası” ve “iddialar-gerçekler” gibi materyaller oldukça ilgi gördü ve hızla yayıldı. Bunlar karşısında Evet kampanyaları neredeyse tıpa tıp aynı formata sahip materyallerle yürütüldü. Hayır kampanyasının sivil inisiyatifleri arasında yer alan, hukuk öğrencilerinin açtığı stantlar karşısında benzer formatta hukuk çadırları açıldı. Daha ironik olanı, Hayır semt meclisleri karşısında Evet semt platformları adı altında stantlar kurulması oldu.

Referandum boyunca Evet söylemlerinin içeriği devlet bekası, vatan-millet bölünmezliği, iç ve dış düşmanlar gibi söylemlerle duygulara hitap ederken üstü kapalı bir siyaset biçimine gömülmek zorunda kaldı. Güncel sorunlara, toplumsal gündemlere dair somut talep ya da öneriler üretilemedi. Dahası üretilenler, Hayır’a karşılık geliştirilen ve tamamen çarpıtma içeren söylemlerden oluştu. Anayasanın demokratikleşmeyi arttıracağı, cumhurbaşkanının yargılanabileceği en uç ve pragmatik örnekler oldu.

İstanbul’un her yerine asılan pankartlar, billboardlar iktidarın uzun bir zamandır göstermediği bir dili ve duruşu açığa çıkardı. Stantlar, seslenişler ve reklamlar çoğulculuk, demokratik, hoşgörü içeren imajlara sahip olmak zorunda kaldı. Oysa iktidara taraf olanlar nezdinde “teklik” ve böylesi bir yönetimin “pratik” yararına vurgu yapan, lideri mitleştiren motivasyonlar belirleyici oldu.

Varolan statükonun savunulamazlığı

Bu süreçte bir başka nokta daha öne çıktı. Alternatif siyaset modellerini ve daha da önemlisi değişim talebini merkezine alan muhalif hattın karşısında, iktidar var olan statükoyu savunmak dışında başka türlü bir söylem geliştirdi. Olağanüstü koşullarda olan bitenler “geçici” ve bazen “istisnai” durumlar olarak anlamlandırıldı. Kuru ve yaşın birbirinden ayrılacağı sonraki zamanlara işaret edildi. Fakat aynı zamanda varolan sistemin bu haliyle işleyemez bir noktaya geldiği fikri, iktidar cephesinde de yankı buldu. Ancak çözüm malum olduğumuz gibi ivmenin daha fazla sağa/otoriterliğe kaydırılmasında arandı.

Değişimin propagandası, iktidarın söylemleri arasında önemli bir yerde duruyor şimdilik. Aslında yerleşmiş olanların sürekli yerinden edilmesi ve hızlı bir dönüşüm halinde olmak çoktan gündelik yaşamımızın bir parçası haline geldi. İktidar müthiş bir toz bulutu içinde, pek çok şeyi yerinden edip sürekli bir değişimi ve köksüzlüğü rutin hale getirmiş durumda. Ancak burada çarpıcı olan, artık varolan sistemin mevcut haliyle gitmeyeceği kabulünde bulunanın, dönüşüm ve “yeni” çağrısında bulunanın iktidar olması. Bunun nasıl bir yeni olduğunu elbette biliyoruz.

Sınırsız, ilkesiz bir fanatikliğin ve taraftarlığın körüklendiği siyaset anlayışı artık “normal” olanı oluşturuyor. Daha çarpıcı ve paradoksal biçimde, bu siyaset anlayışı “varolan dünyayı bir değişmez olarak tanımlama ve başka bir dünya vadeden fikirlere doğrudan karşı çıkma” anlamında karşı devrimci çizgiden farklılık göstermeye başlıyor.

İktidarın dilinden hiç düşmeyen “yeni dünya”, “yeni düzen”, “yeni sistem”, “yeni Türkiye” kavramları bu farklılığın en ilginç gösterenlerini oluşturuyor. İktidara karşı muhalefet cephesinin yükselttiği ve iktidarın yok edemediği, ancak çarpıtmalarla yeniden kendi dilinde ifade bulan kavramlar da bunun örneklerini arasında yer alıyor. “Demokrasi”, “bağımsızlık”, “emperyalizm” gibi solun bohçasında yer alan mefhumlar iktidarın söylemleri içinde revize edilen, budanmış kavramlara dönüşebiliyor. Muhalefetin elinde müthiş bir eleştiri dinamiği olan bu kavramlar, pragmatizmin yarattığı bulanıklığa sos oluyor. Söz gelimi, bağımsızlık ve emperyalizm, Suriye’deki pastadan pay almayla ilişkilendirilebiliyor.

Ulus-devlet krizi: Kimin beka sorunu?

