Coşkunun politikası -

Gözyaşlarımız kurumadan bir yenisinin eklendiği zamanlarda coşkudan bahsetmenin verdiği utanç, içinde bulunduğumuz çıkmazın bir özeti olsa gerek. İdeal devrimci tanımlamalarımız ve siyaset yapma biçimlerimiz hakkında birbirimiz üzerinde kurduğumuz tahakküm, yazının akışını zorlasa da, bir biçim tartışması yapmak artık zaruri hale gelmiştir. “Bu zamanda bunlar mı konuşulur?” diyen seslere rağmen, özellikle bu zamanda bunların konuşulması gerektiğini belirtmek zorundayım. Özellikle sosyalist solun görece gerileme döneminde olduğu bu dönemde, samimi bir eğilim ve biçim tartışması yapmak tüm sosyalistler açısından faydalı olacaktır. Burada ise elimden geldiğince coşku meselesine eğilmeye çalışacağım.

Coşku, “kişide iç ya da dış uyaranların kamçıladığı güçlü duygu durumu” olarak ifade edilir. İç ve dış uyarıcılar, kendiliğinden gelişebileceği gibi, belli motivasyonlarla tetiklenebilir. Motivasyonu neyden sağladığı ise kişinin kendi iradesine bağlıdır. Bir devrimcinin bu motivasyonu sağlaması tarih okumalarının hangi kısmını öncelik edindiği ve toplumsal dinamiklerin neresinde bulunduğuna göre değişir. Sosyalist tarih bize birçok acı, ölüm ve yenilgi ile beraber, bir kurucu siyaset bıraktı. Bu tarih ya da kendi yakın geçmiş pratiklerimiz üzerinden nasıl bir motivasyonu yakalayacağımız, siyaseti inşa edeceğimiz bize bağlı bir durum. Tarihimiz coşku ile doludur.

Marx’ın sürgünlerinden öte, Engels ile birlikte “Eşitlik Hareketi” pankartını indirip, yerine “Komünist Hareketi” asarkenki coşkusu vardır. Che’nin paramparça edilen bedeninden önce, Küba Dağları’nda bitmek bilmeyen okuma ve öğretme isteği vardır. Lenin’in tren istasyonu, İspanyol devrimcilerin yumrukları vardır. Ve daha nice örnek.

Elbette ki tüm bunlar bütünsel süreçlerdir ve her bir devrimci bu süreçlerin etik olan her şeyini sahiplenir. Ancak burada neyi öncelik kabul ettiğimiz meselesi şu an kurduğumuz siyaset biçimlerini etkiliyor. Örneğin içinde yaşamak durumunda olduğumuz sistemin bize yaptıklarının teşhiri siyasetinin yerine, bizim bu var olanın dışında bir alternatifi sadece işaret etmediğimiz, aynı zamanda bunu örgütlediğimiz, bir kurucu siyaset inşa etmek yeğdir. Ancak edindiğimiz yanlış motivasyonlar salt bir karşı duruşa sebebiyet veriyor. Elbette ki sosyalistler devlet şiddetini ya da sistemin zorbalıklarını teşhir etmek durumundadır, ancak arkasından geleceğe dair gerçek bir pratiği örgütlemeyen bir teşhir siyaseti her zaman kaybetmiştir ve her zaman da kaybedecektir.

 

Kurucu siyaset dili

Yenilik devrimcidir. Devrim yeni bir şeyi her an inşa etmektir. Bizler yarattığımız söylemlerin ya da pratiklerin sonucuna bakıyor ve buralardan karşılık almayı umuyoruz, ancak bu yaratış sürecini nasıl oluşturduğumuz da en az sonucu kadar önemli. Kurduğumuz iletişim biçimlerinin ya da eylemliliği oluşturma süreçlerimizin durağanlığı bizi hep aynı sonuca götürüyor. Hatta bu durağanlığın sonucunda gerçekleştirdiğimiz salt ajitasyon ve bedel siyasetini, bir değer yargısı olarak kabul edip bir “mahalle baskısı” yaratabiliyoruz. Burada motivasyonu bu değer yargılarından yana değil de toplum içinde gerçek birer özne olmak ve birer özne olarak çeşitli direniş alanlarında, ki ne kadar önemli olsa da bu sadece pankart açmak değildir, bir kurucu siyaset dilinden sağlarsak hızlı bir şekilde bu monotonluktan kurtulabiliriz. Toplumsal dinamiklerden kopan bir devrimci hareket gerekli coşkuyu sağlayabilecek motivasyonu kendinde bulamaz, çünkü devrimci bir hareket gerçek durumlardan bağımsız bir şekilde inşa edilemez.

Devrimci kabarışların yüksek olduğu dönemlerde gerekli coşkuyu yaratmak kendiliğinden gelişen bir durumdur. Yüzüncü yılı sebebiyle tekrar tekrar incelediğimiz Sovyet Devrimi’nde ve kendi yakın geleceğimizde pratiklediğimiz Gezi’de, ya da sadece izleyebildiğimiz Arap Ayaklanmaları’nda bu coşkuyu görebiliriz ancak bu devrimci coşkunun sona erdiği andan itibaren ya karşı devrim dalgası gelmiştir ya da Sovyetler’de olduğu gibi devrimin sadece biçimsel hali kalmıştır. Ancak devrimci kabarışların olmadığı dönemlerde, kendimizi toplum içinde gerçek anlamda özneleştirmemiz ve bir devrimci alternatifin pratiği, yeniden bu devrimci coşkuyu sağlayacaktır. Bu pratikler bir görev olarak değil bir gerçeklik olarak örgütlenmelidir.

İçinde yaşadığımız yerler içerisinde birçok yaşam alanı bulunuyor. Bu yaşam alanlarının içerisinde bulunan bireylerin farklı farklı motivasyonları var ve bu motivasyonlar örgütlenerek bir coşku oluşturuyor. Bu bir müziğin notasında, bir gözyaşında, bir kahkahada ya da futbol topuna vurduğunda ortaya çıkabilir. Devrimciler de her bir etik coşku toplamının içerisinde bulunmak durumundadır.

Günümüz devletinin ideolojik aygıtları içerisinde salt haklılığımıza dayanarak bir siyasal odak yaratmak imkansız. Ancak bu etik coşku toplamlarının içerisinde birer özne olarak var olarak ve örgütlenen her bir yaşam alanı birleştirilerek gerçek bir siyasal odak yaratılabilir. Sadece fikri olarak bu alanlarda var olmanın kendisi özellikle devlet zorbalığının yükseldiği dönemlerde işe yaramayacaktır. Her bir insan birbirinin hayatına örgütlenerek yaşar ve her bir örgütlenme pratiği de bizi durağanlığımızdan kurtacaktır. Le Guin’in “Mülksüzler” kitabında bahsettiği “devrim olma” meselesi de tam olarak budur.

Bugün içinde bulunduğumuz coğrafyanın ihtiyacı olan şey, bir karşı duruştan öte hayatın her alanına değen, her alanında var olan ve oraları örgütleyen bir harekettir. Gerekli olan coşkuyu yakaladığımızda meydanlar yeniden dolacak…

Bulunduğu kategori : Örgütsel Deneyimler

Yazar hakkında