Referandum sürecinde, ister doğrudan ister dolaylı olarak ifade bulsun dönüşüm çağrılarının merkezinde devlet yer aldı. İktidar cephesinden açıkça ve net olarak “ulus devlet modeli yönetim biçimi”nin artık miadını doldurduğu ilan edilirken, radikal bir dönüşümün gerekliliğine çağrı yapıldı. Burada yönetimde ve sistemdeki değişikliğe yönelik vurgu belli sacayaklarına götürüldü. Biri cumhuriyet/ulus-devlet paradigmasının yetersiz-sancılı olduğu ve aşılamayan sorunlar yarattığı, diğeri imparatorluk geçmişinin/geleneğinin bu sancıların aşılabilmesinde örnek olduğu. Başkanlık sistemine dair anlatımlar dolaylı ya da doğrudan bu iki eksen üzerinden kuruldu. 700 yıllık bir imparatorluk geçmişi ve hilafet yönetimi karşısında cumhuriyet sisteminin köklü bir yönetim biçimi oluşturamadığı ve sancılar yarattığı eleştirisi gündem edildi. Artık yönetim sisteminin değişmesi gerektiği ve bundan çekinmemek gerektiği söylendi. Kriz içinde olan bir -ulus- devletin can simidi olarak daha fazla tekliğe ve pratikliğe işaret edildi.

Oysa her türlü değişim talebinin ve alternatif siyaset yapma biçiminin bastırıldığı ve bunları dile getirenlerin hain ve düşmanlar olarak kodlandığı süreçlerin üzerinden çok geçmedi. Varolan düzene ve yönetim biçimine karşı üretilen özgürlükçü-eşitlikçi politikalar ve bunların vücuda gelmesinde ortaya konan irade 7 Haziran sonrasında yıkıcı bir şiddetle bastırıldı. İktidarın kaybedilmesinden öte dinamikler taşıyan bir süreçti. Açığa çıkan potansiyel, yepyeni bir toplum tahayyülünün uzak olmadığını düşündürecek kadar büyük ve köktenciydi.

Başkanlık sistemi tartışmalarıyla birlikte iktidarın, artık değişim talep eden siyaset biçimlerine/fikirlere karşı olmasından değil, daha tehlikeli biçimde bunları çarpıtıp yeniden yorumlamasından bahsetmek gerekiyor belki. Burada tüm demokratik değer ve özlemlerin içi boşaltılarak kullanılan değişim söylemi; özgürlükçü, eşitlikçi ve çoğulcu olanın tam tersi bir sonuca alan açtığı için karşı devrimci bir içerik taşıyor.

Olağanüstü dönemlerdeyiz. Bütünüyle askıya alınan mevcut düzen içinde yeni “normal”likler yaratılıyor. Aynı zamanda baki kılınmak istenenler öne çıkarılıyor. Devletin bekası, liderin bekasıyla özdeşleştirilmeye çalışılıyor. Kendini devletle özdeşleştiren, devleti temsil ettiği iddiasında bulunan lider; egemenlik denklemini korumaya girişmiş görünüyor. Ancak bunun kolay olmadığı ve kolay olmayacağı da aşikar.

Tahakküm denklemi ve sınırlar

Özgürleştirici bir pratiğin söylemi olan değişim, egemenin-iktidarın dilinde bir koza dönüşmüş durumda. Belki de “değişim” retoriğinin kendisinin tam da iktidarın konumunu yeniden sürdürebilmesi için yani tahakküm denkleminin değişmemesi için üretildiğini söylemek gerek.

Uzunca bir dönem, “ideoloji” karşıtlığı, siyasetsiz bir siyaset bayraktarlığı yapan iktidar, 15 Temmuz sürecinde yaratmaya çalıştığı mobilizasyon üzerinden uçlaşmış bir siyasallaştırma girişiminde bulundu. Hem toplumsal muhalefet hareketinin potansiyel gücü hem de devlet alanı içerisindeki kriz, iktidarın toplumsal alandaki desteğini seferberliğe dönüştürme ihtiyacını yakıcı hale getirmişti. Ancak böylesi bir seferberliğin sınırları kendi mahallesinde görülmüş oldu. Referandum sonuçları milliyetçi-muhafazakâr-İslami bir “millet” tablosunun sınırlarının değiştiğini gösterdi.

Sınırların nereye evrileceğini zaman gösterecek. Ancak tahakküm denkleminin kırılganlıklara ve krizlere içkin olduğu çok net. Burada krizin büyüklüğü süreç açısından belirleyici olacak görünüyor. Aynı zamanda krizin yaratacağı olanakları, pratiğin kendi olanaklarını, değişken bir siyasal atmosferde potansiyel olanların gücünün ne zaman dışa çıkacağını ve nereye evrileceğini de göreceğiz. Kuşkusuz bu potansiyelleri taşıyan önemli bileşenlerden biri toplumsal muhalefet olacak.

Bulunduğu kategori : Dâhiliye

Yazar hakkında